Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Toplumda Yaşanan Ayrışma ve Her Geçen Gün Artan Sosyal Çözülmeye Dur Demek Öncelikli Vazifemizdir

25 Şubat 2013

Her şeyi yoktan var eden Yüce Allah, yarattığı hiçbir varlıkta bulunmayan özellikleri ve yetenekleri, yaratılanların en şereflisi kılarak, insanoğluna bir lütuf olarak vermiştir. Yüce Rabbimiz, yaratılanların en şereflisi kıldığı ve sayısız nimet verdiği, ihsanda bulunduğu insandan, iman, ibadet ve şükür istemektedir.

İnsanın şerefi, Yüce Rabbini tanıyıp iman etmesine, değeri de Allah’a ibadet ve taatte bulunmasına ve güzel ahlaka sahip olmasına bağlıdır. Çünkü Allah (c.c.) Hucurât Sûresi’nin 13. ayeti: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli ve en üstün olanınız, ondan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah (her şeyi) bilir, (ve her şeyden) haberdardır.” (1) diyerek, insanların Allah katında en değerli ve üstün olanları belirtmiştir.

İnsanlar, Hz.Adem ile Havva’dan çoğalmaları itibariyle eşittirler. Bu açıdan soylarıyla övünmeleri yersizdir. Çünkü gerçek üstünlük takvâ üstünlüğüdür. Öyle ise İslam dini, insanların rengine, diline, ırkına, kavmine, kabilesine, zenginliğine, makam ve mevkiine bakmaz, onların davranışlarına ve amellerine bakar ve ona göre değerlendirir. Furkan Sûresi’nin 77. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “(Resûlüm) Deki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (2)

Sevgili Peygamberimiz, bir hadis-i şeriflerinde; “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Sizin amellerinize ve kalplerinize bakar” (3) der. İnsanın değeri, Allah’a imanın bir tezâhürü olan ibadetleri, güzel ahlakı ve hayırlı işleriyle ölçülür. Bunu ölçüp değerlendirecek olan da, yalnız Allah’tır.

Bu büyük hakikatler bilinirken, buna iman ettik diyenlerin farklı söylemlerindeki çelişkiyi anlamak mümkün mü? Toplumda yaşanan ayrışma ve her geçen gün artan sosyal çözülmeye dur demek varken, en azından kayıtsız kalmanın vebali olmayacak mı?

Gerçekte zoolojinin bir terimi olan “Irk” kelimesinin, “millet” kavramını açıklamaya yetmeyeceğinin bilimsel gerçek olduğu, “Kavim” kelimesinin de; aynı anadan, aynı babadan üremiş, içine hiç yabancı karışmamış aynı kandan bir topluluk demek olduğundan hareketle, tarih öncesi zamanlarda bile, kavmiyetçe saf olmadıkları göz önüne alınarak, sosyolojik açıdan da; fertlerin, dünyaya gelirken sosyal bir nitelik taşımadıkları, yani sosyal duygu  ve düşüncelerden hiç birini beraberinde getirmedikleri, bunların hepsini daha sonradan terbiye yoluyla, içinde yaşadıkları toplumdan alıkları, yaşarken kazandıkları, kültürün kuşaktan kuşağa aktarılmasının terbiye aracılığıyla olduğu için, kandaşlıkla hiç bir ilgisi olmadığı, bu yönüyle de, “Kavimci” anlayışın da “Millet” kavramını açıklamada yetersiz kalacağı tespitlerinde bulunan Z.Gökalp’in, “…millet, ne ırkın, ne kavmin, ne coğrafyanın, ne politikanın ne de iradenin belirlediği bir topluluk değildir. Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan, bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan, dini dinime uyan) diyerek tarif eder. Felekten de bir adam, kanca ortak olduğu insanlardan çok dilde ve dinde ortak olduğu insanlarla beraber yaşamak ister. Çünkü, insani karakterimiz bedenimizde değil, ruhumuzdadır.” (4). İfadesi önemlidir.

Mehmet KAPLAN’ın  “Hiçbir kültür yoktur ki, dini esaslara dayanmasın” cümlelerinde, kültürlerin temel membaının, inanç yapıları olduğu tespiti  ışığında bakıldığında; insani karakterimizin ifadesi olan bu ruh, bizi biz yapan, diğer milletlerden ayıran, bu özelliği ile bu necip millete; dün “cihan hakimiyeti mefkuresi”’idealinde “ila-i kelimetullah” idealine yücelten ruh kazandırmıştı.

Bu gün kısmen yitirir gibi olduğumuz, ancak yeniden kazanmamız gereken ve toplumsal dinamikleri harekete geçirecek olan temel değerleri örgün ve yaygın eğitim sürecinde program yapılarımız içinde “duyuşsal kazanımlar” içerisinde yoğun bir şekilde yer verilmeli, değerler eğitim bağlamında yeni neslin inşasında önemsenmelidir.

Çünkü, İslam dini, insanları hor görmeyi, alaya almayı, lakap takmayı, gıybet etmeyi, yalan söylemeyi ve onları küçük düşürücü tüm davranışları yasaklamıştır. Hucurat Sûresi’nin 11. ayeti; “Ey Mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar (alaya alınanlar) kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.”(5)  diye açıklar.

Yüce dinimizin bu emirlerini dinledikten sonra artık insanları beldelerine, bölgelerine, renklerine, kavim ve kabilelerine göre, bir başka ifade ile; kökenlerine göre değerlendirmeye hakkımız yoktur.

Kaldı ki, Cenab-ı Hak, Peygamberimize hitaben: “(Ey Muhammed!) Öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin” (6) buyurmaktadır. Demek ki, herkes kendi hesabını bizzat Allah’a verecektir.

İsra Sûresi’nin 84. ayeti; “Deki: Herkes kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu en iyi bilen Rabbiniz’dir.” (7) uyarısının, bizleri uyardığı yönüyle söyleyeceğimiz söz, yapacağımız her tür davranış öncesinde dikkatlerimize arz etmeyi vazife addederiz.

Metin AKGÜN

Eğitim 2023 Derneği Elazığ İl Temsilcisi

Tem-Sen Malatya İl Temsilcisi

-----------------------

(1) Hucurât, 49/13.

(2) Furkan,25/77.

(3) Müslim, Birr 33.

(4) Gökalp, Z., Türkçülüğün Esasları, Toker Yayınları, 2002

(5) Hucurât,49/11.

[6) Ğaşiye, 88/22.

(7) İsrâ,17/84.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü