Türk Dünyası Yardım Kampanyası

PKK ve Sempatizanları

19 Mart 2010
Mustafa AYHAN

Etno –Milliyetçi Kürtçülüğün eylem kanalı PKK 90’lı yılların ortalarına kadar Güney Doğu’da silah zoruyla kontrolü eline geçirerek ayrı bir Devlet kurmaya çalıştı. Ancak özellikle 1992’den itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri kapsamlı operasyonlar başlattı; hem içerde hem de Kuzey Irak’ta yürütülen bu operasyonlarda örgüte ağır darbeler vuruldu. PKK silahlı çatışma durumunda Türk Ordusunun karşısında tutunamayacağını anladı ve stratejisini değiştirmeye karar verdi. Teröristbaşı Öcalan İmralı’daki duruşmalarda bunu açıkça dile getirdi. Türk Silahlı Kuvvetleriyle boy ölçüşmeye kalkışmalarının tarihî bir hata olduğunu, bunu bir daha tekrarlamayacaklarını, bundan sonraki hedeflerini “Demokratik Cumhuriyet” (demokratik-özerklik)” olacağını açıkladı.

PKK Öcalan’ın yakalanıp yargılanmasından sonra birkaç yıl süren bir bocalama dönemi yaşadı. Devlet Öcalan’ın yakalanlanmasını ve örgüt içinde yaşanan karmaşayı PKK’nın çözülmekte olduğu, problemin büyük ölçüde bittiği şeklinde yorumladı. Bunun yanlış algılama nedeniyle, değişen şartların gerektirdiği yeni politikalar oluşturulup uygulanamadı. Dolayısıyla çok kritik bir zaman kaybedilmiş oldu.

2002’den itibaren AB ile ilişkilerin yoğunlaşması ve 2004’de müzakereler başlama kararının alınması, meselenin kültürel hak ve özgürlük alanlarının olabildiğince genişletilmesi durumunda çözüleceğini savunan 2.Cumhuriyetçi ve liberallerin ellerini güçlendirdi. Bu dönemde AK partinin iktidara gelmesi söz konusu çevrelerin siyasal alan edinmelerine, görüşlerini uygulamaya koymalarına imkân hazırladı.

Yeni hükümet ile kurdukları bağlantılar, hızla gelişip derinleşen işbirliği iki tarafın da işine geliyordu. İktidar bu işbirliği sonucunda eksikliğini duyduğu entelektüel çevreyi ediniyor, zihniyet ve projeleri hususunda kuşku duyan kesimlere güvence veriyor, savunmasını üstlenen bu müttefik kalemler aracılığıyla bir nevi “meşruiyet” kazanmış oluyordu. Diğer yandan bu zamana kadar siyasal bir varlık kazanamayan, dolayısıyla teorisyenlikten ileri gidemeyen 2. Cumhuriyetçi ve liberaller, bir anda ülke yönetiminde etkili bir pozisyon buluyorlar, fikirlerinin hayata geçirilmesini sağlayacak kanallar ediniyorlardı.

Kültürel haklar ve özgürlükler iddiasıyla oluşturulan “ortak cephe” tablosu günümüzde çok daha net şekilde görülebiliyor. Demokratikleşme adına atılan adımlar AB çevrelerinden de geniş destek buluyor, teşvik ediliyor. İçerden ve dışardan yükselen alkışlar ve övgüler arasında bu girişimlerin sosyal ve kültürel hayatımızın, toplumsal bütünlüğümüzün, millî kimliğimizin üzerindeki olumsuz etkileri gözden kaçırılıyor. Üstelik meseleyi bu yönleriyle görmek isteyenler statükocu, anti demokrat ve çağ dışı ilan edilip baskı altına alınıyorlar; basın ve televizyonların yapısal özellikleri nedeniyle kolayca susturuluyorlar.

Son yıllarda yaşanan gelişmelerden esas yararlananlar etno-milliyetçi Kürt hareketiyle onun PKK, BTP (DTP), KCK, Kontra-Gel gibi örgütleri oluyor. Toplumumuzu bin yıldır bu coğrafyada bir arada tutan temel unsurlar ortak kültür değerleri üzerinde durmak, bunların daha da güçlendirilmesine, ülkenin her tarafında ön plana çıkarılmasına çalışmak yerine, popülist bir yaklaşımla, açılım iddialarıyla etnik fitneyi besleyip güçlendirecek adımların atılması son derece yanlıştır.

Sosyolojik bakımdan etnisite şeklinde tanımlanmaları mümkün olmayan alt kültür gruplarının bu adla ifade edilmesi, hatta Türklüğün de aynı kategoride zikredilmesi ne niyetle yapılırsa yapılsın toplumu birleştirmek değil, “ayrıştırmak” tır. Siyasal iktidarın liberal ve radikal demokrat çevrelerle Brüksel’in telkin ve teşvikleri sonucu kültürel haklar ve özgürlükler bağlamında sergilediği “alacakaranlıkta açılım” denemelerinin etnik fitneyi dizginlemediği ortadır.

Başta ABD olmak üzere, Batı’lı ülkelerin PKK’yı “terör örgütü” olarak ilan etmeleri uyguladıkları politikalarla uzlaşmıyor. Çünkü Batı toplumlarının nazarında PKK terör örgütü değil, hakları Türkiye tarafından gasp edilen, baskı ve zulüm gören bir halkın kurtuluş mücadelesidir; dolayısıyla eylemleri haklı ve meşrudur. Bu anlayış liberal ve 2. Cumhuriyetçiler tarafından aynen paylaşılmakta, böylece örgüt içerde ve dışarıda geniş bir sempatizan desteği bulmaktadır.

PKK’nın ve siyasî kuruluşlarının söylemleriyle sempatizanlarının görüşleri arasındaki benzerlikler son zamanlarda daha sık görülüyor. Sürdürülen sistematik girişimlerle, kurumlar üzerinde kurulan baskılarla yasalar ya değiştiriliyor yahut işlemez hâle getiriliyor. Böylece etnik fitneye kendi çabasıyla sağlayamayacağı elverişli bir çalışma zemini sunulmuş oluyor.

Bu tablonun tipik örneklerinden biri geçen hafta yaşandı. Ankara’da düzenlenen “yeni bir toplumsal mutabakat için demokratikleşme” başlıklı Abant platformu toplantısında Dicle Üniversitesi öğretim üyesi bir Doçent şunları söylüyor: Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt politikası değiştirilmelidir. Devlet barış için Kürtlerin hakkını teslim etmeli, Kürtlerle helalleşmeli; barış için savaşın açtığı yaralar sarılmalıdır. PKK’yı muhatap alıp görüşmelidir. PKK için “tasfiye edilecek” tabirinin kullanılması çok yanlıştır. Yıllardır Kürt kimliği reddedilmiştir. Bu hem siyasî hem de ahlakî bir sorundur. Mesele özgürlük ve eşitlik temelinde geliştirilecek bir düzende çözümlenecektir. PKK’nın silah bırakması için devlet ateşkes ilan etmeli hukuk alanında ve siyasî düzende köklü reformlar yapılmalı; hem içerden demokratik adımlar atılmalı, hem de PKK’nın dağdan inmesi süreci hızlandırmalıdır. Örgütün üst yapılanması KCK’ ye yönelik operasyonlar durdurulmalıdır”.

Üniter bir millî devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bir üniversitesinde görev yapan ve Doçent sıfatını taşıyan bu kişinin görüşlerine paralel başka görüşlere de basında sık sık rastlanabiliyor. Mesela çok iddialı olduğu romancılık denemelerinde beklediği ilgiyi göremeyen, başarısız kalıp bu işe ara veren, birkaç yıldır “özgürlük kahramanı” olma niyetiyle malum gazetenin başyazarı olarak örgüte sempatik mesajlar gönderen, devleti yerden yere vurup tahkir eden Altan biraderlerinin büyüğü yazılarında benzer görüşleri ifadeye çalışıyor: “ bir insana yapılabilecek en korkunç ve en tehlikeli şeyi yaptı, onları aşağıladı, onların ırkını aşağıladı, onları küçük gördü, onlara sürekli olarak “ ben senden daha güçlüyüm” dedi. Bunu kimse kabul etmez… Diliniz yok saysalardı çocuklarınıza o dili okullarda öğretmenizi yasaklasalardı, evlerinizi bassalardı, köylerinizi yaksalardı, sizi yaşadığınız ülkenin “ ikinci sınıf vatandaşı” saysalardı, size efendilik taslasalardı, sizi korkutsalardı, karakollarda dövselerdi ne hissederdiniz? … “sakın ama onlar başkaldırdı” demeyin, sadece bu cümle bile Kürlerin nasıl hor görüldüğünü açıklamaya yeter, neden “onlar” başkaldırdı, “onlar” kime başkaldırdı?

… Bu ülkenin Kürt vatandaşları var, bu insanlar Türk vatandaşlarla “ eşit” haklara sahip değil, hayatın her safhasında eşitsizlik yaşanıyor. Türk, çocuğunu kendi ana dilinde eğitebiliyor ama Kürt aynı hakka sahip değil… Bütün ülke Türklerin ismiyle anılıyor ama ülkenin bir bölgesinin bile Kürtlerin ismiyle anılmasına izin yok”.

PKK-DTP (BTP)’nin ve örgüt sözcülerinin her vesilesiyle dillendirdikleri isteklerle 2. Cumhuriyetçi- liberal çevrelerin söylemleri çoğu zaman birebir örtüşüyor. Örgütün amacı bellidir:

1-Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter millî devlet yapısını anayasayı değiştirerek, demokratik cumhuriyet kurumu adı altında iki milletli “ Ortak Devlet” e dönüştürmek.

2-Kültürel haklar ve demokratikleşme adı altında sağladıkları imkânlarla yerel yönetimlere otonomi kazandırarak bu dönüşümün alt yapısını oluşturmak.

3- Bu coğrafyada bin yıldır oluşan kültür ve medeniyetin temel değerlerini benimseyen, bunları bütün dönemlerde yüzyıllardır eksiksiz yaşayan Kürt kökenli halkımızı kışkırtarak, psikolojisini bozarak, ana gövdeye mensubiyet bağlantısını koparıp atarak etnik bir taban oluşturmak.

Yazarlarıyla, öğretim üyeleriyle, siyasetçileriyle etnik fitne değirmenine su taşımak için yarışanlar, PKK’dan daha tehlikeli ve zararlı oluyorlar. Çünkü bölücü teröristlerin kimliği bellidir. Sempatizan ve yandaşları ise demokrasi, hukuk, hak ve özgürlükler gibi evrensel değerleri maske yaptıklarından tanınmaları kolay olmuyor. Üstelik bunlar bazı kurumları, alanları ve dinî grupları “korunak ve barınak” şeklinde kullanmak suretiyle kendilerini güvenceye almayı başarabiliyorlar.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü