Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türklerde Gül Sevgisi

22 Nisan 2013

“Gülde dikene yakınacağına dikenler arasındaki güle sevinmeli” diye güzel bir söz var. Kim söylemiş bilmiyorum ama güzel söylemiş. Ne güzel değil mi dikenler arasında gülü sevebilmek.
Hele hele gülü peygamber remzi olarak bilip, gülün kokusunu da peygamberin terinin kokusuna benzetmek bu sevgiyi, sevgiler üstü bir konuma getiriyor. Onun içinde kadın ismi olarak en çok gül adı veriliyor, sevgi sözcüğü olarak da “ gülüm” diye ifade ediliyor.
Milletimizde gül sevgisi Hz. Peygamberin sevgisiyle özdeştir. O Gül sevgisi ki Hz. Peygamberin ayağının izinin resmini sarığının içine koyup başının üzerine koyup öyle geziyor benim padişahım.
O, Gül sevgisi bir başka padişaha abdestsiz yere basmamak için yatağından kalkar kalkmaz hemen teyemmüm edip lavaboya gidip abdest aldırıyor.
O, Gül sevgi ki hanım sultanın dilinde “Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl. Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?” dedirtiyor.
O, Gül sevgisi ki: “ Türk Milleti’nin ‘ peygamber aşkı ‘ sadece Efendimiz’in şahsıyla sınırlı kalmamış, O’nun Ehl-i Beyt’ini, Ashabı’nı, yaşadığı yerleri ve kullandığı eşyaları da ihata eden ‘ Gül ‘ merkezli muazzam bir sevgi çağlayanı meydana getirmiştir.”
O, Gül sevgisinden Müslüman Türk Milletinde yeni doğan ilk kız çocuğunu adını “ Fatma – Fatıma “ koyulması gelenek haline gelmiş.
O, Gül sevgisi ki bir işe başlayan ve işinin daha güzel olması isteği ile kadınlarımızın dilinde “ benim elim değil Fatıma anamın eli “ deyişi “darb-ı mesel” haline gelmiş.
O, Gül sevgisi ki: “ Ecdadımız, bir cihan devleti kurmasına rağmen, Mekke ve Medine’ye Osmanlı sancağı asmayı Kâbe’ye ve Efendimiz’e duyduğu hürmet sebebiyle edebe mugâyir görmüş ‘sadece son dönemde siyâsî mecbûriyet netîcesi göndere Osmanlı Sancağı çekmek zorunda kalmış’, Haremeyn’e özel bir statü vermiş ve o bölgenin yönetimine ‘ idâre-i mahsûsâ ‘ demiştir. Medine’nin Osmanlı yönetimine geçmesinden sonra, yüzyıllar boyunca Mescid-i Nebevi’deki Efendimiz’in Mihrâbı’nı , Ravza-i Mutahhara’yı ve Muvâcehe-i Şerîfe’yi aydınlatan kandillerde asla normal yağ kullanmamış, buralar hep ‘ gül yağı ‘ kullanılarak aydınlatılmış “
O, Gül sevgisi ki: “ Efendimiz, nerede namaz kılmış, nerede dua etmiş, nerede abdest almış  ve nereyi şereflendirmişse oraya mutlaka ya bir mescid inşâ etmiş, ya bir kubbe dikmişler, ya da bir kitâbe koymuşlardır… Ehl-i Beyt’in , Ezvâc-ı Tâhire’nin , Cihâr Yâr-i Güzîn’in ve Sahâbe-i Kirâm’ın izlerinin silinmemesi için de türbeler, kubbeler, kitâbeler, namazgâhlar, aşevleri ve dinlenme yerleri yaptırmışlardır…”
O, Gül sevgisi ki cihana hükmeden: “ Kanûnî Sultan Süleyman, rüyâsını şereflendiren Peygamber Efendimiz(s.a.v)’den ‘Medine’yi îmar etmesi’ istikametinde aldığı bu talîmat üzerine hemen harekete geçmiş, işâret buyurulan vazîfeyi yerine getirebilmek için vakit geçirmeden seferber olmuş, tahsîsâtıyla ve ekibiyle birlikte mîmarbaşını derhal Medîne’ye göndermiştir…”
O, Gül sevgisini: “ Kuba mescidi’nin ll Mahmut zamanında yaptırılan genişletme ve tâmîrat çalışmaları sırasında inşâ edilen ana giriş kapısındaki “iki tuğra” da görmekteyiz. Osmanlı Devlet geleneği’ne göre; inşâ, tâmir ve tâdil edilen yapılar kimin zamanında  yapılmışsa, o pâdişahın bir tuğrasının binâya hakkedilmesi ve bir de kitâbe konulması değişmez bir uygulamadır… Fakat Kuba Mescidi’nde minârenin bulunduğu taraftaki duvarın tam ortasına , yâni ana giriş kapısının üzerine Hattât Yesârizâde Mustafa İzzet’in yazdığı ve Tevbe Sûresi 108. Âyeti’ni de muhtevî muhteşem bir kitâbe, bu kitâbenin üzerine görkemli ve büyük, altına ise basit v e küçük birer tuğra konulmuştur… Mescid-i Kuba’nın ilk inşâsı, Sevgili Peygamberimiz ( s.a.v.) tarafından  -bizzat kendisi mübârek sırtlarında taş ve kerpiç taşıyarak- yaptırıldığı için; kitabenin üstüne Sultanlar Sultanı’nın adına büyük bir tuğra konmuş, Sultan ll Mahmut’un tuğrası ise İki Cihan Sultanı’na duyulan saygıdan dolayı alta ve küçük olarak yerleştirilmiştir.”
O, Gül sevgisini bir de Kuba Mescidi’nin tamiratını yapan Mîmardan dinleyelim : “ 1980’li yıllarda Mîmar Mahmut Kirazoğlu, Medîne’deki Kuba Mescidi’nin inşâât ve işlerini almış ve çalışmaya başlamış… Bir müddet geçtikten sonra anormal bir durum dikkatini çekmiş… Defter kayıtlarına göre inşâât için kırk küsür işçiye yevmiye ödeniyor, fakat inşââtta her gün en az yüz-yüz elli “amele” çalışıyormuş… Bu işin esbâb-ı mûcibesini araştıran Mahmut Bey, meselenin esasını öğrenmiş: Bizim Türk hacılar ; “ Allah Resûlü(s.a.v.)’nün bizzat bedenen çalıştığı İslâm’ın ilk mescidinin inşââtında “amelelik” yapmanın bir mânâda sünnet olduğunu ve Efendimiz’in mescidinde çalışmaktan daha âlâ sevap bulunamayacağını” düşünerek, inşâât sahâsına gizli gizli giriyorlar, akşama kadar aşkla çalışıyorlar ve “meccani ırgat” oluyorlarmış.”
O, Gül sevgisi Sultan Abdülmecid zamanında Mescid-i Nebevî’nin tadilatı sırasında yaşananlar da ise: “ İstanbul’dan gönderilen usta ve sanatkârlar Mescid-i Nebevî’de çalışırken , Efendimiz’in huzurunda olduklarının şuûru içinde hareket etmişler, bu bina için Akik Vadisi’nden taş sökerken bile abdestsiz çalışmamışlar, Mescid inşa edilirken besmelesiz tek bir tuğla bile örmemişler, dünya kelâm konuşmamaya, çalışırken ses çıkarmamaya çok büyük gayret göstermişler ve sevgili Peygamberimiz(s.a.v)’in manevi huzûrunda olmanın verdiği hâlet-i rûhiye ile edebe son derece riâyetkâr olmuşlardır… Ravza’daki tâmir ve tâdilat sırasında –Allah Resûlü(s.a.v)’nün rûhunun rahatsız olmaması düşüncesiyle- gürültüyü en aza indirmek için çekiç ve keserlerin demir kısmına keçe sarmış ve öyle çalışmışlardır… Efendimiz’in Mescid inşââtı için İstanbul’dan özel olarak gönderilen usta ve işçilerin; dünya kelâmı etmeden anlaşabilmek için özel bir dil geliştirdikleri; “Biri diğerinden tuğla isterken Bismillah, öbürü berikine çekiç verirken Lâ ilâhe illâllah “ diye konuştukları; böyle yüksek bir şuur, derin bir muhabbet ve hassas bir anlayış içinde çalıştıkları, o güne ait belgelerde ifade edilmektedir…”
O, Gül sevgisi ki: “ Osmanlı sultanları, Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)’in Hücre-i Saâdetleri’nin duvarlarından dökülen tozları bile zâyi ettirmemiş, Efendimiz’e olan saygıdan dolayı bu tozlara “ Gubâr-ı Şerif “ adını vermiş ve İstanbul’a getirterek Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler Dairesi’nde muhâfaza etmiştir…”
O, Gül sevgisi ki Müslüman Türk’ün çeliğini sağlamlaştırmış, bütün cihana hükmetmesine vesile olmuştur.
O, Gül sevgisi ki; Türk’ü Türk yapan değerler silsilesinin en başına geçmiştir.
O, Gül sevgisi ki; Türk’ün üç kıtada at oynatmasında güç ve kuvvet olmuş, “Allahüekber” nidalarının arşı alayı çınlatmasına sebep olmuştur.
Rabbim bizleri O, Gül’ün sevgisinden uzaklaştırma.
…………………………………………………………………………………………………………………………………………….
Not: “Türk Yurdu Dergisi” Haziran 2011, Cilt 31, Sayı; 285-286, Mehmet GÜNEŞ’in “ Türk Milleti’nin “ Gül” Aşkından Müstesna tablolar” Başlıklı yazısı mutlaka okunmalı.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü