Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Muhabbet…

19 Ağustos 2013

Büyüklerin sürekli söylediği, bizlerinde dilimize pelesenk ettiğimiz bir söz var ya; “Gönül ne çay ister, ne çayhane, gönül muhabbet ister, çay bahane” bu sözün anlam derinliğini yitirdiğimizden midir bu gün yaşadıklarımız… Toplumda kaybolan sevgi, birbirimizi çıkarsız ve sevgiyle kabul etmemiz, menfaate dayanmadan yapılan gönül sohbetleri…

Oysa kâinatın yaradılış sebebi merkezindedir “Muhabbet”, birliğin, beraberliğin, rahatın ve huzurun gerçek kaynağıdır! Bu gün salt dünyevi zevklerimiz, menfaatlerimiz yönünde yaşar olduğumuz ve her geçen gün kaybetmekte olduğumuz  “Muhabbet.”

Her geçen gün medeniyet seviyemiz ilkelleşiyor mu?

Hani medeniyet tarihinde vurgulanır ya! Avcılıkla başlayan insanlık medeniyeti, zaman içinde toplayıcılık evresine geçerken, üreticilik evresinin kazandırdığı güzelliklerle büyük atılım yapmış, toplu yaşamanın, iş bölümünün getirdiği kolaylıklarla kaliteli yaşam standardına ulaşmanın kapıları açılmıştı insanlık için…

Günümüz yaşantısına bakıldığında, ilkel medeniyet düzeyi doğrultusunda bir gerileme mi yaşıyoruz sorusunun, sorulması gereken soru olduğunu düşünüyoruz.

Çünkü insanlar hatta toplumlar arası ilişkilerde avcılık dönemi geri geliyor gibi… İnsanlar artık biri biri ile olan münasebetini, gelecekte ne fayda edinirim kaygısı içinde, menfaat ağına dayalı, çıkar endeksli ilişki kurmaya başladı.

Selamlaşmalar bile artık muhabbete dayanmadan, bana ne kazandırır sorusu cevabına dayalı kurulur oldu. Birkaç gün öncesinde çok sıkı muhabbet içinde olanlar dahi, menfaatin azaldığının düşünüldüğü anlarda bir anda bitmekte… Dünyevi menfaatler için yeni dostluklar oluşturulmakta… Selamlar bile avcılık amaçlı verilir olmakta… Daha önce hiç tanımadıklarımız, bir anda kırk yıllık dost kabul edilmekte, hatta akrabalıklardan da öte yakınlıklar oluşmakta… Öte yanda menfaate dokunulduğu, ya da dünyevi menfaatin bittiği, çıkar ihtimalinin azaldığı, ya da kendi menfaati açısından rakip olacağı hissedildiği bir anda kadim dostluklar bir anda bitirilmekte, uzun yılların getirdiği ortak değerler merkezinde yaşanan paylaşımlar, dostluklar unutulmakta, hatta rakip saflar kurulmakta...

İnsanlar gibi toplumlar da dünyevi çıkarlar yönünde, egemen güçlerin sağlayabileceği faydalara dayalı salt kendi menfaatleri yönünde çıkarlarını maksimize etmek için ilişkiler oluşturdukları bir süreci yaşar olduk.

Gerek ülkemiz içinde yaşananları, gerekse Ortadoğu’da, İslam aleminin bütününü kasıp kavuran kaos irdelediğimizde temelde bu değerin kaybolması olduğunu düşünüyoruz. Oysa da dün denebilecek kadar yakın zamanda yaşadığımız Kurtuluş Savaşında ortak değerlerimizin kardeşliğimizin doğurduğu muhabbet ortamında, nefsine değil, nesline bir yarın bırakmak için ölüme gülümseyerek giden bir toplum, daha yakında da Kıbrıs Barış harekâtında  Askerlik şubeleri önünde askere gitmek için kuyruk olan, sıra bekleyen insanlarımızın bugün geldikleri kutuplaşmanın, ayrışmanın başka bir izahı var mı?

Devletler arası ilişkide de mazlum milletlere sahip çıkan, Osmanlının kuruluş sürecinde dahi mazlumların yanında yer alan, onları savunan, onlarla ortak bir yarın oluşturma yönünde gayret eden bir ceddin torunlarının, Ortadoğu’da, İslam coğrafyasında yaşanan kaosun ve bu kaos rüzgarının bize doğru esme ihtimalinin güçlü olduğu bir süreçte; çıkarı varsa hiç düşünmeden safını belirleyen, açık çıkar görmediğinde de zumla uğradığını görse de mazlumların, hakkın yanında yer almak için kırk defa düşünen birey/toplum yapısına dönüşmenin izahı çok zor yapılır…

İslam’ın getirdiği kardeşliğin, muhabbetin unutulduğu bir süreçte, yaşananların, zulmün karşısında en azından (Hz. İbrahim ateşe atıldığında; ağzında su taşıyan karınca misali gibi) saf seçiminin yapılması gerekirken, zalimlerin politikasına destek olmanın ya da bu süreçte ortada kalmanın, bize getirisi ne olur hesapları güden anlayışla sürece bakan zihniyetin sorgulanması gerektiğini düşünüyoruz.

Çünkü şahıs bazında da toplumsal bazda da bugün yaşadıklarımızın hesabını vereceğimizi, rüzgâr ekenin fırtına biçeceğinin hesabını yapmamız gerektiğini hatırdan çıkarmamamızı gerektiğini düşünüyoruz.

Bu hale neden düştük diye düşünürken, yaşadığımız eğitim sürecinin, bu süreçte etkin olan eğitimci profilinin masaya yatırılması, iyileştirilmeye açık alanların bilimsel temelde doğru tespit edilmesi, verilerden hareketle sürecin yeniden kurgulanması, değerlerimiz doğrultusunda yeniden ama doğru bir başlangıç yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

Dünya ve ahiret hayatımızda kurtuluşumuzun reçetesini veren Allah (c.c.) Kur’an da; “(İbrahim onlara) dedi ki: Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yardımcınız da yoktur.” (Ankebut / 25.), derken,

Al-i İmran suresi 14. ayetinde de “Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.” Diye uyarır,

Yusuf suresi 8-9. ayetlerinde de; “(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf’la kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki biz kalabalık bir cemaatiz. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanlışlık içindedir. (Aralarında dediler ki:) Yusuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!diyerek ikaz ederken,

Taha suresi 39. ayetinde deMusa'yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil'e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.” Diyerek gerçek muhabbetin kaynağına dikkatimizi çeker.

* Ebu Hüreyre (radıyallahu anh): Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Allah bir kulu sevdi mi, Cebrâil (aleyhisselam)'e şöyle seslenir: "Ben falanca kişiyi seviyorum, sen de sev!" Bunun üzerine semâda aynı şekilde nida edilir. Sonra, arz ehli arasına onun sevgisi indirilir. Bunu şu ayet ifade etmektedir: "İnanıp hayırlı iş işleyenleri Rahmân sevgili kılacaktır" (Meryem 96). "Allah bir kula buğzettimi, Cibril (aleyhisselam)'e seslenir: Ben falancaya buğz ediyorum. Bu şekilde semâda nida edilir. Sonra, yeryüzüne onun hakkında buğz indirilir." Diye anlatıyor.

* Sa'd İbnu Ebî Vakkas da (radıyallahu anh): "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ben yanında otururken, bir grub insana ihsanda bulundu. Ancak onlardan benim daha çok hoşlandığım birine hiçbir şey vermedi. Ben: "Falanca ile aranızda ne var (ona niye vermedin)? Allah'a kasem olsun, ben onu mü'min görüyorum!" dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Müslüman (görüyorum de!)" buyurdu. Sa'd (dayanamayıp) bu kanaatini üç kere söyledi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) da her seferinde aynı şekilde karşılıkta bulundu. Sonuncu sefer şunu ekledi: "Ben, nazarımda daha sevgili olana hiçbir şey vermezken, yüzü üstü ateşe düşeceğinden korktuğum insanı kurtarmak için ona ihsanda bulunurum (ihsanda bulunmam sevgime ölçü değildir)" diyerek nakleder.

* Hz. Ömer (radıyallâhu anh) ise: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:    "Size emîrlerinizin en hayırlıları kimlerdir, en şerirleri kimlerdir haber vereyim mi? Onların en hayırlıları sizlerin sevgisine mazhar olanlar, sizleri sevenlerdir; lehlerinde hayırla dua edersiniz, onlar da size hayır dua ederler. Ümerânızın şerirleri de sizin buğzettiklerinizdir, onlar da size buğzederler, siz onlara lânet edersiniz, onlar da size lânet ederler" diye naklederken, “sevginin, muhabbetin” bir başka yönüne dikkat çeker.

* Ebü'd-Derdâ (radıyallâhu anh) da; "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hz. Dâvud (aleyhisselâm)'un duaları arasında şu da vardır: "Allahım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli taleb ediyorum. Allah'ım! Senin sevgini nefsimden, âilemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl." Nakliyle muhabbetin asli kaynağını, olması gereken temel ölçütü hatırlatır bizlere…

* Yine İbnu Ömer radıyallahu anhüma: "Ömer radıyallahu anh, Üsame İbnu Zeyd'e (fey'den) üçbinbeşyüz (dirhemlik) pay ayırmıştı. Bana ise üçbin (dirhemlik) pay verdi.     "Niye Üsâme'yi benden üstün tuttun? Vallehi hiçbir savaşta benden ileri geçmiş değil (yani ben de onun katıldığı her savaşa katıldım) dedim. Bana şu cevabı verdi:     "Ey oğulcuğum! Zeyd radıyallahu anh, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm nezdinde babandan daha sevgili idi. Üsame radıyallahu anh da Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a senden daha sevgilidir. Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın sevgisini kendi sevgime tercih ettim." Bizlerin yaşadığı temel hatalara da çok net bir şekilde işaret eder…

Çünkü Allah (cc.c) Kur’an-ı Kerim Bakara Suresi 165. ayetinde; “İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.” Derken, bizleri yarın hüsrana uğramamamız için uyarmaktadır.

Allah'ın birliği ve kudreti bu kadar fiilî ve sözlü ayetleriyle açık ve parlakken buna karşı:  insanlardan bazıları vardır ki, Allah'a karşı denkler, benzerler tutarlar ki onları, Allah'ı sever gibi severler. Onların emirlerine, yasaklarına, arzularına itaat ederler de Allah'a isyan içinde bulunurlar.

Şüphe yok ki böyle yapmak, gerek Allah'ı inkâr ederek olsun ve gerekse olmasın, ilâhlık mânâsında onları Allah'a ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, mabud adını vermekten çekinmezler. Onlara "Rabbimiz, tanrımız" derler. Hatta ilâhlarının doğması ve doğurması görüşünü benimseyerek onlara aynı cinsten, mabut derecesinde oğullar, kızlar tasavvur edip yakıştırırlar. Diğer bir kısmı da açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah'ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin başı kabul ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar. Allah'a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.

Bu âyet bize gösteriyor ki, ilâhlık mânasında son derece sevgi, bir esastır. Ve mabud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne olursa olsun, mabud edinilmiş olur. Sevginin hükmü ise itaattır. Bunun için mabuda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı onun mabududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle mabud mertebesi verilerek Allah'a denk tutulan şeyler o kadar çeşitlidir ki, bir taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber: "onları severler" ifadesindeki akıl sahiplerine ait olan "onlar" zamiri bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça ifade etmektedir.

Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar gibi insanları, Allah gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder.

Yunan, Roma, Avrupa medeniyet ve edebiyatında böyle muhabbet mabudlarının haddi ve hesabı yoktur. Bu duygu, zamanına göre türlü türlü şekillerde ortaya çıkar. Hıristiyanlık da bu ruhla doludur. Hele Avrupa ruhunda, Avrupa edebiyatında bu tür şirk,  o kadar ileri gitmiştir ki her eline bir kalem alan ve her hangi bir şiir söylemek isteyen kimse sevgilisine ilâh mertebesi vermeyi, en ufacık bir işi övmek için hemen yaratma kudretini yakıştırmayı bir hüner, bir şeref sayar.

Yeryüzündeki insanlık kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan mabudların mücadelesi yüzündendir. Bu anlaşmazlık ve ihtilaflar, her birinin arasındaki binlerce dalkavuk tarafından körüklenir ve insanlık günden güne ahlâkî düşüklüğe sürüklenir. İlimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi, buna çare bulamaz. Bilakis hepsi, bu şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin yerine kullanır.

Bunlar, gerçekte ne Allah tanır, ne peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahluk yer tutmuştur. Onları Allah gibi severler, onlara mabud muamelesi yaparlar. Onlara itaat etmek için Allah'a isyan ederler.  "Onları, Allah'ı sever gibi severler."  ifadesi, bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri mabud derecesine çıkaranlar da dahildir.

Bunun için Allah'ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah'ı sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah'ı sevenler, Allah'ın yolunda giden sevgili kullarını da severler. Fakat Allah'ı sever gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. "Ey Muhammed! de ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin."  (Âl-i İmrân, 3/31).

Buna göre Allah'ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur.

Müminler, tek Allah'a inandıkları için bütün sevgileri, bizzat Allah'da toplanır. Allah'ın yaratıklarına olan sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah için, Allah rızası için severler.

Bunun için mümin bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar ne kadar mutludurlar! Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkiyle tek Allah'a inanan bir mümin olmaya, her şeyden, hatta kendinden önce Allah'ı sevip, Allah'ın kullarına da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar.

Seyyid Şerif-i Cürcanî "Şerh-ül Mevakıf"ta; "Sebeb-i muhabbet ya lezzet veya menfaat, ya müşakelet (yâni meyl-i cinsiyet), ya Kemâldir. Çünki Kemâl, mahbub-u lizâtihîdir." Yâni, ne şeyi seversen ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşakele-i cinsiye için, ya Kemâl olduğu için seversin. Eğer Kemâl ise, başka bir sebeb, bir garaz lâzım değil. O bizzât sevilir. Diyor. (2)

Aziz gönül dostları yazımızı, Allah (c.c) dostlarının duasında merkez olan ifadeyle sonlandırırsak; “Allah'ım!... Kendini bize sevdir. Sevdiklerini bize sevdir. Bize Kemâli, bize bizi sevdir!” diyoruz

Hak Dini Kur’an Dili

2 32. Söz 3. Maksat 5. İşaret 2. Remiz
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü