Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Denge…

04 Nisan 2013

Allah’u Teâlâ, kâinatta var olan her şeyi; bir düzen, nizam ve intizam içinde yaratmıştır. Bu düzeni kuran ve yöneten mutlak güç olan Allah’u Teâlâ kozmik bilimin, zaman içinde ancak anlayabildiği ilkelerle, yapabildiği açıklamalarla anlaşılabilir kılmaktadır.

Allah (c.c.) Rahman suresinde; “Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (Rahman / 7-8) derken, “…yeryüzündeki ve toplum hayatındaki "hak" kavramı ile evrenin yapısı ve düzeni arasında ilişki kuruluyor. Aynı yaklaşımla hak kavramı ile soyut anlamdaki "gök" arasında da bağ kuruluyor. Çünkü yüce Allah'ın vahyi ve hayat sistemi, soyut anlamı ile gökten iniyor. Bu bağ kurulurken göğün somut anlamı da gözetilmiştir. Çünkü evrenin hayallere sığmaz büyüklüğü ile istikrarı yüce Allah'ın buyruğunu ve gücünün sınırsızlığını simgeler. Böylece göğün bu iki anlamı çarpıcı mesajları ve uyarıcı çağrışımları ile insan idrakinde buluşmuş, çakışmış olur.”, “Uzun sürelerden beri yeryüzünde yaşadığımız için, bu gezegenin şartları ile ve görüntüleri ile içli-dışlı olduğumuz için, kendimiz de bu gezegenin sakinleri arasında bulunduğumuz için, bütün bu sebeplerden ötürü, bu yeryüzünü canlıların "ayakları altına seren" güçlü elin etkisini fark  edemiyoruz. Bu güçlü el yeryüzünde huzur, istikrar ve rahatlık içinde barınmamızı sağlamıştır. Ama biz ne bu konforun, ne keyfini sürdüğümüz istikrarın olağanüstü anlamının ve ne de bu gezegende bize bağışlanan sayısız nimetlerin bilincinde değiliz. Yalnız zaman zaman bazı yanardağlar lav ve kül püskürtüyor, yer yer deprem felaketleri oluyor da ayaklarımız altındaki güvenle basmaya alıştığımız toprak sarsılıyor, dalgalanıyor, altüst oluyor. İşte ancak o zaman şu yeryüzünde yüce Allah'ın bir nimeti olarak keyfini sürdüğümüz istikrarın, dengenin ne demek olduğunu anlıyoruz.” (Fizilali’l-Kur’an).

Mikrokozmozda da, makrokozmozda da dengenin nirengi noktası “cazibedir”. Atomda da, atom altı parçacıklarda da merkezde var olan etrafında var olma mücadelesidir varlığın esrarı…

Yaradılışın temelinde var olan önemli bir gerçeklik de; yaratılan her şeyin zıddı ile yaratıldığıdır. Yaratılan her şey zıddı ile anlam kazanır.
Gündüz gece ile, soğuk sıcakla, varlık yoklukla, canlı cansız ile, erkek dişiyle, güzel çirkin ile, helal haramla, günah sevapla ile, dünya ahiret ile anlam kazanır. Zıddının olmadığı halde, yaratılan anlamını yitirmez mi? Bir anda…

O halde, hoşumuza gitmese de zıddına karşı olmak yerine, nefisimizin sınavında kullanmak, yararlanmak suretiyle iyi ki var deyip hamd etmek gerekmez mi aslında…

Dengeyi bozmak yaradılışın bozulması olur ki, doğada da bireyde de felaket denebilecek sonuçları tetikleyebilir…

İnsan, bulunduğu ortamla sürekli irtibat halindedir. Bu irtibatta insanlar, doğal ortama bir şeyler kazandırdığı gibi, ekini ve nesli yok etmek, suyu ve havayı kirletmek, bilinçsizce ağaç kesmek ve avlanmak suretiyle bulunduğu çevreye zarar da verebilmektedir. Kendi emeği ile oluşturduğu bu sonucun bütün olumsuzluğunu yine insan yaşarken, doğanın tepkisi altında ezilen de kendisi oluyor farkında olmadan…

Küresel ısınmadan, ozon tabaksının delinmesinin doğuracağı tehlikenin her geçen gün büyümesine, genetiği değiştirilmiş organizmaların tüketilmesinin doğurduğu, henüz tam farkında olunmayan hastalıklardaki artışın doğuracağı tehlikelerden, temiz su bulmada yaşanacak daralmadan, nükleer rekabetin insanlığın sonunu getireceği tehlikelere… Başlangıçta temiz niyetlerle de olsa, masum uygulamalar kapsamında kentlerin imarında yapılan küçük hatalar ile dere yatağına verilen imar izinleri karşısında doğanın aldığı intikam sonucunda kaybedilen canlara kadar…

Oysa; Kur’an-ı Kerimde Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır. “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.”(1)

Allah (c.c.) “O Allah ki seni yarattı, seni düzgün ve dengeli kılıp, ölçülü bir biçim verdi.” (İnfitar 82/7.) Derken, insanın doğadaki dengeye duyarlı olması gerektiği ikazları yanı sıra, yaradılışındaki dengeyi de gözetmesi gerektiğine ikazdır aslında…

Bilim insanda dört denge unsurundan bahseder. Bu unsurlar, biyolojik, psikolojik, ruhsal ve zihinsel dengelerdir.

İnsanın; sevinç ve korku, gayret ve hırs, gıpta ile haset, korku ile ümit, öğrenme ve öğrendiklerini hayata geçirme, bilgi–bilinç, duygu duygusallık arasındaki dengeyi yakalaması için(4) gönül dünyasında dengeyi yakalaması gerekmektedir.

Müminûn Suresi 97. Ayet, Hicr Suresi 56. Ayet, Rad Suresi 28. Ayetlerde;  “…her tür kışkırtmalarından Allahá sığınmak gerektiği,  Allah'ın rahmetinden ümit kesilmeyeceğini, kalplerin Allah'ı anmakla huzura kavuşacağı uyarıları noktasından” bakıldığında insanı motive edici, psikolojisini düzenleyici ip uçları olduğu görülür.

Allah’u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de sırat-ı müstakimden, orta yolculuktan bahseder. Tefrit ve ifrat noktasında olmaktan insanların sakınması gerektiğini ikaz eder.

Mümin vakar sahibidir, gururu sahiplenmez. Tevazu sahibidir, zillete düşmez. Mümin hüzünlenir, kasvetlenmez. Nasıl ki çok cesaretli birinin, yoldan hızla geçen arabanın önüne atlaması aptallık sınırında ise, manen de Allah, kitabında her şeye bir ölçü ve sınır koymuştur. Allah aşırıya gidenleri sevmez. İşte kişiye düşen, belirtilen sınırlar dairesinde ve müspet iç itmeleriyle -ki biz buna fıtrat diyoruz- dengeyi kurmasıdır. Kişinin en büyük psikolojik rahatsızlıklarının sebebi, bu dengeli yaratılışla bir dengeyi yakalayamamasıdır. Ve bu da beraberinde psikosomatik dediğimiz, kökeni psikolojik olan birçok fiziksel rahatsızlığı beraberinde getirir. (5)

Peygamber efendimiz “Kötülüklerinizi meşrulaştırmayın” derken, “İşlediği günahları açığa vuranlar dışında ümmetimin tamamı affedilmiştir .” diye kurtuluşa müjdesi veriyor aslında…

Ancak, küresel aktörler, bireyde denge unsuru olan temel dinamikleri sarsma yönünde yaptıkları propaganda ile nefsi zaafları harekete geçirmekte, bireyin gönül dünyasında başlayan dengenin bozulması tetiklenerek, dengesizlik özendirilmekte, birey nefsinin tatminine odaklandırılırken, nefsanî  yaşamanın hak olduğu savunularak meşrulaştırılmakta, bu sayede de bireyde başlayan gönül dünyasındaki dengesizlik topluma da hızla yayılarak her geçen gün büyümektedir.

Bireyin yaşadığı dengesizliğin sonucunda artan psikolojik rahatsızlıklar sonucu; toplumdaki intihar vakalarında artışı, canından olan öz evladına kıyan bir sapığa/caniye dönüşmesinin yaşandığı toplumsal sapkınlıkların hızla artması değil mi?

Bireyin yaşadığı bunalım, içinde yaşadığı toplum sağlığını olumsuz etkilerken, birlik ve beraberlik yerine ayrışmaya, nefsanî yaşarken, sadece hazzının tatminine odaklanan insanlar arasındaki çatışmaların artmasına, bencil ve anlık yaşayan insan sayısındaki artışın karşısında sosyal çözülmenin çığ gibi büyümesinin doğuracağı sonuçlar; birey ve toplum açısından felaketin başlangıç noktasıdır.

Akıl ve izan sahibi olan toplum kanaat önderleri, bu yönde tolumun şekillenmesinde etkili olması beklenen misyon sahibi STK ve diğer siyasi ve temsi teşkilat mensupları daha bir duyarlı olmak zorundadırlar.

Çünkü, bireysel bazda bakılırsa; “Denge” Allah’ın rızası yönünde var olma bilincidir. Şahsiyet kazanma gerçeğidir. Her insanın parmak izi birbirinden farklı ve orijinal olduğu gibi, şahsiyet ve ruhlar da o kadar orijinaldir.

Günümüzde bu orijinalliğin farkına varamayan, yaratılanların en şereflisi olduğunu algılayamayan insanın, bir de “marjinal olma” fikri devreye girince, hem şekil hem de fikriyat anlamında bir sürü garabet ve ayrışma değişkeni ortaya çıkmaktadır.

Bu gün, her günkünden daha hassas günlerden geçmekteyiz. Ağızdan çıkmadan önce hakimi olduğumuz sözün, yarın mahkumu olmamak için; daha dikkatli olmamız gereken bir süreç yaşıyoruz.

Bu açıdan; bu gün, her zamankinden daha çok, toplumun her kesimini kucaklayan kanat önderlerine, bu kanaat önderlerinin birleştirici söylemleri ve icradaki etkili duruşlarıyla topluma güven ve huzur veren kurumların daha etkili icrasıyla kamuya mesaj vermek suretiyle milli birlik ve beraberliğin temin, tesis ve devamının sağlanmasına  katkı verilmesine ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz.

Bu necip millet, dün küçük bir aşiret iken, biri birleriyle çekişmek, vuruşmak yerine, dışarıya yönelen, enerjisini kendi içinde tüketmek yerine doğru istikamete yöneldiği için cihan devleti olduğunu unutmamalı.

Yarın için de küresel güç olmak için; Şeh Edebali’nin Osman Gazi’ye yaptığı nasihatinden ilham almalı…

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlı olduğunu unutmalı, ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmeli, aksi halde sabah rüzgarlarında savrulur gideceğini unutmamalı. Öfke ve nefsinin bir olup aklını mağlup edebileceğini göz önünde bulundurmalı.

Milletin, kendi irfanın (Kültür-Töre) içinde yaşaması gerektiğini, ona sırt çevirmemesi gerektiğini,  Toplumu yönetenin de, diri tutanın da bu irfan (Kültür-Töre) olduğunu, yüksekte yer tutanların, aşağıdakiler kadar emniyette olmayacaklarını, kişinin kıpırdamayınca uyuşacağını, uyuşunca laflamaya başlayacağını, lafın dedikoduya dönüşeceğini, dedikodunun başlayınca da gayri iflah etmeyeceğini, dostun, düşman olacağını, düşmanın, canavar kesileceği unutulmamalı…

Geçmişini bilmeyenin, geleceğini de bilemeyeceğini, geleceğe sağlam basmak için, geçmişini iyi bilmek zorunda olduğunu unutmamalıdır.
Rabbim; binden çok biri olan, aynı kıbleye yönelen, aynı kitaba inanan, bir coğrafyayı birlikte vatan kılan bu necip milletin her bir ferdinin, gönül dünyasındaki dengeyi sağlamasını, toplumsal açıdan da dengeyi bozucu davranışlardan uzak kalmasını, nefsani duruşlarını yenerek, Allah’ın (c.c.) Müminûn Suresi 97. Ayet, Hicr Suresi 56. Ayet, Rad Suresi 28. Ayetlerinde bildirdiği uyarılar doğrultusunda; dün olduğu gibi, Çanakkale’de, Allahuekber dağlarında, Sakarya’da bir ve beraber oldukları şuurunu yeniden kazanmalarını nasip etsin.

----------
(1) Rum, 30/41
(2) Fasıldan Fasıla 1, s:119
(3) İnfitar 82/7.)
(4) http://www.feyzdergisi.com/yazi_ayrinti.php?yazi_no=1803
(5) http://www.feyzdergisi.com/yazi_ayrinti.php?yazi_no=1803

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü