Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Ey Arap Titre ve Kendine Gel….

10 Mart 2009
Müslüm IŞIKLAR

Türk insanı olarak Mustafa Kemal Atatürk’e özgürlüğümüzü borçluyuz. Zira Türkiye’de yaşayan insanlara, babadan oğla geçen bir sistemi yıkarak kendi yöneticisini seçme anlamına gelen temsili demokrasiye geçişi armağan etmiştir. Bu cümlelerden Osmanlı Devleti’ni karalamaya çalışıldığı manası çıkarılmamalıdır. Ecdada saygı ayrı bir duygudur, kendi kendini yönetebilme yetisi ayrı… İnsanın özgürlüğünü elde etmesinden daha güzel bir hak yoktur, olamaz da.

Oldukça sancılı geçen ve geçmekte olan demokrasi hikâyelerimiz olsa da, demokrasimizi kimileri çeyrek, kimileri yarım olarak nitelese de aklımıza yatmayanı eleştirdiğimiz, hesabımıza uymayanı çoğu zaman sandıkla gönderdiğimiz aşikârdır. Bu durum demokrasiyi (ucundan da olsa) yakaladığımızın ibarelerinden sayılabilir. Birebir Türkiye ile özdeşleştiremesek de İran da hanedanlık (Pehlevî) rejimini yıkarak seçimle yönetime gelen bir idare yapısı oluşturmuştur.

Sadece Türkiye ve İran örnekleri verilmesinin sebebi her ikisinin de İslam dünyasının numune sayılabilecek ülkeleri olmasıdır. Biri Şia, diğeri Sünni ekolünün en önde gelen ülkeleri… Her ikisi de tarihten gelen güçlü geleneğe sahipler. Araplar da İslam âleminde üçlü sacayağının birini teşkil etmelerine ve diğer ikisi gibi güçlü geleneğe sahip olmalarına karşın belli dönemlerde de olsa çıkışını gösterememektedirler. Bundaki en önemli sebebi, Arap yönetimlerinin hemen hemen hepsinin babadan oğla geçme rejiminde bulmak yanlış olmayacaktır.

Hanedanlıklarla çevrilen bu ülkelerin birçoğunun göbekten kapitalist ülkelere bağlı bulunduğunu ifade etmek de yanlış olmasa gerek. Bu durum basit anlamda kurgulanırsa kapitalist ülkeler petrol, doğalgaz gelirine sahip ülkeler üzerinden kendilerine iç ettikleri bu ürünleri daha ucuza kullanmaktadırlar. Toplam ürün üzerinden elde edilen nisbi gelirse doğrudan yönetimi ellerinde bulunduran Arap prenslerine, yani şeyhlerine gitmekte. Basından takip edildiği kadarıyla da şeyhler, kendi halkına dağıtması gereken bu paraları Avrupa’nın önde gelen futbol kulüplerine akıtmaktadırlar. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Kraliyet ailesinin ardında bulunduğu Abu Dabi United Group`un (ADUG) Manchester City’nin, Mısırlı ünlü iş adamı El Fayed'in Fulham’ın sahibi olmaları bu anlamda akla ilk gelen Arap sermaye örnekleridir.

Hem zekât gibi İslam’ın farzı olan bir şartı göz ardı etmeleri hem de sosyal devletin nebzesinin dahi olmaması Arap halkları genel olarak mağdur etmektedir. Bu anlamda özele inerek Arap yönetimlerine bakmakta fayda var.

Örneğin Irak uzun süre Saddam Hüseyin diktasında yönetilmesinin akabinde bugün kapitalist ülkelerin işgali altında ayakta durma mücadelesi veriyor. Suriye, Hafız Esed’in ölümünün ardından bugün oğul Beşşar Esed idaresinde yönetiliyor. Suudi Arabistan, Suud ailesinin idaresinde yer altı gelirlerini kapitalist ülkelerin emrine vermekte. Mısır’da yıllardan beri cumhurbaşkanı konumunda olan Hüsnü Mübarek bu aralar oğlunu yönetime getirmenin mücadelesini sürdürüyor. Ürdün’de Haşimî ailesinin hanedanlığını görüyoruz. Benzer durumlar Birleşik Arap Emirliklerinde de söz konusu.

Bu ülkelerin birkaçı dışında halk yerle yeksan denecek kadar muzdarip durumdadır. Kimi işgal altında, kimi varlık içinde yoklukla mücadele halinde, kimiyse zengin diktatörlerine kendilerinden on alıp bir verdiğinden dolayı şükran duygularını arz etmekte. Haklarını isteyeceği ne bir mahkeme ne de başka bir mecra var. Belki şaşırtıcı gelecek ama Filistin’deki Hamas iktidarı, birçok Arap ülkesine göre yönetimi demokrasi anlamında daha fazla hak etmektedir. Bir başka anlamda Hamas seçimle yönetimi ele alırken Suud gibi, Esed gibi aileler ülkelerinde sırf babasının oğlu diye başa geçmektedirler. Gerçi Suriye’de seçimle başa gelen bir yönetim vardır. Lakin bu manada bile Filistin’in demokratik ortamda yapılan seçimine yetişememiştir. Zira Suriye’de seçimlerde Devlet Başkanının %99’un üstünde oy alması dahi, seçimlerin ne kadar demokrat olduğu noktasında zihinleri karıştırmaya yetmektedir.

Bu ülkelerin başındaki idareciler özel anlamda şahıslarını, genel anlamda ise ailelerini zenginleştirirken, elde edilen diğer gelirleri kapitalizmin hesabına nakilde imtina etmemektedirler. Tabiri caizse Batılılarca Arap hanedanlıklarının ağzına bir parmak bal çalınmaktadır.

Durumun vahameti halk mevz-u bahis olduğunda da pek değişmemektedir. Eğitim ve kültürel hizmet götürülmediği için ne kendini ne liderini ne de ülke politikasını eleştirecek, sorgulayacak bilgi birikimine sahip bir insan tipi oluşmaktadır. Var olan bütün çatlak sesler de bir şekilde susturulmakta.

Ne kadar eleştirecek olsak da yeri geldiğinde ülkenin Başbakanının yüzüne dahi sözümüzü söyleyebildiğimiz bir demokrasimiz söz konusu. Ortak coğrafyaya ve değerlere sahip olduğumuz Arapların da Batılı engelcilere karşı demokrasiye kavuşması icap etmektedir. Sadece ve sadece şartların oluşmasının ardından demokratik yönetimler gelecektir. Bilindiği üzere Türkiye Osmanlı’nın son dönemlerinde demokrasi dersini görmüş, yeni devletle beraber ise sınavını başarıyla vermişti. Arap âlemi de dersini görmesinin akabinde nasıl ki adaletiyle namdar Ömer bin Hattab’lar, Ali bin Ebu Talipler çıkardıysa şüphesiz yine kendi içerisinden Ömerler, Aliler çıkaracaktır. Onların da Mustafa Kemalleri olacaktır. Bugün birçok Arap ülkesi içerisinde kendi mücadelesini vererek bağımsızlığın timsali durumuna gelen Filistin’in, Arap dünyasında demokratik bir şekilde seçimlere giderek idarecisini seçmesi belki de bu mücadele ve bağımsızlık azminden kaynaklanmaktadır. Unutulmamalı ki Türkiye olarak bizler de kapitalist ülkelere karşı savaşarak önce bağımsızlığımızı, ardından da demokrasimizi elde ettik. Tıpkı Filistin’in bugün dünyanın en büyük kapitalistlerine (İsrail, ABD…) karşı verdiği mücadele gibi…

Bilindiği üzere 20. asrın ortalarından itibaren sürdürülmeye çalışılan SSCB menşeli komünizm ihracının yerini, aynı yüzyılın sonlarından itibaren ABD’nin demokrasi götürme kisvesi altındaki art niyetli eylemleri almıştı. Burada kast edilen demokrasi de hanedanlıkların himayesinden veya Birleşik Amerika’nın oyunu olan ihraç mahsulü yollardan değil, bizzat halkın mücadele azminden, savaşımından geçecektir, geçmelidir. Tasarruflarında bulunması gereken petrol, doğalgaz gibi yer altı kaynaklarını kendi hesaplarına aktarmaları hem Ortadoğu’yu kan gölü olmaktan uzaklaştıracak hem de kapitalist ülkelere akan ekonomik getiriler İslam dünyasına geçecektir. Böylelikle maddi gelir Batı’yla dengelenecek, hatta bir anlamda kendine gebe bırakılarak Batı’nın önüne dahi geçilecektir. Bu sebeple Arap halklarına denilecek bir cümle varsa, en mantıklısı şu görünmektedir: Ey Arap titre ve kendine gel.

Müslüm IŞIKLAR

Akademik Çalışma Grubu Üyesi

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü