Türk Dünyası Yardım Kampanyası

36. Türk Ocakları Kurultay Raporundan (2006)

00 0000
36. Türk Ocakları Kurultay Raporundan (2006)
  • Yer
    -
  • Tarih
    00 0000

GENEL BAŞKAN NURİ GÜRGÜR’ÜN AÇIŞ KONUŞMASI

Muhterem Misafirlerimiz, Aziz Türk Ocaklılar;

Dünyamız insanlık tarihinin en hareketli sürecini yaşıyor. Geçen yüzyılın ikinci yarısından sonra bilim ve teknolojide yaşanan büyük gelişmeler siyasal, ekonomik ve kültürel alanları doğrudan etkiledi. Geleneksel sistemler ve dengeler kökten değişti. Soğuk savaşın sona ermesi ve Sovyet İmparatorluğu’nun değişmesine paralel olarak yeni bir dünya düzeni oluştu.

ABD büyük ekonomik potansiyeli ve buna dayalı askerî gücüyle yeni dönemin tek süper gücü konumuna geldi. Bu sırada Avrasya jeopolitiğinde ortaya çıkan geniş boşluk bu ülke tarafından doldurulmaya başlandı.

Uluslararası dengelerin değişmesinin önemli sonuçlarından biri, soğuk savaş süresince NATO şemsiyesi altında Sovyetler Birliği tehdidine karşı birlikte hareket eden ABD ile Avrupa ülkeleri arasındaki stratejik  ittifakın, anlamını ve amacını yitirmesi oldu.

Avrupa  ülkeleri küreselleşen dünyanın giderek şiddetlenen rekabet ortamına uyum sağlamak, ABD karşısında ezilmemek amacıyla AB şemsiyesi altında“ulus üstü” sıkı bir birlik oluşturmaya yöneldiler. ABD ise yeni dünya düzeninin hegomanik gücü olarak bu konumunu muhafaza etmekte kararlıydı. Bu amaçla hazırlanan projeler art arda uygulamaya konuldu. Batı savunma sisteminin etkili kurumsal yapısı olan NATO, bir taraftan ABD ile Avrupa ülkeleri arasında ortaya çıkan vizyon farklılığı diğer taraftan eski hasmı Varşova Paktı’nın üyesi olan Doğu Avrupa ülkelerini bünyesine katması, tehdit unsurunun önemini kaybetmesi gibi nedenlerle işlevini önemli bölümüyle kaybetti.

Yarım yüzyıllık müttefiklerimiz arasında ortaya çıkan bu tablo, Türkiye açısından önemli sonuçların doğmasına yol açtı. Türkiye soğuk savaş süresince Batı savunma sisteminin en önemli dayanaklarından biriyken, küresel dengelerin değişmesiyle birlikte Avrupa ülkeleri nezdindeki stratejik önemini büyük ölçüde yitirdi. Özellikle AB adaylığımızın resmen ilânından sonra Birlik içerisinden, ülkemize karşı başta Almanya ve Fransa gibi lokomotif ülkeler olmak üzere giderek yoğunlaşan sistematik kampanyalar başlatıldı. Bunlar bazen sivil toplum adına, bazen ilgili devletlerin açık yahut gizli devlet kurumları aracılığıyla gerçekleştirildi. 1984’den itibaren silahlı isyana kalkışan PKK, bu çevrelerde bir terör örgütü olarak değil ulusal kurtuluş mücadelesi veren halk hareketi şeklinde benimsenip alkışlandı.

PKK bu yardım ve desteklerden geniş ölçüde yararlanarak Güney Doğu bölgemizden çalışmak üzere Avrupa’ya giden yurttaşlarımıza yönelik yoğun bir propaganda ve teşkilatlanma faaliyeti başattı. Etnik bilinç oluşturmak, militanlar yetiştirmek, maddî imkân sağlamak ve Avrupa kamuoyunu etkilemek amacıyla dernekler, vakıflar, araştırma enstitüleri kuruldu. Gazeteler, dergiler çıkarıldı; TV yayınları başlatıldı. Bugün Avrupa  genelinde özel şekilde yetiştirilen 12.000 PKK militanı profesyonel tarzda çalışmaktadır.

Bölücü terör örgütünün silahlı eylemlere başladığı 1984 yılından itibaren olaya doğru teşhis koymakta zorlandık. Amacını, kapsamını, etkilerini ve bu harekete dışarıdan destek veren merkezlerin beklentilerini doğru algılayamadık; gereken tedbirleri almakta geç kaldık. Örgüt bu zaaflarımızı iyi kullandı. Bir taraftan bölgede şiddet kullanarak, katliamlar yaparak halkı korkutup sindirerek kontrolü eline geçirmeye çalışırken, diğer taraftan medyadaki taraftar ve sempatizanlarının desteklerinden yararlanmak suretiyle içeride ve dışarıda yoğun bir propaganda  çalışması yürüttü. Türkiye’den Bekaa Vadisi’ne yahut Şama’a giderek Apo ile röportaj yapan gazetecilerimiz terörist başına övgüler yağdırdılar. ABD’nin Vietnam yenilgisini vurgulayarak, Türkiye’nin teröristbaşı ile anlaşmaktan başka çıkış yolunun olmadığını telkine çalıştılar.

Askerimiz, güvenlik güçlerimiz bu telkinlere aldırmadan görevlerini yaptılar. Binlerce Mehmetçiğimizi, polisimizi, korucumuzu toprağa verdik. Otuz binden fazla insanın canına mal olan etkili bir mücadelenin sonucunda, Türkiye Devleti bu fitneyi büyük ölçüde bastırdı. Ecdadımıza yaraşır bir kahramanlık destanını Gabar’da, Cudi’de, Munzur’da bütün yurt sathında canları ve kanları pahasına bir kere daha yazan bu şanlı mücadelenin her rütbe ve kademedeki kahramanlarını, şehitlerimizi, gazilerimizi, bu vesileyle yeniden saygıyla, sevgiyle, şükranla anıyorum. Cümlesi görevlerini derin bir vakar ve inançla yerine getirdiler. Aradan zaman geçtikten sonra, ortamı elverişli bulduklarına inanarak bu mücadeleyi karalamak, başta komutanlarımız olmak üzere, vatan görevlerini yapan insanlarımızı töhmet altında bırakmaya, hatta suçlamaya çalışmak tek kelimeyle edepsizliktir.

Yılgınlık, bezginlik yaratarak insanları ümitsizliğe sevketmek, sonuçta kurumları çalışamaz hale getirerek Devleti savunmasız bırakmak istiyorlar. İnsan hakları, özgürlükler, demokratik ilkeler gibi itibarlı kavramları, evrensel değerleri maske şeklinde kullanarak, amaçlarına dayanak yaparak eylemlerine meşruluk ve haklılık kazandırmak için uğraşıyorlar.

Türkiye’nin adaylığının ilânından sonra, AB’ne uyum sağlama gerekçesiyle başta ceza ve usul kanunları olmak üzere, bazı kritik yasalarda yapılan değişiklikler terör ve bölücülükle mücadelede ciddî zaaflar doğurmuştur. Model aldığımız Batı’lı ülkeler terör tehdidi hissettikleri anda son derece sert ve köklü tedbirler alarak, yasal düzenlemeler yaparak kendilerini savunmaya, toplumsal kargaşa yaşamamaya özen gösteriyorlar. Oysa biz onbeş yıl süresince yaşadığımız “düşük yoğunluklu savaş”ı unutmaya çalıştık. Teröristbaşı’nın teslim alınmasıyla birlikte, etno-milliyetçi terörün stratejisini değiştirdiğini, bu ortamın gerekli kıldığı yeni yöntemler uygulamak zorunda olduğumuzu düşünmedik. Devleti bütün olumsuzlukların kaynağı ve sorumlusu sayan, olabildiğince küçültülmesi, etkisiz kılınması, hayatın dışında tutulmasıyla olayların önleneceğini, huzurun sağlanacağını savunan liberal çevreler, ikinci cumhuriyetçiler bu yöndeki değişim çabalarının olanca güçleriyle desteklediler. Devletin etkisiz kılındığı bir ortamda daha güvenli olacaklarına inanan fundemantalist grupların, siyasal İslâmcıların ve ideolojik iddialarını hâlâ sürdüren Marksist-Leninist kesimlerin katılımıyla bu yöndeki teşvik çabaları, başta basın olmak üzere geniş bir alanda yaygınlaştı.

Toplumsal şartlar ve ihtiyaçlar iyi düşünülmeden yapılan düzenlemelerin sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. AB’nin talep ve beklentilerinin oluşturduğu kriterler listesi eksiksiz yerine getirilmeye çalışıldı. Demokrat ve liberal bir toplumsal yapıya geçildiği iddialarıyla yerel yönetimler güçlendirildi. İllerde devletin temsilcisi olan valilerin yetkileri önemli ölçüde kısıtlanırken yerel yönetimler, Belediye Başkanlıkları ön plâna çıkarıldı; yetkileri genişletilip güçlendirildi.

Sonuçlar ortadadır: Ülkemizde hem ideolojik hem de kriminal anlamda olaylar hızla tırmanmaktadır. Özellikle büyük şehirlerimiz, organize suç örgütlerinin egemen olduğu hırsızlık, gasp, soygun, kapkaç ve cinayetlerin yaygınlaştığı, sokakların yürünemez hale geldiği ciddî bir kargaşayla karşı karşıyadır. Polisle adliye arasında bir taraftan yetki tartışması ve hatta gerginlik yaşanırken, diğer taraftan ilgili devlet birimleri yasal kısıtlamalar nedeniyle suçun ve suçlunun üzerine etkili şekilde gidemiyorlar, başta gözaltı süresi ve arama yetkisi olmak üzere çeşitli kısıtlamalardan dolayı yaptıkları tahkikatı derinleştiremiyorlar.

Uyuşturucu şebekeleri lise ve hatta orta okulların çevresini sarmış bulunuyor. Çoğunluğu Güneydoğu’dan sağlanan sekiz on yaşlarındaki çocuklar, özel şekilde eğitilerek sokaklara salınıyor. Yasal ve kurumsal önlemler bulunmadığından, yakalandıklarında adliyenin bir kapısından girip diğerinden çıkarak daha pişkin ve pervasız şekilde iş başı yapıyorlar.
Asayişin bozulması, yasaların caydırıcı niteliğinin, devletin saygınlığının ve etkinliğinin azalması özgürlük, demokratlık ve liberalleşme değil, çözülme, karmaşa ve başıboşluktur. Avrupa ülkelerinin bu konularda ne kadar dikkatli ve duyarlı olduklarını görmek zorundayız. Geçen sonbaharda Paris’te küçük çaplı bir toplumsal kargaşaya karşı Fransa Hükümeti 50 yıl önceki çok sert hükümler ihtiva eden yasayı uygulamaya koymakta tereddüt etmedi.

Birkaç yıl önce faaliyetlerini büyük oranda siyasal zemine kaydırma kararını almış bulunan etno-nasyonalist, ırkçı ve bölücü örgüt, yasal ve kurumsal boşlukların oluşturduğu elverişli ortamdan yararlanmak için ne mümkünse yapıyor. Doksanlı yılların sonbaharında bölge halkı üzerinde kaybettiği etkinliği tekrar kazanmak, kontrolü ele geçirmek amacıyla sistematik şekilde çalışıyor. Belediyeleri hiç çekinmeden örgütün legal temsilcileri olarak kullanıyor. Yaptıkları testler neticesinde ciddî bir tepkiyle karşılaşmayacaklarını gördüklerinden örgüt bağlantılarını açıkça ilân ediyorlar. Bölgede aynı amacı paylaşan 56 belediye çeşitli vesilelerle bir araya getirilerek müşterek bir platform oluşturuluyor. Bu beraberlik yarı resmî bir temsil statüsü kazandırılmak suretiyle, uluslararası ilişkilerde siyasal bir rol sağlamak, muhatap kılınmak isteniyor.

Hakkari ve Yüksekova Belediye Başkanları’nın PKK’yı terör örgütü görmedikleri, Apo’yu siyasî iradeleri saydıklarına ilişkin beyanları ve toplantılarında bunu bir slogan şeklinde söyletmeleri Türkiye Devleti’ne açıkça meydan okumadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin savcıları, yargısı bu tavrı Avrupa Birliği’nden gelecek tepkileri düşünerek geçiştirmeye çalışırken bu tarihi bir hata olur. Toplumun yasalara inancı sarsılır.

Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanan, düzenlediği saldırılarla otuz binden fazla insanımızın, binlerce askerimizin, polisimizin ölümüne sebebiyet veren örgütün terörist olmadığını savunmak, eylemlerine iştirak anlamına gelir.

Türk Devleti’nin yurttaşları olarak bu zihniyet ve karakterdeki kişilerle aynı statüde olmayı içimize sindiremiyoruz.

Devlete başkaldırmayı, askerimize kurşun sıkmayı etnik kimliğinin doğal tepkisi gören, meşru sayan siyasî haritamız üzerinde paylaşım projeleri hazırlayanların yeri Cumhuriyet yasalarıyla düzenlenen Belediye Başkanlığı makamları değil, teröristbaşının yanıdır; cezaevidir.

Türkiye Devleti’nin yasalarından edinilen haklarla kurulan partilerin hangi esaslara göre faaliyet gösterecekleri bellidir. Partileşme adına ortaya çıkıp, PKK’nın siyasî kanadı işlevini yüklenen siyasî kuruluşlar, demokratik talep ve iddiaların arkasına gizlenerek, bunları kamuflaj malzemesi şeklinde kullanarak sahtekârlık yapıyorlar. Yıllardır sürüp gelen bu tiyatro oyununu çözemeyenler, derin bir hamakat içerisinde PKK’nın legal temsilcilerine dolaylı da olsa destek oluyorlar.

Ülkemiz yirmi yılı aşkın bir süreden beri çok yönlü, çok kapsamlı, iç ve dış kaynaklı uluslararası bir komplayla karşı karşıyadır. Bu gaileyle uğraşmak zorunda kaldığımızdan, gücümüzü, imkânlarımızı, kaynaklarımızı daha büyük, daha güçlü ve huzurlu bir Türkiye’nin insanı için kullanamıyoruz.

Örgüt adına bölgeyi kan deryasına çevirenler, bu tutumlarıyla en başta bölge halkına zarar veriyorlar. Bu insanların daha iyi eğitim almalarını, sağlık ve çevre şartlarına kavuşmalarını, iş kurup gelişmelerini, yoksulluktan kurtulmalarını, zenginleşmelerini, insanca yaşamalarını engelliyorlar.

Bu coğrafyada yaşayan 73 milyon insanın tamamı aynı kültür dokusunun, medeniyetin, tarihî geleneğin mensubudur. Mimarimiz, musikimiz, sanatımız, edebiyatımız müşterektir. Yaşar Kemal Kürt asıllı bir Türk romancısıdır. Düğünlerimiz, cenazelerimiz, yemeklerimiz, adet ve geleneklerimiz birbirinden farkı bulunmayan ritüeller çerçevesinde aynı tarzda cereyan eder. Edirne’de, Balıkesir’deki camilerle Diyarbakır ve Van’dakilerin farkı yoktur.

Yüzyıllar boyunca millet denilen sosyolojik evrimin en ileri merhalesini bu topraklarda hep birlikte işledik.

Kültürümüzün canlı, dinamik ve yaratıcı özellikleri dolayısıyla, gerek Anadolu’da gerekse yayıldığımız çevre coğrafyalarda temas halinde olduğumuz başka kültürlerden aldığımız unsurları süratle özümsedik, kendimize mal ettik. Bütün canlı kültürler gibi, üslubumuzu hâkim kılarak, uyuşumlarını sağlayarak, terkipler meydana getirerek kültürümüzü zenginleştirdik.

Bu tarihî ve sosyolojik süreç farklı yaşansaydı, ya yüzyıllar öncesinde olduğu gibi kabile veya aşiret yapısına kısılıp kalır yahut muhitimizin veya çevremizin kültürel, ekonomik ve siyasal baskılarına direnemeyip dağılırdık.

Çöken bir imparatorluğun enkazından Türkiye Cumhuriyeti’nin çok kolay şekilde kurulması, siyasal girişimin dayandığı elverişli bir kültürel zeminin bulunmasındandır. Mahalli yahut folklorik küçük farklılıkların olması bu gerçeği değiştirmez. Bulunduğumuz topraklarda yüzyıllardan beri çok zengin bir“Osmanlı-Türk üst kültürü” yaşanıyordu ve bu ortam bizim millet olmamızı sağlamıştı.

Bazı kozmopolit çevrelerin iddialarının aksine, Türkiye Cumhuriyeti esasen var olan bir milletin yeni siyasal formatta teşkilâtlanmasıdır. Bunun dayandığı Türk üst kimliği “etnik-ırkî” anlamda bir egemenlik tanımlaması değil, kültürel yapının vurgulanmasıdır.

Türk kimliği tarihten gelen bir kimliktir; Selçukluların, Osmanlıların ve Cumhuriyet’in kurucu unsurunun kimliğidir. Cumhuriyetin kimliğini ifade eden bu olguyu makamı, sıfatı ne olursa olsun, hiç kimse siyasî tercihlerle değiştiremez.

Bazıları Türk vatandaşlığı kavramından bir üst kimlik yaratmak istiyorlar. Böylece başta Kürt etnikçiliği olmak üzere, mikro milliyetçi eğilimlerin önleneceğini umuyorlar.

Tutarlı ve bilimsel zemine dayanmayan bu görüşler entellektüel çevrelerde elbette tartışılabilir, savunulabilir. Milletler çağının bittiğine, millî kültürlerin geçmişte kaldığına inanılan, kozmopolitizasyonun, nihilizmin egemen olduğu yozlaşma ortamında bu tarz görüşler doğal olarak bulunacaktır. Ancak yönetim sorumluluğu taşıyan siyasetçiler, yöneticiler şahsi tercihlerini bir devlet politikası ve resmî kabul şeklinde sunmaya çalışırlarsa, Türk kimliğinin başka etnik kimliklerle birlikte bir alt kimlik olduğunu iddia ederlerse bu telafisi zor sakıncalar doğurur; ülkenin kültürel ve siyasal dokusunu zedeler.

Türkiye’nin problemlerinin bir bölümü doğrudan kendimizden yani yönetim yanlışlarından yahut beceriksizlikten kaynaklanıyor. Bir kısmı ise dışarıdan ikame ediliyor. Kritik bir coğrafyada bulunan Dünya jeopolitiğinin en etkili merkezlerinden biri olan Türkiye’nin, küresel egemenlik kavgalarının giderek tırmandığı bir ortamda kendi haline bırakılması elbette düşünülemez.

Yarım yüzyıla yakın bir süreden beri üyesi olmaya çalıştığımız AB ile ilişkilerimiz garip bir seyir izliyor. Özellikle adaylığımızın resmen ilan edildiği Helsinki Zirvesi’nden bu yana, üyeliğimizi sağlayacak şartların hazırlanmasında yardım ve destek almak yerine, bunun neden mümkün olamayacağına ilişkin sözler işitiyoruz. Başka ülkelerin adaylıkları esnasında karşılaşmadıkları tavırlara muhatap oluyoruz. Son olarak Katılım Ortaklığı Belgesi’nde ve 3 Ekim tarihli İlerleme Raporu’nda belirlenen esaslar, Türkiye’nin kesin şekilde üye yapılmayacağını, ancak ilişkilerin sürdürülmesini sağlayacak bir perspektifin devamının istendiğini açıklar mahiyettedir.

Müzakeresi yapılacak 35 konu başlığının açılıp kapanmasında üyelerin herbirine veto hakkı verilmiş olması, işgücü dolaşımı ve yapısal fonlarda kalıcı kısıtlamaların benimsenmesi, AB’nin hazmetme kapasitesi adıyla yeni bir kriterin ihdası, her şey olumlu gelişse bile, kararın üye ülkelerin yapacağı referandumlara göre verilecek olması Türkiye’nin karşılacağı sonuçları açıkça göstermektedir.

Türkiye’nin neden istenmediği AB’nin yetkili ağızlarından yıllardır anlatılmaktadır. Herşeyden önce Türk ve Müslüman kimliğimiz dışlanmamız için yeterli sebeptir. Kendimizi nasıl tanımlarsak tanımlayalım, Avrupalılar nezdine biz “öteki”yiz. Farklı bir kültürü, medeniyeti ve tarihi temsil ediyoruz. Paris Büyükelçimizin geçen yıl dediği gibi: “Hıristiyan bir ülke olsaydık, şimdiye kadar çoktan kabul edilmiştik”.

Kendimizi nasıl tanımlarsak tanımlayalım, Birliği kültür ve tarihlerinin buluşma noktası şeklinde izah eden Avrupalılar için biz Türküz ve Müslümanız. Yani farklı dünyaların insanlarıyız. Kültür ve tarihlerinin buluşma alanı olarak tanımladıkları AB’ne bizi alabilmeleri için bu eksenin dışına çıkıp farklı bir yapılanmaya yönelmeleri, yani uygulamakta oldukları stratejileri, hedef ve ilkeleri kökünden değiştirmeleri gerekir. Bu tarz bir geçiş yapmaları için hiçbir neden görünmüyor.

Şu sıralarda 73 milyon olan nüfusumuzun bu yüzyılın ortalarında 100 milyona yaklaşacağı tahmin ediliyor. Bu, katılmamız durumunda AB organlarında en yüksek oranda temsil edilmemiz anlamına gelir. Avrupalıların kendilerini Türklerin yönetmesine rıza göstermelerini kimse bekleyemez. Ayrıca 2.5 milyon Türk’ü asimile edememenin sıkıntısını yaşayan Almanya başta olmak üzere, üye ülkelerin hemen hepsi için yüz milyona yakın Türk’ün varlığı çok yönlü bir tehdit ve tehlike sayılır.

Ekonomik yapısı AB standartlarının gerisinde olan Türkiye’nin, başta tarım olmak üzere bir çok alanlarda gerekli seviyeye ulaşabilmesi için büyük kaynaklara ihtiyacı var. bunları kendi imkânlarıyla sağlayabilmesi orta vadede imkânsız görünüyor. Ekonomisi ciddî sıkıntılar içerisinde bulunan, büyüyemeyen, sosyal güvenlik harcamaları için kaynak bulamayan, istihdam ve üretim problemi yaşayan AB, istese bile Türkiye’ye kaynak sunamaz. Kaldı ki Gümrük birliği süreci dahil olmak üzere, ilişkilerin gereği olan küçük fonların Türkiye’ye aktarılmasında bile Yunanistan bahane gösterilerek izin verilmedi. Türkiye ekonomik yapısının ıslahı hususunda şimdiye kadar büyük çabalar sarfetti ve ciddî mesafeler aldı. Ancak bu başarıları sadece kendi imkânlarını kullanmak, kendi gücüne dayanmak suretiyle sağlandı. Bundan sonra da farklı bir durum olmayacaktır.

AB’nin Türkiye’yi alma iradesinin kesinlikle bulunmadığını gösteren yeni gelişmeler önümüzdedir. Müzakerelerin bu ilkbaharda başlayabilmesini sağlamak üzere kolay bir konu olarak seçilen “Bilim ve Teknoloji” başlığının tarama süreci tamamlanmasına rağmen, konunun kuyruğuna siyasî kriterlerin yerine getirilmesi şeklinde tartışılması kaçınılmaz bir ekleme yapılmak yani müzakereler belirsiz bir vadeye sarkıtılmak isteniyor.

Bu arada Kıbrıs meselesinde de ilginç gelişmeler yaşanıyor. Annan Plânı’nın referanduma sunulması sırasında, Kıbrıs Türkleri’nin “evet” demeleri durumunda izolasyonların kaldırılacağını ekonomik yardımların açılacağını söyleyen Avrupalılar, bu sözlerini unutmuş bulunuyorlar. Papadapulos’un niyeti ve Rumların amacı açıkça görülmesine rağmen, hâlâ Türk tarafını baskı altında tutarak Rum isteklerinin kabul edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. İzolasyonun kaldırılmasına yönelik tüzük Rumların istedikleri kalıba sokuldu, gülünç bir yardımın yapılması bile kabulü imkânsız ağır şartlara bağlandı.

Türkiye’nin bu durumda Ankara Antlaşması’nın genişletilmesine ilişkin kararı TBMM’den geçirmesi, limanlarını ve havaalanlarını Rumlar’a açması uluslararası antlaşmalardan sağladığı haklarından feragat etmesi, Ada’yı bir Girit gibi paketleyip Rumlar’a teslim etmesi anlamına gelir. Bunu hiçbir Cumhuriyet Hükümeti’nin kabullenmesi mümkün değildir.

Bu iki konu bile, ilişkilerin bu yılın sonlarında resmen askıya alınmasını kaçınılmaz hâle getiriyor. Aslında  ilişkiler yıllardır garip bir kulvarda seyrediyor. Avrupalılar bizi alacakmış gibi yapıyor, biz ise girecekmiş gibi davranıyoruz. Gerçekleşmesi imkânsız bir hayal olduğunun bilinmesine rağmen, arka plânda başka niyetlerin ve hesapların varlığı sebebiyle taraflar bu perspektifin devamını istiyorlar.

Türkiye’de ideolojik ve etnik dönüşüm projeleri için çalışanlar, bunu kendi güçleriyle sağlayamayacaklarını biliyorlar. Ama istediklerine AB patenti vurduklarında yahut Brüksel’in talepleri arasına yerleştirdiklerinde rahatlıkla sonuç alıyorlar. Normal şartlar altında sağlamaları mümkün olmayan faaliyet ortamına kavuşuyorlar. Bölücübaşı’nın yargılanma gerekçesini oluşturan sözler, istekler meydanlarda rahatlıkla ifade ediliyor, yazılar yazılıyor, pankartlar açılıyor.

1984’de Türkiye Devleti’ne silahlı saldırının başlatıldığı Şemdinli, 22 yıl sonra inceden inceye plânlanan kapsamlı bir siyasal saldırının merkezi şeklinde kullanılıyor.

Kuzey Irak’ta ABD-İsrail desteğine sığınarak basit bir tiyatro oyunu gibi Devlet kurmaya çalışan iki aşiretin reisi, yaşanan başıboşluktan cesaret alarak Güneydoğu’ya sızmaya yelteniyor; bağlantılar geliştiriliyor, ekonomik ilişkilerle yandaşlar sağlanıyor, öğrenciler götürülüyor ve sözde devletin pasaportları dağıtılıyor.

Başta İstanbul ve Mersin olmak üzere faaliyet Batı bölgelerine de kaydırılıyor. Örgütün hizmetinde olan ve araştırma merkezi ve ajans şeklinde çalışan bir kuruluşta 600 eleman istihdam ediliyor. Her türlü yasa dışı faaliyetlerle, akaryakıt ve beyaz zehir kaçakçılığıyla, ihalelerle sağlanan büyük fonlar, çeşitli yollarla aklanarak ticarî alana kaydırılıyor. Böylelikle Türkiye ekonomisi içerisinde organize bir etkinlik elde ediliyor.

70’li yıllar boyunca ülkemizde Marksist-Maoist bir rejim kurmak için çalışanlar, Baas tipi bir yönetim amacıyla darbeler hazırlayanlar farklı alanlara kaydılar. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla komünizm hayalleri yıkıldı, böylelikle militanlık dönemleri kapandığından yeni kimlikler edinmeleri gerekiyordu. Bunu başarıyla sağladılar. İş adamı ve yönetici olup zenginleştiler, özellikle medyada önemli köşebaşlarını tuttular.

Dünün militan eylemcilerinin değişmeyen temel özellikleri Devlet’e olan husumetleri. İdeolojik saldırılarla yıkamadıkları Türk Devleti’ni esneterek, kuruluş ilkelerinden uzaklaştırarak etkisiz kılmaya, sıradanlaştırmaya, tören temsilcisi konumuna taşımaya çalışıyorlar. Bunu başarabilmek için demokratikleşme, insan hakları, bireysel özgürlükler gibi kimsenin itiraz edemeyeceği çekici sloganları, çağımızın itibarlı kavramlarını malzeme şeklinde kullanıyorlar. Devlet’in boşaltacağı alanlara etnik ayrımcıların, bölücülerin egemen oldukları yerel yönetimleri, belediyeleri yerleştirmek istiyorlar.

AB’ne uyum bağlamında çıkarılan yasaların bir çoğunda, gerekli dikkat ve özenin gösterilmeyişi, sağlıklı bir perspektifin belirlenmeyişi, yaşadığımız problemlerin hafife alınması gibi nedenlerle önemli hatalar yapıldı, boşluklar oluştu. Bu durumu, bürokrasinin azaltılması, yönetimin hantallıktan kurtarılması, hizmetin verimli kılınması gibi çağdaş reform anlayışıyla kıyaslayıp izaha çalışmak mümkün değildir. Yapılanlarda özel amaçların, farklı niyetlerin varlığı tartışılabilir; ancak bu tabloda anlamsız bir özentinin, gereksiz telaşın, acemiliğin, bilgi ve yetenek eksikliğinin etkili olduğu ortadadır.

Türkiye’nin gündemindeki meselelerin önemi ve ağırlığı kimseyi yıldırmamalıdır. Problemlerin esas kaynağı bizdedir. Gücümüzü, imkânlarımızı yeterli ölçüde kullanamıyoruz, organize olamıyoruz, kritik konuların üzerinde yoğunlaşmak yerine gereksiz alanlara dağılıyoruz.

Yeni bir dünya düzeninin kurulduğu 90’lı yılların başından itibaren siyasal, ekonomik ve kültürel istikrarsızlığın hüküm sürdüğü ülkemizde, çok değerli zamanları kaybettik; sun’i gündem konularıyla vakti erittik. Kamu kaynaklarını yağmalamayı, yolsuzluğu, soygunculuğu kurumsal hale getirdik. Kaynakların bu derece tüketildiği, insafsızca heder edildiği, her türlü krize davetiye çıkarıldığı bir ülke zor bulunur. Bütün olanlara rağmen bugün hâlâ dağılmadan ayakta kalabilmemiz, OECD ülkesi üyeler arasında 17.nci sırada olmamız, yüksek bir büyüme hızını yakalamamız potansiyelimizin önemini ve insanımızın beceri ve yeteneğini ortaya koymaktadır.

Türk Milliyetçiliği fikri geçen yüzyılın başlarında dağılma ve çözülme döneminde millî varlığın korunması hususundaki arayışların en uygun cevabıydı, zarurî ve gerekli bir tercihti. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin milliyetçi fikir ve felsefe zemininde kurulmuş olması, Mustafa Kemal Atatürk ve mücadele arkadaşlarının “zamanın ruhu”nu doğru algıladıklarının en somut  göstergesidir.

Yeni yüzyılın yeni şartları, dengeleri ve meseleleri dikkate alındığında milletimiz ve ülkemiz açısından milliyetçi fikir ve düşüncelere en az yüz yıl öncesi kadar ihtiyaç olduğu kolayca farkedilebilir.

Türk milliyetçiliğini sevimsiz ve tehlikeli bulanlar, geçerliliğini yitirdiğini iddia ettikleri millî devlet ve millî kültürle birlikte gündemden kalktığını söyleyenler ne kadar çırpınsalar da bu gerçeği değiştiremezler.

Önemli olan milliyetçiliğe düşman kesimlerin dedikleri değil, Türk milliyetçilerinin sorumlulukların yükümlülüklerinin bilincinde olmaları, düşüncelerinin hakkını verebilmeleridir.

Türk Milliyetçiliğinin her alanda iyi temsile, doğru ifadeye yani nitelikli, becerikli, bilgili ve yetenekli insanlara ihtiyacı var. Meselelerimizin üstesinden gelmek, çözümler üretmek, başarılı olmak, toplumun saygı ve güvenini sağlamak için bu şartların eksiksiz yerine getirilmesi gerekiyor. Başka bir ifadeyle Türk Milliyetçileri seçtikleri bütün alanlarda vakit kaybetmemeli, çağın şartlarına ve özelliklerine, Türkiye’nin problemlerine uygun üslup ve yöntemler geliştirmelidirler.

Türk Ocakları yüz yıllık bir hizmet çınarı olmasının gururunu duyarak, geçen yüzyılın başlarında başarıyla yerine getirdiği görev ve hizmetlere devam zaruretini görerek çeşitli zorluklara rağmen çalışmalarını sürdürmektedir. Genel Merkezimiz, çalışma kurullarımız ve 63 şubemizle birlikte kuruluş yıllarımızdaki azim ve iradenin sahibiyiz. Teşkilatlarımızda büyük bir özveriyle görevlerini yürüten bütün arkadaşlarımıza saygı ve şükran duyuyorum. Çünkü onların okullarını, mesleklerini bırakarak vatan savunması için Çanakkale’ye ve diğer cephelere koşar adım giden, ölüme meydan okuyan, Türk Milletinin bağımsız ve özgür yaşaması için toprağa düşen Türk Ocaklılar’ın ruhunu ve heyecanını taşıdıklarının şahidiyim.

Türk Ocakları’nın bugünkü misyonunun ne olduğunu en iyi Ocaklılar biliyor ve bunu başarmaya çalışıyor.

Kuruluşumuzdaki amaçların, ilkelerin, yöntemin ne kadar doğru ve isabetli olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Bütün faaliyetleri son derece açık ve şeffat olan Türk Ocağı’nı bu özelliklerinin dışında görmek, yanlış ve asılsız ihbarlara dayanarak yorumlamak ve suçlamak bizleri elbette üzer; ama daha önemlisi Türk Milliyetçiliği fikrine, hasımlarımızın yapamadığı ölçüde zarar verir, tahribat yapar. Bu gerçek bugün görülüp anlaşılmıyorsa, korkarız yarın geç olacaktır.

Sözlerimi bundan önceki Kurultayımızdaki gibi sevgili Yunus’un deyişiyle tamamlıyorum.

“Bilmeyen ne bilsin bizi, bilenlere selam olsun”

TÜRKİYE VE TÜRK DÜNYASI

Prof. Dr. Orhan Kavuncu

35. Olağan Büyük Kurultayımızın yapıldığı, 17 Nisan 2004 tarihinden bu tarafa geçen iki yıl içinde Türk Dünyası yine önemli olaylara sahne oldu. Bu yazıda, bu iki yıl içinde neler olduğu, Türkiye’de Türk Dünyası’na ilişkin neler yapıldığı ele alınmaya çalışılacaktır.

Türklüğün en sıkıntılı bölgeleri olarak ifade edebileceğimiz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kuzey Irak ve Doğu Türkistan’da kardeşlerimizin rahatlamasını sağlayacak iyileştirici adımlar ne yazık ki bu dönemde de atılabilmiş değildir. Bu iki yıl içinde, Afganistan’da, Afganistan Türklüğü’nün geleceğine daha bir güvenle bakmamızı sağlayacak gelişmelerin yaşandığını söyleyebiliriz.

Kıbrıs Türklüğü

Bir şekilde Kuzey Kıbrıs’ta, AB’yi bir truva atı gibi kullanan Rum Yönetimi ve Yunanistan, nalıncı keserini bırakmaya hiç niyetli görünmüyorlar. Kıbrıs bandıralı gemilerin Türk limanlarına girmesine izin vermiyor olmamızı Gümrük Birliğini genişleten ek protokole aykırı sayan Rum kesimi AB üzerinde baskı uygulayarak Türk tarafına uygulanan ambargonun kaldırılmasını engelleme yolunda da elinden geleni yapıyor.

En son Kuzey Kıbrıs’a destek için AB tarafından hazırlanmış olan doğrudan ticaret ve mali yardım tüzükleri  ayırt edildi. Buna göre AB daimi temsilciler komitesi (COREPER), mali yardım ile ticaretin serbest bırakılmasını, Rumların isteğine uygun şekilde, ayrı ayrı oylayacak.

Türk tarafı, genel anlamda Kıbrıs sorununun, AB değil, BM inisiyatifinde ele alınması gerektiği yönünde görüşünü koruyor ama, bu son “atraksiyonda” görüldüğü gibi, AB ile Gümrük Birliği anlaşması ve bu anlaşma yükümlülüklerinin, Ankara anlaşmasına ek protokolle, yeni üyelere teşmil edilmesi de bir realite. O bakımdan Türkiye, AB ile tam üyelik müzakere sürecinde, inisiyatifi Yunan’ı ve Rum’u içinde saklayan AB tarafından almak için, Gümrük Birliği anlaşmasını askıya alma, yani ek protokolü TBMM’den geçirmeme alternatifini gözden geçirmelidir. Bu arada Yunanistan’ın, Batı Trakya’daki kardeşlerimize uyguladığı psikolojik baskılar da yoğunluğundan bir şey kaybetmiş değil; Türk adını kullanmayı yasaklayan mahkeme kararları halen geçerliliğini koruyor.

Irak Türklüğü

Irak Türklüğünün sıkıntıları da bir şekilde artarak devam ediyor. Gerek anayasayı oluşturacak meclisin seçimlerinde, gerek sonraki genel seçimlerde Türkmenler birlik içinde hareket etmediler. Türkmen Cephesinden, Şii ittifakından, hatta Barzani listelerinden seçime girip kazanan Türkmenler var. Kerkük’ün statüsü önümüzdeki günlerin önemli bir gündem maddesi olacak. Kerkük’te Türkler üzerinde 2003 Martından bu tarafa yoğunlaşan baskılar, bir sindirme politikasına dönüşmüş vaziyette. Yakılan nüfus ve tapu dairelerinden sonra seçimlerde de Kerkük’e getirilen Kürtlerin Amerikan kuvvetlerinin himayesinde oldukça fütursuz hareket etmeleri, Kerkük’te fiilen Türkleri sindirmeye yönelik bir eylem görüntüsü oluşturuyor.

Telafer’de, Barzani, Türk nüfusun yoğunluğuna rağmen güçlü bir aile üzerinden hakimiyet geliştirmeye çalışıyor. Sünnilerle Şiilerin farklı politikalar benimsemiş olmaları  aralarında sıkıntılara da yol açıyor. Peşmerge kontrolünü her geçen gün artıran Barzani, arkasına Amerikan nüfuzunu da alarak Telafer’de insanlık dışı uygulamalardan çekinmedi. Çünkü Telafer’in Barzani kontrolünde olması doğudan batıya irtibat sağlayacak, kuzeyden güneye ise irtibat kesecek, yani Barzani Suriye Kürtleri ile irtibatı sağlayacak ve Irak Türklerinin Türkiye ile irtibatını kesecek.

Her şeye rağmen soydaşlarımız Türkiye ile bağlarını koparmıyorlar, TRT’nin Kerkük’te, özel bir  televizyon yayını yapması, insani yardımların, Kurban bayramında kurbanları Kerkük’te kesmek gibi çeşitli vesilelerle devam etmesi, Kızılay’ın Telafer’e yardımı biraz teselli bulmamıza yol açıyor ama, geleceğe ait endişelerimiz de ne yazık ki azalmıyor. 

Azerbaycan-Ermenistan Problemi

Fransa’nın ev sahipliğinde Azerbaycan ile Ermenistan Cumhurbaşkanları, Ermenistan’ın “1992’de işgal ettiği reyonlardan çekilmesi ve Yukarı Karabağ” meselesini görüşmek üzere bu 2006 yılının  Şubat ayında bir araya geldiler. Ancak ilk toplantıda bir netice alınamadı.

1 ekim 2003’te, babası Haydar Aliyev’in vefatı üzerine yapılan seçimlerde,  Azerbaycan cumhurbaşkanı seçilen İlhan Aliyev ile yine ondan iki üç yıl önce Ermenistan’ın başına seçilen Koçaryan arasındaki görüşme maratonu daha bir müddet devam edecek görünüyor. Aliyev’in, babasının son dönemlerindeki başbakanlık görevine karşılık Koçaryan daha tecrübeli bir siyasetçi olması, uzmanlar tarafından görüşme sonuçlarını etkileyecek bir faktör olarak değerlendirilmiyor.

Ermenistan kabul edilemez isteklerle masaya geliyor. Aliyev’in de buna tepkisi tabiatıyla, görüşmelerden çekilmek ve meseleyi askeri yollarla çözmek şeklinde. Koçaryan, görüşmelerden sonuç alınamazsa,Yukarı Karabağ’ı tanıma tehdidiyle nereye varmak istiyor? Yavuz hırsız misali, 26 Şubat 1992 Hocalı katliamının hesabını vermek durumunda iken, Yukarı Karabağ’ı tanımaktan bahsetmek ne demektir? Bu şımarıklığa dur diyebilmek, yani Ermenistan konusunu nihai bir çözüme ulaştırabilmek, Türkiye ve Azerbaycan’ın bölgede güçlü olmasına bağlıdır.

Ne yazık ki, bugünün dünyasında, ülkelerin kendilerine yapılan haksızlıkların önüne geçmesi, başkasının uyguladığı adalet ile olabilmiyor. Kendimize de, başkalarına da adaleti, ancak biz kendimiz güçlü olursak sağlarız. Şu anda bile Ermenistan’a, dört tarafından çevrili bir durumda olduğunu, dünyaya karayolu ile açılabilmek için, Türkiye ve Azerbaycan’a muhtaç olduğunu hissettirmek elimizdedir.

Afganistan Türklüğü

Afganistan Türklüğü, nisbi bir rahatlama içerisinde. Eylül 2006’da yapılan seçimlerde Kuzey Afganistan’da güçlü olan Cümbüş-i Milli, oyların %17’sini alarak seçimlerden ikinci parti olarak çıktı. Şu anda Afganistan parlamentosunda, kuzeyden seçilen Türk milletvekil-lerinin sayısı 30’un üzerinde. Daha önce kabul edilen Anayasa ile, Afganistan’ın resmi dilleri olan Peştunca ve Dâri Farsça’sı yanında, Türkmence, Özbekçe, Hazaraca dillerinde de eğitim yapılmasına imkân verilmesi, kardeşlerimizin çocuklarını önümüzdeki yıllarda daha iyi bir eğitimle yetiştirecekleri ümidini artırmıştır.

TİKA’nın Afganistan’da sağlık, ulaşım, enerji alanlarında yaptığı yardımlara, bir de eğitim alanında yaptığı yardımlar eklenince Türkiye ile Afganistan arasındaki tarihi dostluk ilişkileri daha da gelişmiş, Türkiye’nin Afganistan’daki prestiji daha da artmıştır. Bu ilişkilerin devamı, Türkiye ve Afganistan’ın bölgede iki örnek ve dost ülke olarak istikrar ve barış unsuru olmalarını  sağlayacaktır.

BTC Petrol Boru hattı ve Diğerleri

Bakû-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattına ilk ham petrol 25 Mayıs 2005’te pompalandı. 1070 km. uzunluğundaki petrol boru hattının mülkiyeti ve idaresi, büyük hisselerin İngiliz ve Azerbaycan’a ait olduğu uluslar arası bir konsorsiyumun elinde.

Dünya dengeleri açısından olduğu kadar Türkiye ve Türk dünyası açısından da son derece önemli olan BTC boru hattına karşı ilk tepki Ermenistan’dan geldi. Bozulan dengeyi yeniden sağlamak için Ermenistan, İran doğal gazını taşımayı düşünüyor.

Karadeniz’in 2100 metre derininden geçen ve deniz altındaki uzunluğu 350 km. kadar olan Mavi Akım Doğal Gaz Mavi Akım Boru hattı da, daha önce faaliyete geçmiş olmasına rağmen resmi açılışı 2005 kasım ayında yapılmıştı.

Kazakistan petrol ve doğal gazını Hindistan ve Çin’e taşıyacak hatların da bu günlerde devreye girmesi ile, Türk dünyasından şimdilik iki ülke, Azerbaycan ve Kazakistan, iktisaden daha güçlü ve bağımsız hale geleceklerdir. Göğsümüzü kabartan bu gelişmelerin önümüzdeki yıllarda Türkmenistan ve Özbekistan’da da olmasını temenni ediyoruz.

Türkistan Cumhuriyetleri ve Azerbaycan’da Siyasi Durum

Bu geçen iki yıl içinde, kardeş cumhuriyetlerde kayda değer siyasi gelişmeler de yaşandı. Bunlar, şöyle bir göz atılacak olursa, 2005 mayıs ayında Özbekistan’ın Andican kentinde yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlanan gösteriler, Kırgızistan’da Mart 2005’te Agayev’in iktidardan düşmesiyle sonuçlanan “renkli devrim” ve sonrası, Kazakistan’da Nazarbayev’in tekrar Cumhurbaşkanı seçilmesi, babasının vefatından sonra Ekim 2003’te Azerbaycan Cumhurbaşkanı olan İlhan Aliyev’in Kasım 2005’te yapılan parlamento  seçimlerinde inisiyatifi tamamen ele geçirmesi, şeklinde sıralanabilir.

Kırgızistan'da iki turlu Parlamento seçimleri, 27 şubat ve 13 mart 2005’te yapıldı. Huzursuzluk Kırgızistan'da çok önceleri de vardı. Fakat seçimlerden Asker Agayev'in (Ağaoğlu) partisinin 76 sandalyenin 70'ini almak gibi, inandırıcı olmayan bir zaferle çıkması, halkın huzursuzluğunu iyice artırdı. 16 Mart tarihinde başlayan gösteri eylemleri, 25 Mart'ta göstericilerin Başkanın konutunu ele geçirmesiyle başarıya ulaştı. Daha sonra haziran 2005’te yapılan seçimlerde, beklendiği üzere, Başbakan Kurmanbek Bakıyev cumhurbaşkanı oldu. İç dengeler yanında bölgede Şanghay İşbirliği Örgütü ile Amerika arasındaki mücadelenin de etkisiyle Kırgızistan’da taşlar yerine daha uzun bir süre oturmayacak gibi görünüyor. Temennimiz, huzur ve sükunet gelinceye kadar geçecek olan sürede Kırgızistan’da çok şiddetli olaylar yaşanmamasıdır.
Özbekistan’da da, Amerika ile Şanghay İşbirliği örgütünün güçlü üyesi Rusya arasında benzer bir mücadelenin cereyan ettiği gözlenmektedir. Daha önce hem Şanghay İşbirliği örgütüne hem de GUAM’a müşahit olarak katılan, sonra her ikisine de üye olan, sonra da  üyeliğini askıya alıp Mayıs 2005’te GUAM’dan ayrılan Özbekistan’da, bu ayrılışı açıklamasından hemen sonra Andican’da olaylar patlak verdi. Mahkemeye çıkarılan yakınlarına destek olmak ve onlara verilecek cezaların haksız olduğunu ifade etmek üzere toplanan kalabalığa güvenlik güçleri ateş açınca istenmeyen oldu ve yüzlerce insan hayatını kaybetti.

Kırgızistan’daki renkli darbenin ve Özbekistan’daki olayların sonucu nedir? Bir defa Şanghay İşbirliği örgütünün “Amerikan askerleri bölgeden çekilsin” yönündeki kararı hayata geçmiş olmaktadır. İkincisi Özbekistan, Rusya ile, bugün dünkünden de daha fazla yakınlaşma içindedir. Rusya’nın son olarak Azerbaycan’la da, resmi demeçlerde ”stratejik ortaklık” şeklinde ifade edilen yakınlaşma içine girmesi, bölgede dengelerin Şanghay İşbirliği örgütü lehine değişmekte olduğunu göstermektedir. Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi diye ifade edilen projenin kapsamına Hazar denizinin öbür tarafını almadı mı? Bu coğrafyayı gözden mi çıkardı? Bu geçici bir durum mudur? Yoksa böyle bir denge için taraflar arasında uzlaşma mı sağlanmıştır? Bunları zaman gösterecektir.

Kardeş Cumhuriyetler için istikrar son derece önemlidir. Ancak bunu, halkın refahı ve mutluluğu ile birlikte sağlamak imkânsız değildir. Kardeş cumhuriyetler arasında Kazakistan, bunun en tipik örneğidir. 1994’te çalışanların ve emeklilerin maaşını veremez durumda olan Kazakistan bugün fert başına milli geliri 2000 dolara yaklaştırmış, Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in ifadesiyle, “adaletli kalkınma yolunda”, çok mesafe almıştır. Temennimiz bütün Türkistan Cumhuriyetlerinde ve Azerbaycan’da istikrarın bozulmaması, temsilde adaletin sağlanması, halkın mutluluk ve refahının yükselmesidir.

 Türkiye’de Yapılanlar

Türk Ocakları, birkaç yıldır imkânsızlıklar dolayısıyla yapılmayan, Dünya Türk Gençler Birliğinin “Türk Dünyası Gençlik Günleri ve Kurultayı” faaliyetini, bu dönemde, Başbakanlık Tanıtma Fonunun desteği ve TİKA’nın katkıları ile yeniden hayata geçirdi ve XI.. Kurultay Eylül 2004’te Romanya Köstence’de, XII. Kurultay Kasım 2005’te Türkiye İstanbul’da yapıldı. X.Kurultay 2000 yılının Eylül ayında Bakû’da yapılmıştı. Bu kurultaylarda 40 ülkeden 45 kuruluşun temsilcileri, çeşitli komisyonlarda toplanıp önemli konuları görüşerek kurultay kararları alıyorlar. Akşamları da her delegasyon kendi yöresinin müzik ve folklorunu sunuyor.

Köstence’deki Kurultaya gerek Romanya devlet yetkililerinin, gerek Türkiye ve Azerbaycan elçiliğinin gösterdiği ilgi dikkate değerdi. İstanbul’daki kurultaya Abdullah Gül’ün Başbakan sıfatı ile katılması delegelerde büyük sevinç hasıl etti. Delegelerin Başbakan Vekili Abdullah Gül ile resim çektirme yarışına girmeleri çok heyecan verici bir görüntüydü. Dileğimiz, benzer şekilde ara verilmiş olan diğer faaliyetlerin de yeniden hayata geçmesidir. Özellikle, “Türk Zirvesi” olarak ifade edilen Cumhurbaşkanları toplantılarının tekrar başlaması, her bakımdan son derece yararlı olacaktır. Bu Türk Zirvesinin ve dokuzuncusu 200 yılında yapılmış olan Türk Devlet ve toplulukları Dostluk Kardeşlik İşbirliği Kurultaylarının devam etmesi yönünde, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin girişimleri ve desteği gerekmektedir.

TİKA, 2005 yılında açılan Filistin, Makedonya, Kosova ve Etiyopya/Afrika büroları ile 17 ülkede koordinasyon ofisine ulaşmış bulunmaktadır. 2004 yılında 486, 2005 yılında 559 proje ve faaliyeti ile TİKA, Türkiye gibi, kaynakları ve bütçesi mütevazı bir ülke için yüzümüzü ağartacak bir yardım ve işbirliği örgütü durumuna gelmiştir. 2004 yılında 14 milyon YTL olan proje bütçesi 2005 yılında 24 milyon YTL’ ye yükselen TİKA’nın önümüzdeki yıllarda,  Uluslar arası İşbirliği ve Yardım örgütümüz olarak, Türkiye’nin insanlığa hizmetini ve ona göre de itibarını yükselteceğini ümit ediyoruz.

Bütün bu güzel gelişmelere karşılık, ilişkilerde 1995’ten sonra ortaya çıkan gerileme ve soğumanın, durdurulabildiği söylenemez. Ancak, bundan dolayı kendimize haksızlık etmemek ve ümitsizliğe düşmemek gerekir. Gerçekçi analizler gösterecektir ki, bu durum, Türkiye’nin ihmal ve eksiklerinden ziyade, kardeşlerimizin ve bölgedeki diğer ülkelerin şartları ile ilgilidir. Türkiye tarafından kaynaklanan ihmal, eksik ve beceriksizlikleri görmezlikten gelmeye de gerek yoktur ama, bunları giderdiğiniz takdirde mevcuttan ne kadar daha iyi olacağını abartmadan anlamak ve anlatmak durumundayız. Türkiye’de yapılması gereken, bir taraftan bu eksik, ihmal ve beceriksizlikleri giderirken, diğer taraftan ve bundan daha önemlisi, Türk Dünyasında işbirliğini artırmanın fayda ve gerekliliği yönünde görüşlerin  yaygınlaşmasıdır. Bu bağlamda Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in “Orta Asya Ülkeleri İşbirliği” projesinin hayata geçmesi ve EKO’ya Moğolistan’ın da dahil edilmesi gibi iler, Türkiye’nin öncülük etmesi ve desteklemesi gereken işlerdir. Geleceğe birlikte yürümenin yollarını geliştirmek mecburiyetindeyiz.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü