Türk Dünyası Yardım Kampanyası

ÜLKEYE SAHİP ÇIKMAK NEDİR?

24 Eylül 2007
Milay KÖKTÜRK

Türk Yurdu Dergisi Eylül 2007, Sayı : 241

Ülkemizin geleceği, dirlik ve düzeni üzerine adeta titriyoruz. Ülke sorunları konusunda üst düzey bir duyarlılık taşıyoruz. Dilek ve temennilerimiz, ideallerimiz hep ülkenin geleceğini aydınlık görmek için! Gündemimizi ise ağırlıklı olarak siyasal ve sosyal olaylar işgal ediyor. Ülke siyasetinde bir problem varsa, sosyal alanda bir tehlike veya bunalım baş göstermişse, dünyada ve yakın çevremizde olup bitenler devlet varlığımızı tehdit eder hale gelmişse, bu problemlere yoğunlaşmaktan doğal ne olabilir? İlk başta böyle düşünmekle beraber, yoğunlaştığımız problemlere ülkeyi geleceğe taşıyacak çözümler üretemediğimiz gerçeğini göz önüne alınca “Acaba bir yerlerde yanlışlık mı yapmaktayız?” sorusunu sormadan geçemeyiz. Sözgelimi, bu çerçevedeki tüm problemleri çözsek bile, duyarlılığımızın gereği yerine gelmiş, ülkenin gelecek ufuklarında aydınlanma izleri belirmiş olacak mıdır?

Duyarlılık bir yönüyle bilincinde olmayı, diğer yönüyle gereğini yapma iradesini ifade eder. Sırf düşünsel boyutta kalan bir duyarlılık irade eksikliği demektir. Gereğini yapmak, yani eyleme geçmek ise her zaman tasarımlarımızın gerçekleşmesini sağlamaz; zira aslolan şey “eylem” değil “doğru eylem”, yani hedefe götüren eylemdir. Bu da öncelikliliklerin belirlenmesine bağlıdır. Yani ülkeye sahip çıkma konusundaki duyarlılık ilk basamaksa, sahip çıkmanın gerekliliklerini yerine getirmek de ikinci basamaktır. Tüm duyarlılığımıza ve gösterdiğimiz çabalara rağmen ülke sorunları büyük boyutlara varıyorsa, kalem oynatması kolay ve uğraşının da cazip olduğu gündemler arasında savruluşumuzun nedenini soruşturmak, meşguliyetlerimizi ve öncelikliliklerimizi yeniden gözden geçirmek zorundayız. Ezberlerin bozulması zihinsel sağlığımızı tehdit etmez; tam tersine, bizi doğruya ulaştırır.

Ülkeye sahip çıkmanın iki boyutu vardır… Bunlardan biri ülke insanına, ikincisi ise coğrafyaya sahip çıkmaktır. Bir ülke asli olarak bu unsurlardan oluşur. Coğrafyaya sahip çıkmanın iki önemli yönünden söz edebiliriz. Birincisi fiziksel dokuya, ikincisi hükümranlık alanına… İnsana sahip çıkmanın ise biyolojik ve sosyal-kültürel olmak üzere yine ikili yönü öne çıkar. Devlet, siyasal sistem, toplumsal sorunlar hep “insan” kategorisi altında yer alır. Bizim gündemimizi ise ağırlıklı olarak bu son seçenek işgal etmektedir. Ülkeye sahip çıkmanın en kolay, haklı gerekçelere dayanan yolu, “birlik-bütünlük, devletin bekası” konusundaki duyarlılıktır. “Devletin birlikli ve bütünlüklü yapısı olmazsa, milletin var olamayacağı” gerçeği, özellikle devletlerarası mücadelenin şiddetlendiği ve tüm zamanlardan daha incelikli ve sayısız yöntemlerle cereyan ettiği çağımızda, bu gerekçeyi doğrulamaktadır.

Peki, ülkeye sahipliğin diğer boyutlarını nereye yerleştireceğiz? Siyasal organizasyona sahip çıkmakla her şey çözümlenme yoluna girmiş mi olur? Elbette hayır. Coğrafyaya sahip çıkmak, son tahlilde orayı mamur ve yaşanabilir mekân kılmaktır. İnsana sahip çıkmak ise onun sağlığına sahip çıkmakla başlar.

Mevcut durumda önceliğimiz üniter devlet yapısının korunması… İyi de vatan altımızdan kayıp gidiyorsa, günün birinde ortada “yaşanacak vatan” bile kalmayacaksa, bu devlet nerede varlığını sürdürecek? Yine günün birinde sağlıksız bireylerden oluşacak bir demografik yapı ortaya çıkacaksa, o gönül verdiğimizi söylediğimiz milleti nerede bulacağız?

Bu ve benzeri konularda haberler neler söyler? Birkaç satır başı…

“İki milyon çift tüp bebek bekliyor.” Demek ki insanlarımızda bazı genetik sorunlar var. Acaba kaçımız TÜİK istatistiklerine göz atıp sakatlık/engellilik sayısının toplam nüfuz içindeki oranını inceledi? Fiziksel olarak görünüşte sağlıklı toplumuz. Özürlü bireylerin miktarı ise ürkütücü ve yürek acıtıcı boyutlarda! Çarşıda pazarda engelli insan pek görmüyoruz, çünkü büyük çoğunluğu kendi evine kapanmış… “Kanserli hasta sayısında büyük artışlar var.” “Hormon ilaçları kontrolsüz kullanılıyor.” “Genleriyle oynanmış gıdalar tüketiyoruz.” “Tohumculuk Yasası’nda toplum sağlığı için tehdit içeren maddeler mevcut.” “Obezite gittikçe yayılıyor.”

Artık sıradanlaşan bu başlıklar bile, fiziksel bakımdan sağlıksız bireyler olmaya doğru ilerlediğimizi anlatıyor.

“İstanbul’a suyu getirilecek olan Melen çayı zehirli mi değil mi?” Halbuki ortada apaçık ve görünen bir gerçek var: Birçok fabrika ve belediye atıklarını buraya boşaltıyor. Sonra da “kirli mi değil mi” gibi saçma bir tartışma yapıyoruz. Sırf bu akarsuyu değil, neredeyse bütün akarsularımızı kendi ellerimizle kirletmeye devam ediyoruz. Bunu içimizden birileri yapıyor. Tam bir çevre felaketi yaşıyoruz. Bu felaketi kendi insanımız üretiyor.

“Türkiye’de ileri derecede toprak erozyonu var. Hızla çölleşiyoruz.” Demek ki toprak yapısının korunmasında önemli sorunlar var. Gerçekten de öyle büyük ölçekli aşınma var ki topraklarımızın eriyip gidişini görebilmek için uzman olmaya bile gerek yok. Uzmanlar yıllardan beri bilinçsiz su kullanımıyla toprağın tuzlandığını dile getiriyor; başta kamu otoritesi olmak üzere kimse dinlemiyor bile! Tema Vakfı yıllarca süren mücadele sonucu bunu gündeme soktu; sorun gündemde yerini aldı, o kadar! Ya verimli tarım arazilerinin iskana açılmasına ne demeli?

Çevre felaketi ekosistemin bozulmasıyla da kendini gösteriyor. Mesela kuş gribiyle kene artışı arasındaki ilişkiyi araştıran kimseyi duymadık. Mesela tarımsal üretimi tehdit eden yaban domuzu ile doğal yoldan mücadele iradesini göremiyoruz. Keza diğer zararlılarla biyolojik mücadele yöntemi hiç denenmiyor. Varsa yoksa tarım ilaçları… Kendimizi ve birbirimizi zehirliyoruz.

Çevre felaketi sadece bu kadarla da kalmış değil. Yıllardır kıyılarımızın betonlaştığı söylenir durur; ama betonlaşma sürer gider. Bunu bir yana bırakalım, tüm yurt sathına bir göz atalım… Şöyle Anadolu coğrafyasında bir seyahat edelim; kaç tane bakımlı, şirin, “burada dipdiri bir hayat var” dedirten köy, kasaba yada şehre rastlıyoruz? Büyük kentlerimizin, kasabalarımızın kenarları, köylerimiz ve diğer küçük yerleşim birimlerimiz adeta mezbelelik görünümünde! İnsanımızın buharlaşmış estetiğini, ruhsal sefaletini anlatan, dünya nimetlerinden pay alma endişesinin öne çıktığı bir yapılaşma… Hem de kaba ve hodbin şekilde pay alma endişesinin! Yeni imara açılan güzel bölgeleri bile berbat etmiyor muyuz? İç karartıcı bir görünüm, sadece günü kurtarma ve kolay yoldan sorun giderme endişesini haykıran, güzel ve nezih bir çevre tasarımından en küçük bir iz bile taşımayan bir yapılaşma biçimi! Ne meskûn mahallerimizdeki tarihsel dokuları muhafaza ediyoruz, ne de yeni yapılaşma biçimini gerçekleştirebiliyoruz.

Buraya kadar genel problemleri söz konusu ettik. Sosyal, zihinsel ve kültürel problemlerin hiçbirini dile getirmedik. Aslında onları bile doğru zeminde tartıştığımız söylenemez. Toplum, ahlak, aile diyoruz; ama neredeyse her kapının arkasında büyük trajediler yaşandığını görmezden geliyoruz… Aile içi ilişkiler sorununun boyutlarını ve bunun genç kuşağa yansımalarını birkaç uzman genel beyanlarla dile getiriyor, o kadar… Eğitimde yaşanmakta olan büyük bunalımı sırf bir sistem sorunu olarak algılıyor ve onu tartışıyoruz. Genç kuşakların ruhsal-ahlaki durumunu tartışma dışı bırakıyoruz. Binlerce düz lisede bitmenin eşiğine gelmiş eğitim-öğretim sadece ÖSYM istatistiklerindeki bir sayıya dönüşüyor. Toplumun % 99’unun Müslüman olduğunu söylüyoruz; fakat “hak ve hakkaniyet” duygusunun, dürüstlüğün, haram-helal inancının niçin ortalıkta boy göstermediğini sorgulamıyoruz. Dinin kendisinde değil din kavrayışımızda bir sorun olduğunu; sosyal gruplaşma biçiminden bireyler arası ilişkilere kadar sosyal dokumuzda bir sorun olduğunu, kültürel varoluşumuzun dirençsizleştiğini ve bunalıma dönüştüğünü dile getirdiğimizde, ülkeye sahip çıkma idealiyle dolu bazı aydınlarımız bunu hemen “oryantalizmin, modernizmin bakış açısı” olarak görüyor. Hâlbuki sorun sorundur ve yanlış yanlıştır. Asıl olan, kendimize özgü çözüm üretebilmektir.

Ülkeye gerçekten sahip çıkmayı hedefleyenler kendi ülkülerinin gerçekleşmesini sağlayacak öncelikleri doğru belirlemek; problemler karşısında tarihe sığınmayıp “asıl olan”la “algılanan” arasındaki farkı fark etmek, yanlışı -hangi bakış açısından görülürse görülsün- kavramak ve doğru teşhis koyup uygun çözüm üretmek zorundadır. Siyasal ve güncel sorunlar üzerinde Kalem oynatmak belki kişiye popülerlik sağlar, ama sorunlar ortadan kalkmaz. Coğrafyası harap olmuş, insan dokusu çöküp gitmiş bir ülkeye sahip çıkmanın anlamı nedir ki!

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü