Türk Dünyası Yardım Kampanyası

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri, Yükselen Bölücülük ve Azgınlaşan Terör

00 0000
Mustafa BAYRAMOĞLU

29 Mart 2009 Yerel Seçimlerinde seçmenler tercihlerini farklı kriterleri göz önünde bulundurarak belirtmişlerdir. 28 Mart 2004 tarihinde yapılan yerel seçimlere DEP ve HADEP’in kapatılmasından sonra Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) ile ittifak yapmak suretiyle giren bugünkü Demokratik Toplum Partisi (DTP) geçerli oyların % 4. 69 ‘unu (1129049) alarak 64 belediye başkanlığı kazanmıştı. Kazanılan belediye başkanlıkları içinde Muğla, Tekirdağ, Aydın gibi illerdeki bazı ilçeler de bulunmaktadır. Buralarda Murat Karayalçın’ın sol görüşlü tabanına mensup seçmenlerin de SHP oy verdiği anlaşılmaktadır. 29 Mart 2009 seçimlerine ise DTP hiçbir partiyle ittifak etmeden girmiştir. 29 Mart 2009 seçimlerinde DTP il genel meclisi seçimlerinde %5.68, belediye başkanlığı seçimlerinde ise %5.04 (2 408 409) oy alarak bir büyük şehir belediye başkanlığı(Diyarbakır) ile sekiz il(Batman, Hakkâri, Iğdır, Siirt, Şırnak, Tunceli, Van) ve 50 ilçede belediye başkanlığını kazanmıştır(bkz.ysk.gov.tr seçim sonuçları). DTP’nin seçim kazandığı sözü geçen illerin tamamı Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesindedir. Mersin, Hatay, Adana, Antalya, Aydın, İzmir ve İstanbul’da büyük çoğunluğu göçle gelen Kürt kökenli ve DTP’yi tercih eden bir nüfus oluşmuşsa da bu nüfus yerel seçimlerde İçel büyük şehre bağlı Akdeniz Belediyesi dışında henüz varlık gösterebilecek yoğunlukta değildir. Batı illerinde yaşayan diğer Kürt kökenli seçmenlerin ise farklı partilere oy verdiği ve Türk toplumuyla kaynaştıkları gözlenmektedir. Bu sonuçlardan DTP’nin Türkiye partisi olmaktan ziyade Doğu, Güney Doğu bölgesinde özellikle ayrılıkçı ve bölücü politikalardan beslenen siyasî bir parti olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca DTP, PKK terör örgütünün söz ve eylemleri ile yine bu örgütün lideri Abdullah Öcalan’ı miting ve beyanatlarında alenen desteklemektedir. Bu yüzden Anayasa Mahkemesinde kapatılması için bu parti aleyhine açılan dava halen devam etmektedir.
Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesinde DTP’nin yanı sıra AKP dışında başka bir partinin varlık gösterememesi demokrasimizin ve siyasi partilerin bütün Türkiye’yi kucaklayacak proje ve politikalar üretememesi sebebiyle düşündürücüdür. Dünyadaki küresel gelişmeler, Avrupa Birliği süreci ve yedi yıldır devam eden AKP iktidarının demokratik açılımlarıyla özgürlük alanının genişlemesine dönük yasal düzenlemeler ülkemizin bütünlüğüne yönelik “etnik fitne”yi giderek alevlendirmiş ve bugün DTP politikalarını destekleyen Kürt kökenli seçmenleri, bireysel haklardan ziyade ayrı kimlik ve topluluğa ait haklar isteme seviyesine getirmiştir. Birinci Körfez Savaşı sonucunda Irak’ta meydana gelen istikrarsızlık ve ABD’nin çekiç güç marifetiyle bu ülkedeki 36. paralelin kuzeyini güvenli bölge ilan etmesi Irak Kürtleri için bir nimet olmuştur. Güvenli Bölgenin ihdasında ve Çekiç Gücün Türkiye’de konuşlanmasında Cumhurbaşkanı Özal’ın da büyük gayretleri olduğunu belirtmeliyiz. Bütün bu gelişmeler bölücü faaliyet yürüten PKK’nın da Kandil ve Asos dağları başta olmak üzere kamplar kurarak Kuzey Irak’a yerleşmesi ve Türkiye’de uzun süredir devam eden terör eylemleri için barınma, eğitim ve lojistik destek sağlayan bir fidelik ve karargâh tesis etme sonucunu doğurmuştur. Irak’ın ABD ve müttefikleri tarafından 2003 yılının bahar aylarında işgal edilmesi ve bu ülkenin kuzeyinde Talabanî ve Barzanî önderliğinde tüm kurumlara sahip her an devlete dönüşebilecek Federal Kürt bölgesinin oluşumu Türkiye’deki bölücüleri iyice cesaretlendirmiştir. Ayrıca Irak’ta bulunan ve yirmi beş yıldan bu yana Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ayrı bir devlet kurmak için kan döken terör örgütü PKK’nın siyasî taleplerine gün geçtikte taraftar bularak tabanını genişlettiği görülmektedir. Genel seçimlerde bağımsız olarak seçilen daha sonra TBMM’de grup kuran DTP’li vekillerin yanı sıra ekonomik ve siyasi açıdan giderek güçlenen bölücü Kürtçülük hareketinin bölgedeki belediyeleri de kazanmış olması yeni idarî ve malî kaynaklara ulaşmasının yanı sıra kuvvetli bir propaganda imkânına kavuşmasını sağlamıştır. Açıkça Türkiye’de bir Kürt milleti yaratma süreci hızla devam etmektedir. Diyarbakır Kurmanç ağzına dayalı TRT6 televizyonunun yayını birbirini anlamakta pek de başarılı olamayan Kurmanç, Zaza, Behtinan, Gorani, Sorani ve Luri gibi etnik gruplara ortak bir iletişim dili yaratma yolunda bütün Türk milletinin vergileriyle hizmet etmektedir. PKK’nın bile iletişim dili olarak Türkçeyi kullandığı Roj Tv’nin dahi yayının %’70'ini Türkçe yaptığı ortamda böyle haklar sağlanması Türkiye’nin bütünlüğüne katkı sağlayıp sağlayamayacağı hususu yeniden gözden geçirilmelidir. TRT6’da gerçekleştirilen Diyarbakır Kurmanç ağzına dayalı yayınla Kürt kültürünün tarihi temellerinin anlatılarak bölge halkının Türk milletiyle ayrışma süreci hızlandırılmaktadır. Fatih Altaylı’nın ifadesine göre Roj TV’nin siyasi yayınlarının bile TRT6’nın Kürt milliyetçiliğiyle ilgili muhtevalı yayınları yanında zayıf kaldığı belirtilmektedir(13 Mayıs 2009 Haber Türk TV. Yayını).
AB Süreci ve Bölücülük
Türkiye, son otuz yıldan bu yana yoğun olarak dayatılan yapay bir “Kürt sorunu” uğraşmaktadır. PKK’nın bölücü terörü “bu sorunun” propaganda ve ifade aracı olmuştur. Lozan antlaşmasıyla Türkiye’de Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlar dışında azınlık bulunmamaktadır. PKK ve siyaset sahnesinde görünen temsilcilerinin toplumsal kültürel haklardan federasyon ve bağımsızlığa doğru adım adım giden ucu açık ve sonu gelmez azınlık haklarını da aşan siyaset ve kamu düzenine dönük sürekli değişen talepler dizisi dikkati çekmektedir. AB ile yapılan müzakereler sonucunda yazılı veya şifahi olarak Türkiye’ye teklif ve tavsiye edilen “Kürt sorunuyla” ilgili demokratik açılımların diğer aday veya üye ülkelerde anayasalarının tanıdığı azınlıkların dışında yeni azınlıklar veya ortaklar yaratmadığı bilinen bir husustur. Ancak Türkiye’de müzakere sürecinin hem zamanlama, hem de müktesebat bakımından farklı yürütüldüğü inanç ve uygulamaları halktan hükümete kadar pek çok çevre tarafından kabul edilmektedir. Sağlanan haklar yeni hakları gündeme getirmekte, özgürlük alanın genişlemesi Türkiye’nin üniter yapısının aleyhine sonuçlar vermektedir. Örneğin bu hakları sağlayan siyasi iktidar da Kürt kökenli seçmenden umduğunu bulamamış, fırsattan daha çok DTP yararlanmıştır. Demokrasinin sağladığı imkanlar Avrupa ülkelerinde ayrılıkçı hareket ve eylemlere dönüşmemekte, aykırı bir tutum ise derhal yasa dışı kabul edilerek şiddetle cezalandırılmaktadır. Birleşik Kırallık’taki İskoç ve Galliler; Almanya’da yaşayan Danimakalılar ve vatandaş olmuş göçmen işçiler; Fransa’da Korsikalı, Kelt, Bask, Fraton, ve Almanlar; Belçika’daki Valon, Flaman ve Almanlar; İspanya’daki, Katalan ve Andulçayalılar, Polonya’daki Silezyalılar ve Beleruslar, Ukrayna’daki Ruslar ve Polonyalılar, Baltık ülkelerindeki Rus ve diğer azınlıklar, Romanya ve Sırbistan’daki Macar azınlık, Makedonya, Kosova, Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türk azınlık vb. ayrı bir devlet kurma faaliyeti içinde bulunmaları mümkün olmadığı gibi bireysel kültürel haklar konusunda dahi sıkıntılar yaşamaktadır. Sadece Kuzey İrlanda’daki yasadışı Kuzey İrlanda Kurtuluş Ordusu İra ve ile İspanya’daki Bask Eta gerillaları şiddeti zaman zaman yöntem olarak kullanmışlar ve bu eylemleri yüzünden takibata uğramış bedelini ağır biçimde ödemişlerdir. İngiltere, diskotek bombalamalarıyla adını duyuran Ira’nın siyasi kolu Sinn Fen ile egemenlik haklarından vazgeçmeden nispeten anlaşma yoluna gitmiş; İspanya ise ayrılıkçı Eta örgütünün siyasi temsilcisi Batasuna partisine ağır cezalar vermiştir. İspanya’da ayrılıkçı BASK bölgesinde resmi ve fiili bir özerklik bulunmakta, Türkiye’de mevcut olan ve olması planlanan tüm haklar verilmiş durumdadır. Üstelik BASK, İspanya’nın en zengin bölgesidir. Ama buna rağmen bağımsız devlet talebi de giderek güçlenmiştir. Batasuna, Bask bölgesinin bağımsızlığı için mücadele veren ETA ile ilişkide olduğu ve şiddeti kınamadığı gerekçesiyle İspanya Anayasasının ilgili maddeleri gereğince 2003'den beri yasaklı bir parti durumundadır. ETA'nın siyasi kanadı olarak görülen Batasuna partisine yönelik tutuklamalar ise devam etmektedir. 2007 yılının Ekim ayında yapılan son operasyonda Batasuna’nın 22 yöneticisi gözaltına alınarak tutuklanmıştı. Son iki yıl içinde çoğunluğu eski yönetici olmak üzere Batasuna yönetiminden tutuklananların sayısı 40 kişiyi bulmuştur. Ayrıca dokuz ay süren soruşturmanın sonucunda yargıç Baltasar Garzon'un talimatı doğrultusunda İspanya İçişleri Bakanlığı ülkenin kuzeyindeki Navarre ve Bask bölgesinde 18 yerde yapılan arama ve operasyonlar sonucunda Batasuna'nın yeniden yapılandırılması ve teşkilatlanması girişiminde bulunan 8 kişi gözaltına alınarak 23.01.2009 tarihinde tutuklanmıştır.(http//wwwgundem-online.com 23.01.2009). Fransa üniter yapı, baskın ve hakim kültür içerisinde azınlıkların kendi kültürlerini yaşamasına izin vermektedir. Ancak, kültürlerin siyasi düzlemde ayrılıkçılığa dönüşmesini asla kabul etmemektedir.
Görüldüğü üzere Avrupa Birliği ülkelerinde teröre başvuran bölücü hareketler ve onların demokratik uzantısı şeklindeki partilere müsamaha gösterilmemektedir. Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği’nin karar organı olan başkanlar Konseyi her fırsatta İspanya ve Kuzey İrlanda’daki terörü açık bir şekilde kınamakta ve İspanya ile İngiltere’nin yanında yer aldığını ifade etmektedir.
Gelişmiş demokrasilerde seçimler merkez partiler etrafında ve bu partilerin yürüttüğü ekonomik, siyasi, kültürel proje ve politikalara göre şekillenir. Ancak ülkemizdeki çok partili hayat ne yazık ki merkez partilerin siyaset yelpazesinde bir-iki dönem içinde eridiği ve marjinal görüşleri temsil eden partilerin güç kazandığı biçime dönüşmüştür. Seçmenlerin hangi eğilimlere göre oy verdiği hususu ülkemizde karmaşık bir yapı göstermektedir. Batı, Güney ve Orta Anadolu’da genel bir görüş olarak ekonomik çıkarların seçmen indinde öncelik taşıdığını söyleyebiliriz. İdeolojik tavır daha ziyade okumuşlar arasında ön plana çıkmaktadır. Ancak terörden beslenen siyasi Kürtçülük hareketine karşı Batı, Güney ve Orta Anadolu’da bir tepki dikkati çekmektedir. Bu henüz çatışma noktasına gelmemiştir. Ancak Kürt kökenli göçün çok fazla olduğu Güney ve Batı illerinde böyle bir riskin olduğunu da gözden ırak tutamayız. Cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden 86 yıl geçmesinden sonra Türkiye’nin dışarıdan ve içerden beslenen bölücülük tehlikesiyle karşı karşıya kalması ülkemizde uygulanan politikaların doğruluğu ve millî bütünlük konusundaki tutarlılığı ve geçerliliği konusunda aydınları, politikacıları, devlet bürokrasisini ve güvenlik güçlerini yeniden düşünmeye ve çalışmaya yönlendirmelidir. Siyasî Kürtçülük ülke sınırlarını aşan bir konudur. Bugünkü sosyo-kültürel yapıyı da dikkate alarak kalıcı önlem ve politikalar geliştirmek için vakit hızla geçmektedir. Feodal yapı, ağalık düzeni, İslamî eğilim gibi ucuz değerlendirmeler problemi giderek içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Doğu ve Güney Anadolu’daki su ve petrol kaynakları ile bunun kontrolü başta emperyalist ülkeler olmak üzere pek çok Ortadoğu ülkesini ilgilendirmektedir.

Bölücülüğün Yükselişi ve Tavizler
PKK’yı bir şantaj ve tehdit unsuru olarak kullanan Barzani ve Talabani’nin Kuzey Irak’ta himayekâr ve yıllardır süren ikiyüzlü tavrının ortadan kaldırılması için siyasi, ekonomik ve gerekirse askeri baskının netice alıncıya kadar uygulanması gerekmektedir. Ancak Türkiye’nin politikaları bu konuda her siyasi hükümet döneminde farklı olmuş dolayısıyla Barzani ve Talabani Türkiye’ye karşı tavrının ABD’nin bölgeye gelmesiyle zaman zaman cesurca söylemlere dönüştüğünü herkesin hafızalarındadır.
Ak Partinin teslimiyetçi ve zaafiyet içindeki politikası yüzünden ABD’nin PKK’yı terör örgütü ilan etmesine rağmen güvenliğinden sorumlu olduğu Irak’ta çıkarları için üstüne gitmeyişi dostluk ve müttefiklikle bağdaşır bir durum değildir. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyaretinden sonra ortaya çıkan istihbarat paylaşımının ve Kuzey Irak’a yapılan kara ve hava harekatlarının kalıcı ve caydırcı askerî önlemler olarak Obama’nın Türkiye’yi ziyaretinden sonra ortaya çıkan hükümetin tavizkâr politikalarıyla birlikte düşünüldüğünde ne kadar başarılı olduğu hususunda tereddütler uyandırmaktadır. DTP, TBMM’de adeta terör örgütünün siyasî sözcüsü gibi davranmakta ve yabancı-yerli işbirlikçilerle yol haritaları hazırlamaktadır. Bölücülük ve terör örgütü son yirmi beş yılda iki cumhuriyet hükümeti döneminde mevzi kazanmıştır: Bunlardan biri uzun süreli olan Anavatan Partisinin, diğeri ise AK Partinin iktidarı dönemindedir.

Abdullah Öcalan ve Murat Karayılan’ın “demokratik özerklik” talebiyle DTP’nin “demokratik talepleri” arasında esasen çok önemli farklılık bulunmamaktadır. Irak’tan ABD’nin askeri güçlerinin çekilmesiyle ortaya çıkacak durum için şimdiden uygulamaya konulan bir senaryo niteliği taşıyan Cumhurbaşkanı Gül’ün “Tarihi Kürt Açılımının” ve “bu kadar yaklaşılan çözümün” ne anlama geldiğinin 29 Mart 2009 Yerel Seçimlerinden sonra çok net olmasa da ipuçları açığa çıkmaya başlamıştır.
“Trafik levhalarına Türkçenin yanı sıra Kürtçe isimlerin de yazılması” ile “Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki Türkçe köy adlarının Kürtçe adlarla değiştirilmesi için TBM Meclisine teklif verilmiştir. Ayrıca, askeri birlik bölgelerindeki “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazılarının silinmesinin tansiyonu düşüreceği DTP ve AKP’li vekillerce ifade edilmekte ve bu konuda karar süreci işletilmektedir. Kürtçe özel televizyon izninden sonra başlatılan TRT6 Kürtçe televizyon yayınını diğer kültürel haklar takip edeceği anlaşılmaktadır. Kürtçenin özel kurumlarda öğretilmesinin hemen ardından üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatıyla ilgili ilk araştırma merkezi YÖK tarafından onaylanarak İstanbul Üniversitesinde açılmıştır. Şırnak ve Mardin Üniversitelerinde Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümlerinin açılması için YÖK’e başvurulmuştur. CHP, devletin Kürtçe dilekçe alması teklifini destekleyeceğini açıklamıştır. DTP ve PKK’nın yıllardır mücadelesini verdiği haklar şimdi demokratik açılım adı altında iktidar tarafından gerçekleştirilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti kendi eliyle kültürel haklar adı altında dil ve kültür birliğini tehlikeye atmaktadır.
Kürt dili ve kimliğiyle ilgili açılımlar karşılığı PKK’nın ateş kesmesi ancak silahlı güçlerini dağıtmadan eylemsizlik kararı alması ve kontrol altına bulunması gibi sonunun ne olacağı kestirilemeyen ve örgütün konjektürel olarak zaman ve güç kazanmasına sebep olacak yaklaşımlardan kaçınılması gerekmektedir. Ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel bakımından güçlü bir devlet hiçbir zaman terör örgütü ile pazarlık yapmak ve masaya oturmak gibi bir tavır içinde olmamalıdır. Özellikle konuyla ilgili üçüncü ülkelerin veya kişilerin arabuluculuğu veya dolaylı tavsiye ve baskılarıyla gerçekleşecek tavizler, yeni taviz beklentilerini doğuracağı gibi DTP’li Belediye Başkanları ve milletvekillerinin “dün inkar ettikleri dilimizi bugün tanıdılar, yarın tüm kimliğimizi” ve “siyasi sınırlarımızı tanıyacaklar”a, hatta “federasyon” ve “bağımsızlığa” kadar gidecektir. Unutulmamalıdır ki ABD’nin okyanus ötesinden gelerek Irak ve Afganistan’ı işgalinin gerekçelerinden biri de 11 Eylül 2001 yılındaki saldırıları yapan teröristlerin bu ülkelerde yetiştirildikleri iddiası idi. Türkiye, ABD gibi küresel bir güç değil ama Avusturya’dan Çine’ kadar olan coğrafyada bölgesel bir güç de mi değildir! Bitme noktasına gelmiş PKK terörü, ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Ak Parti hükümetleri döneminde güç kazanmıştır. Kurtuluş Savaşı yıllarında bu millet çok daha zor şartlarda iken Atatürk’ün önderliğinde millî mücadeleyi gerçekleştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulmuştu. NATO’nun 3. büyük askeri gücü olan ordumuzla Türkiye Cumhuriyeti Devletine bu zafiyetlerin yaşatılması kabul edilebilir bir durum değildir. Türk milleti bugün “teröristte insandır” sözünü değil, “Bölücülükle mücadele süreci gerekirse bin yıl sürecek” şeklinde bir ifadeyi yetkili makamlardan duymak istemektedir. Sirilanka gibi bir ülke bile Tamil Gerillaları için bir “kazıma operasyonu”na girişmiş ve bunda da muvaffak olmuş görünmektedir.

Türkiye’nin bölücü PKK terörüyle mücadele döneminden müzakere ve mütareke dönemine geçmiş olmasının önümüzdeki yıllarda nasıl sonuç vereceği hep birlikte göreceğiz. Siyasi iktidar tarafından son yıllarda Kürt vatandaşlarımız için bireysel hakların da ötesinde toplumsal hakların öne çıkarılması, bu vatandaşlarımızın Türkiye'den ve Türk milletinden ayrışma sürecinin hızlanmasına ve bölücü politikalara hizmet etmektedir. Başta Anayasa olmak üzere yasalar, konumu ne olursa olsun her Türk vatandaşının uyması gereken hukuk metinleridir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 14’üncü maddesindeki “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz” hükmü bulunmaktadır. Hâlen geçerli olan mevcut anayasamızın bu ve benzeri hükümlerine özellikle “anayasa ve yasalara bağlı kalacağına yemin edenler” olmak üzere herkes uymalıdır. Uymayanlar için ise hukuk içinde gereği yapılmalıdır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü