Türk Dünyası Yardım Kampanyası

UFUK ÇİZGİSİ NETLEŞİRKEN

07 Kasım 2007
Dr. Milay KÖKTÜRK

Olup bitenler konusunda söylenmedik söz kalmadı. Biz de buna katkıda bulunalım ve şu soruların cevabını arayalım

1.Devleti yönetenlerin ABD’ye rest çekmelerinin anlamı ne?

2.Terörü lanetleme mitinglerini nasıl algılayalım?

3.Fırtınalar koparken, paranın en çok korktuğu şey, yani savaş kapıdayken, para piyasalarında niye yaprak kımıldamıyor?

4.Terörün sorumlusu olarak hep ABD gösteriliyor da, İngilizler nerede?

5.DTP nereye koşuyor?

6. Özellikle Barzani’yi hedef tahtasına oturtan basın, Barzani-Talabani ikilisi konusunda niye ağız değiştirmeye başladı? Kürt Devleti kurulacak mı?

Artık ufuk çizgisinin netleşmesine az kaldı… Ortadoğu coğrafyasındaki sınırları değiştirme süreci işliyor. Bu sınır değiştirme işleminde ilk halka olarak Türkiye düşünülmüş! Böyle bir ihtimal daha yeni fark edilmiş gibi görünüyor. Afganistan ve Irak işgaliyle sıcak savaşa dönüşen olaylar zincirinin ilk başlarında Türkiye kendini “güvenli ada” olarak algılamaktaydı. “Türkiye’yi yönetenler” de böyle algılıyormuş. Bunu, bir gazetecinin birkaç gündür emekli komutanlarla yaptığı söyleşiden çıkarıyoruz. Onlar görev başındayken, Türkiye’nin topun ağzında olabileceğini zayıf bir ihtimal olarak görmüşler; şimdi ise “büyük tehlike” olarak değerlendiriyorlar. Halbuki işgalciler bu niyetlerini çeşitli zamanlarda ifade etmişlerdi. Elbette Türkiye’ye parmağını sallayıp “sizi böleceğiz” diyecek değillerdi. Neredeyse bir kuşağın yetiştiği süre zarfında olaylar dizisi sürüp geldi, tehdit Türkiye’nin kapısına dayandı. Peki ülkeyi yönetenler ne yaptı?

Ülkeyi yönetenler iç kavgalarla zaman harcadı. 1997’de açığa çıkan bu çatışma ülkenin tam on yılını aldı. Toplum hayatında çok kısa bir zaman dilimi olan on yıl, tarih hızlandığında çok uzundur. Geçtiğimiz on yıl boyunca irtica ile yatıp kalktık. Daha geçen ay Malezyalaşma diye gündeme taşınan saçma bir tartışmayla uğraşmaktaydık. Şimdi irticadan bahseden bile yok. Çünkü küreselci kapitalizmin gözünü Anadolu coğrafyasına diktiğini herkes yeni kabullendi. Çünkü söz konusu olan şeyin “vatan” olduğu yeni anlaşıldı. 28 şubatla başlayan 2001 kriziyle ivmelenen iç ve dış borç artışının ülkeye diz çöktürme anlamına geldiğini, ekonominin bir güvenlik sorunu haline geleceğini karınca kararınca ifade ettik. “Korkmayın bölünmeyiz; bunlar paranoya…” diye ahkam kesenlerin, “bir şey olmaz” diye şişinenlerin kulakları çınlasın. Oysa bu tehdit önceden algılanmalı, her türlü kavga bırakılmalı, her türden politik hesap terk edilip rafa kaldırılmalıydı. Olmadı… Bu kavganın halen devam ettiğini söylemek yanlış olmayacak.

Belki de tüm şüphelerimiz yanlıştır; belki de küresel işgalciler Türkiye’yi bölmek istemiyor… Ama tehlike bu kadar açık biçimde karşımızda dururken, riski hesaba katmamak olmaz. Yanılmış olsak da, işgalcilerin gerçek niyetlerini okuyamasak da, bu tehlike görmezden gelinemez. Aslında geçmiş yıllardaki algılama, Türkiye’nin içten veya terör örgütü marifetiyle bölünemeyeceği noktasında yoğunlaştı. Halbuki şimdi bölme işini işgalciler üstlendi. Ortalıkta gizlice yaptırıldığı söylenen bir anket dolaşıyor. Türkiye’deki Kürtlerin % 70’i bölünme taraftarı değilmiş… Doğrudur; hatta bölücü niyet sahibi kişiler % 30’dan bile azdır. Nitekim “Türkiye içerden bölünemez” algılaması hiç de yanlış değil gibi görünüyor. Acaba gerçekten hep böyle mi kalacak?

***

Son birkaç haftayı şöyle bir düşünelim: Hepimizi kahreden son asker kayıpları olmadan önce, bazı emekliler toplumu teröre tepki göstermemekle suçlamıştı. Hiç kimse kalkıp da “bu ülke insanı ciğerparesini bile feda ediyor, daha ne yapsın; tepki terörü bitirecek mi?” diye sormadı. Boy boy şehit cenazeleri sıralanmaya başladıktan sonra, özellikle üzerinde çok konuşulan, gerçekten büyük soru işaretleri taşıyan, soruşturması da sürmekte olan Dağlıca baskını sonrası, tüm Türkiye’yi terörü lanetleme mitingleri sardı. Her yerden “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları yankılanıyor. (Ülkücüler bu sloganı yıllarca meydanlarda vatan sevgisinin ifadesi olarak haykırdılar. O şimdi tüm toplumca benimsendi. Bir dalga oluşturulması gerekiyordu; bu dalgayı oluşturanlar ülkücülerin ortaya attığı bu sloganı bu dalganın ritüeli yaptılar.)

Hürriyet Gazetesi savaş çığlıkları atarak süreci tetikledi. Tek hedef olarak Barzani’yi gösterdi. Rivayete göre devletin tepesindekilerden biri de “evet teşhis budur” demiş. Özkök’ün tek ihtiyacı var: Bir tank ve bir tüfek… Sanırsınız cepheye koşacak! Bu ilginçtir. Zaten bizi de olup bitene bir de şüphe gözlüğüyle bakmaya sevk eden de budur. Yayın hayatının hiçbir döneminde “millî” bir çizgi izlememiş olan bu gazete, niçin birden bire akıncılığa soyundu? Hele Barzani ve Talabani ile ilgili olarak, kasten yanlış haber verildiğinin anlaşılması şüpheleri körüklüyor. Daha ilginç olan ve üzerinde düşünülmesi gereken ise, geçen hafta elbirliğiyle “Irak’a…” temposu tutanların, 5 Kasımdan itibaren ağız değiştirmeleri. Önceleri hedefteki adam olan Barzani’nin birkaç günden beri “muhatap alınması gereken lider” olarak sunulmaya başlanması!

Niye böyle oldu? Halk zaten teröre on yıllardan beri lanet okuyor. Niye geçmişte bu kadar yaygın gösteri olmadı da şimdi oluyor? Halkı duyarlı hale getirmeye ne hacet; herkes zaten duyarlıydı. Üstelik terörü gösteriler değil, uygun önlemler bitirebileceğine göre, niye herkes sokaklara döküldü? Basın niye tetikçilik yaptı; şimdi ağız değiştirmeye başladı? İçerde ve dışarıda neler oluyor?

***

Türkiye’deki televizyonları seyreden bir yabancı, tanık olduğu görüntüler karşısında Türkiye’nin topyekün ve bilfiil savaşa girdiğini zanneder. Her kareden askeri araç, tank, top-tüfek ve askeri birliklerin harekat görüntüleri fışkırıyor. Biz bile Güneydoğu’nun topyekün kaynadığını zannediyoruz. Oysa aldığımız özel haberlerden, hareketliliğin sadece kırsal kesimde olduğunu öğreniyoruz.

Neler olduğu konusunda herkesin kafası karışık. Senaryolar havada uçuşuyor. Irak sınırında ikiyüz bin asker ve ağır silahlar hazır bekliyor. Bütün bunlar, planlanan hareketin sırf terör örgütüne karşı olmadığını anlatmaya yeter de artar bile!

Dağlıca baskınından sonra, devletin gerçekten çalışmaya başladığını gözlemledik. (Artık her önüne gelen aklına esen beyanatı vermiyor. Başbakan, üst düzey yöneticiler ve ilgili bakan, Bush görüşmesi öncesi Amerika’ya neredeyse rest çektiler. Keşke Başbakan daha az konuşsa; Dışişleri Bakanı da koltuğunu doldurabilse…) Son baskından sonra, tezkere çıkınca paldır küldür Irak’a girilmemesi, Başbakan’ın önce Londra’ya sonra da ABD’ye gitmesi, tüm yetkililerden aynı sesin çıkması devletin hakikaten çalışmaya başladığının çok açık kanıtını teşkil etmektedir. Türkiye’yi yönetenler nihayet tabloyu doğru okudular.

Olay basitçe terör sorunu değil, bölgenin yeniden dizaynı sorunudur. Dünya yeniden düzenlenecek, bu sayede sömürü düzeni ömrüne ömür ekleyecektir. Türkiye ise sömürülecek bir konumda değildir. Ama bu sömürü düzeninin kurulmasında ya emir eri olacak yada savaşın içine çekilecek ve parçalanacaktır. Türkiye’nin önüne konan ikilem galiba bu! Yani olup bitenler PKK ile mücadele değil, yeni bir kurtuluş ve bağımsızlık savaşıdır. Geçmişte Kurtuluş Savaşı’nı, görünüşte Yunanlılarla yaptık. Ama tüm Batı dünyası onun arkasındaydı. Şimdi de ortada dolaşan PKK’nın arkasında herkes var. Büyük resim bu olduğuna göre, ülkeyi yönetenler yapılması gerekeni kılı kırk yararak düşünmek zorunda. Gelişmeler karşısında, bunu düşündüklerini var sayıyoruz.

***

Bu kısa özetten sonra şu soruların cevabını arayalım:

1.Devleti yönetenlerin ABD’ye rest çekmelerinin anlamı ne?

Bütün bunlar galiba diplomatik atak… Fakat kaçırılan 8 askerin ABD ziyareti esnasında serbest bırakılması, Amerika’nın daha büyük bir diplomatik atağı; karşı atak! Artık bu PKK denilen terör örgütünün de suyu çıktı. Kuzey Iraktaki herkes PKK’nın ortalıkta olmadığını söylüyor; ama birtakım kanallarla askerler geri alınıyor, hem de zabıt filan tutuluyor.

Bu atak sonuç verdi mi, verecek mi, yaşayıp göreceğiz.

2.Terörü lanetleme mitinglerini nasıl algılayalım?

Birileri içte düğmeye bastı; toplumu psikolojik olarak savaşa hazırladı. Aynı zamanda bu proje “toplumun gazını alma”ya da yaradı ve yarayacak..

Halkı psikolojik olarak savaşa hazırlama, eğer gerçekten savaşa girilecekse, atılması gereken bir adımdır. Ancak oluşturulan bu yüksek milli bilinç ve duyarlılık, içteki bu süreç, Türkiye’yi karıştırıp bölmek için ellerini uzatanlara bir provakasyon ortamı da sunmaktadır. Türkiye gerçekten gergindir. Küresel işgalciler taleplerini kabul ettirmek için bunu neden baskı vasıtası olarak kullanmasınlar? Bir de tabii İran’a yapılacak saldırıya karşı çıkmaması için…

Büyük provakasyona hazır olalım… Bu provakasyon, Türkiye’nin blok değiştirme ihtimali durumunda da sahneye konulabilir. Tepede asılı kılıç gibi orada bir yerde durmaktadır. Ayrıca Türkiye yeni sömürü düzeninin emir eri olmayı kabullenmezse, küresel güçler bu provakasyonla ülkeyi kan gölüne çevirebilirler. Şayet bazı mahfillerde konuşulduğu gibi, ABD’nin B planı ülkede bir darbe olmasıysa, orduyu buna mecbur etmenin yolu da yine Türk-Kürt çatışmasıdır. Çatışma her yere yayılırsa, ülkeyi yönetenlerin önünde darbeden başka hangi seçenek kalır? Yani oyunun büyük hamleler aşaması gelip çatmıştır. Neler olacağını yaşayarak göreceğiz…

Diğer taraftan bu gösteriler derin devletle derin milletin buluşmasıdır da! Araya laiklik vurgusunun sokuşturulması ise, bu projeyi yürürlüğe koyanların bir taşla birkaç kuş birden vurmayı hesapladıklarını; fırsat eldeyken ve tüm millet en içten duygularla sokaklara dökülmüşken işi iktidar aleyhine protestoya çevirmeyi de amaçladıklarını düşündürmektedir.

İnsanlar Cumhuriyeti korumak için sokağa dökülmedi. Çünkü Cumhuriyet tehlikede değil; birileri öyle söylese de, kimse buna inanmıyor. İnsanlar vatan için sokağa dökülmüş durumda! Çünkü üzerinde laik bir Cumhuriyet kurulabilecek vatan olmadıktan, bu vatan elden kayıp gittikten sonra, Cumhuriyet de var olamayacaktır. Yani “kalkın ey ehl-i vatan” dendi; millet kalktı. Ama birileri onların yerine oturursa, “kalkın ey ehl-i vatan dediler, kalktık; yerimize oturdular” diyen şair haklı çıkar. İşte o zaman kaybederiz. Yüksek duygularla oyun olmaz. Vatan duygusu sömürü konusu yapılmaz. Çünkü bu duygunun sömürü konusu yapıldığı kanaati yaygınlaşırsa, vatan kavramı, tüm derinliğine ve ulviyetine rağmen anlamını kaybeder ve içi boşalır. Gün gelir kimse kılını bile kıpırdatmamaya başlar.

3.Fırtınalar koparken, paranın en çok korktuğu şey, yani savaş kapıdayken, para piyasalarında niye yaprak kımıldamıyor?

Türkiye’yi kendi cephesine çekmek isteyenler finanse etmeye devam ediyor. Şayet bu mahfillerin aksine bir karar alınırsa, ekonomiyi cehenneme çevirmek için hazır bekliyorlar. Bu yüzden, savaşa rağmen ülkeye para giriyor. Ekonominin güvenlik sorunu haline gelişinin algılanamayışı bizi bu noktaya taşıdı.

4.Terörün sorumlusu olarak hep ABD gösteriliyor da, İngilizler nerede?

Özellikle Dağlıca olayı herkeste soru işareti uyandırmıştı. Yapılan yorumlar, bunun uluslar arası bir güç destekli PKK saldırısı olduğu yönündeydi. Galiba buna inanmak gerekiyor. Dağlıca baskınında tüm haberleşme vasıtalarının karartıldığı iddiası, olayda uluslar arası bir destek olduğunu anlatmaktadır. Şimdi herkes PKK’nın arkasında kimin olduğunu daha ısrarlı biçimde soruyor. İsrail de söz konusu edildi ama, ihale Amerikalılara kalmış gibi görünüyor. Hiç kimsenin aklına gelmeyen, hiç telaffuz edilmeyen en tehlikeli emperyal ülke İngiltere ortalıkta yok. Acaba İngilizler bu işlerden elini-eteğini çekti mi?

Amerika’nın PKK’yı desteklediği iddiaları ayyuka çıkmışken, bir de terör destekçisi olarak tanınmak Amerikalıların işine yaramaz… İşgalci güç olarak sahnede sadece Amerika var. Kötü adam ABD’dir. İsrail ise uyguladığı soykırım ile, Hitler soykırımından sonra insanlık vicdanında kendilerine açılan krediyi tüketmiştir. Elbette bir gün oradaki yapılanma ABD’nin aleyhine dönecek, oluşacak yeni kutuplaşma ile etkinliği bitecektir. Geriye kala kala İngilizler kalacaktır.

Onlar şimdi hem halen işgal kuvvetleri arasındadır, ama İngilizlerle ilgili hiçbir kötü haber ve eylem ortaya çıkmamaktadır. İngiltere başbakan Blair’i “harcayarak” suçluyu cezalandırmış ve güya yeni bir sayfa açmıştır. Artık İngilizler kendini “masum” ilan etmişler ve şaşırtıcı şekilde gündemden düşmüşlerdir. Ama onların ellerini çektiklerini düşünmek safdilliktir. Gerçekte sinsi İngiliz aklı Ortadoğu’da Amerika sonrası döneme ilişkin hazırlıklarını tamamlamıştır. Kimin aleyhine olursa olsun, kim mağdur olursa olsun, “kötü adam” bellidir: ABD.. Eğer Türkiye Kuzey Irak’a girip büyük çatışmalar meydana gelirse, ABD yanında Türkiye suçlanacaktır. İran’a saldırı olması durumunda da tablo aynı olacaktır. Yani tüm çatışmalar İngilizlerin lehinedir. Bu yüzden, son olayların arkasında muhtemelen onlar var olmalıdır.

5.DTP nereye koşuyor?

Kendilerini Kürt sorununun çözümü için bir şans olarak niteleyenler, bu ülkede yaşıyor olmanın, bu ülke yasalarına göre seçilmenin anlamını unuttular ve sanki yasadışı toplantılarda konuşuyormuş gibi kin-nefret kusan çıkışlar yaptılar ve kendilerini izole ettiler. Artık hiç kimse, onların bu sorunun çözümünde önemli bir rol oynayacağına inanmıyor. DTP çaresizlikten kıvranmaktadır. Çünkü terör örgütüyle bağlantısını kesmek bir yana, gizlemeyi bile başaramamıştır. Eğer DTP açıkça PKK bağlantısına oynuyorsa, buradan çıkan sonuçlardan biri, bu partinin gelişmeleri yanlış okuduğudur. Diğer ise, herhangi bir çözüm üretecek misyona ve birikime sahip olmadığı için, kendini kapattırarak siyasal alanda var olmayı seçmesidir. Zaten büyük bir oy kaybı olduğu konuşulmaktadır. DTP kapatılırsa, bu parti kadroları “Kürt oldukları için siyasetten uzaklaştırıldıkları”nı iddia edeceklerdir. Bu yüzden bu parti, kapatılmak için her şeyi yapmaktadır. DTP’yi kapatmak ona yapılacak en büyük iyilik olacak gibi görünmektedir.

6. Kürt Devleti kurulacak mı? Tezkere kullanılacak mı? Basın Barzani-Talabani konusunda niye ağız değiştirmeye başladı?

Tezkere çıkmışken, olaylar zirveye tırmanmışken, Kuzey Irak’a girmemek olmaz… Bunun kapsamı ise sınırlı tutulur. Böylece hem Türkiye prestijini muhafaza eder, hem toplum tatmin olur. Bu, işgalcileri hiç de rahatsız etmez. Hem PKK da tasfiye sürecine sokulmuşken! Bir de Kuzey Irak sınırı düzeltilirse, Türkiye’nin itiraz gerekçeleri ortadan kalkar. Tanklar galiba hem bunun, hem de İran harekatı için!

Ya Kürt devleti… Öncelikle kanaatimizi belirtelim: Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulacak… İngiltere ve Amerika dışişleri bakanlarının ağzından çıkan “Kürdistan” kelimesi tesadüfen sarf edilmiş değildir. Ama Barzani önderliğinde mi kurulacak, yoksa yeni bir lider mi çıkarılacak, bunu zaman gösterecek. Görünen o ki, emperyalistler buna çoktan karar vermiş. Muhtemeldir ki Türkiye kesin şekilde karşı çıkarsa, onu, ekonomik kriz veya iç çatışma sopasıyla yola getirmeyi tasarlamış olmalılar. Razı olmayan bir Türkiye, topraklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya. Gerçi Türkiye Kürt devletine taraf olmadığını söylese de, on yıldan beri Kuzey Irak’taki altyapıyı kendisi inşa etti/ettirdi. Bu nasıl karşıtlık, pek de anlaşılabilir değil. Sanılanın aksine, çekim merkezi Kuzey Irak değil, Türkiye olacak. Türkiye’deki ortamı teneffüs etmiş aklı başında hiçbir Kürt bu yeni devlette yaşamak istemez.

Hal böyle olunca, konuşulan senaryolardan “Türkiye’yi Kürt devletinin hamisi yapma” seçeneği ağır basıyor. Önce gerilime çanak tutan ve bir iç çatışma riskinin oluşmasına zemin hazırlayan basın, hele ABD’nin sesi olan gazeteciler “Türkiye muhatap almıyor ama, Barzani’yi tüm dünya lider olarak tanıyor. Biz de muhatap almalıyız” gibisinden laflar etmeye başladı. Bu da basının Kuzey Irak’taki devlete toplumu hazırlama harekatı… Aslında Türkiye de bu konudaki tavrını net biçimde ortaya koymalıdır. Eğer Kuzey Irak’ta Kürt devleti kabul edilemez bulunuyorsa, o zaman oradaki Kürtler’in nasıl bir yönetim altında yaşaması öngörülmektedir?

Bu süreçte vatanseverliğin gerektirdiği en isabetli davranış, duygusal tepkilerle sokağa fırlamak değil, sakince beklemek; bu çerçevede çizilen politikalara destek olmaktır. Dileğimiz, bu badireden kazasız-belasız çıkılmasıdır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü