Türk Dünyası Yardım Kampanyası

SOLCULARIN ÇIKMAZI KÖY ENSTİTÜLERİ VE BİR VALİ

00 0000
Mustafa BAYRAMOĞLU

Ülkemizde uzun yıllardan beri komünist ve sosyalistinden, sosyal demokratına kadar pek çok solcunun geçmişe dönük romantik takıntılarından birini de Köy Enstitüleri oluşturur. Artık XXI. yüzyılı yaşamaya başladığımız günümüzde Sovyetler Birliği dağıldığı, Çin dahi ekonomik tercihlerinde komünizmden vazgeçtiği hâlde “İnat da bir murattır.” diye direnen bizim solcuların Köy Enstitüleri hususundaki ısrarları nedendir? Cumhuriyet tarihimizde elli dört yıl önce kapatılmış olan bu okullar, gerçekten Türk eğitimine bir katkı yaptığı için mi öve öve bitirilemiyor, yoksa çok iyi bir siyasî fidelik olduğu için mi hatırdan çıkarılamıyor? Köyü görmemiş, köylüyü bilmeyen, hele oralarda bir iki günlük misafirlik dışında hiç vakit geçirmemiş ve bugünkü ülke gerçeklerinden bîhaber holdinglere ait basın yayın kuruluşlarına demir atmış şehirli devrimci takımının Köy Enstitüsü romantizmi nereden kaynaklanıyor? Köyü, zalim bir ağa veya muhtar, onun yanaşması birkaç kişi ve bir-iki kötü kadından ibaret sayarak güya köy romanı yazdığını zanneden ve çekiç oraklı bayraklar altında sendika ağası olarak çalışarak milletimize, devletimize ve şanlı ordumuza sövüp sayıp 12 Eylül 1980 tarihinde Almanya’ya kaçarak, zehirledikleri gençler yargılanırken mahkemeler karşısında hesap vermekten kurtulan Köy Enstitülü Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Mahmut Makal gibi yoldaşların eserlerinden(!) hareketle mi Köy Enstitülerini göklere çıkarıyorlar? Daha dün ‘Türkiye’deki sol ve sosyalist çalışmaların tarihinde Köy Enstitülerini devrimci yapılanmanın ocağı’ olarak nitelendirilenler bugün tıpkı “Hatırla Sevgili” adlı televizyon dizisindeki Deniz Gezmiş gibi bütün günahlarından azade Atatürkçü oluverdiler! Sanki Deniz Gezmiş gibiler ne banka soymuş, ne adam kaçırmış, ne gemi batırmış ne de çekiç-oraklı kızıl bayrak uğruna Marksist-Leninist Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu diye arkadaşlarıyla yasa dışı bir terör örgütü kurmuş! Dizi sayesinde Türk halkına bir akıl tutulması yaşatılıp Marksist teröristin yurtsever bir kahraman olarak dönüşü sunuluyor. Bugünkü holding medyasına ait gazetelerde 1970 ve 1971 yılında Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının hain komünist ve bölücü anarşistler olduğuna dair yazılanlar ve güvenlik kuvvetleriyle yapılan çatışmaların resimleri yalan mıydı? Nasıl böyle çabucak çark edip hainler hakkında olumlu algılanacak diziler hazırlatıp yayınlayabiliyorlar? Dünyada hafızası bu kadar toleranslı veya çabuk unutan bir halk, on beş yirmi yıl sonra hainlerin kahraman ilan edildiği başka ülke var mıdır bilemiyorum. Köy Enstitüleri sorunu da bu anlayışla gündeme taşınan konulardan biridir.
Köy Enstitüleri nedir? Ne zaman kurulmuş ve kapatılmıştır?
Cumhuriyetin ilânıyla birlikte yeni Türk devleti eğitim-öğretim konusundaki çalışmalarına hız verir. Ulu önder Atatürk’ün emriyle birlikte 22 Mart 1926 tarihli "Maarif Teşkilatına Dair Kanunu”nun verdiği imkândan yararlanılarak ilk önce Denizli’de açılmış bulunan Erkek Muallim Mektebi, 1927 yılında Köy Muallim Mektebi'ne dönüştürülür; Kayseri'de Zincidere Köyü'nde de bir Köy Muallim Mektebi açılır. Ancak beş-altı yıllık bir denemeden sonra 1933 ve 1934 yıllarında bu okulların kapatılması yoluna gidilir.
Maarif Nezareti o yıllarda “köy öğretmeni” ihtiyacını karşılamak için pratik çözümlere de başvurur. 1936 yılında askerliğini onbaşı veya çavuş rütbesiyle yapan ve terhis edilmiş köylü gençler kısa süreli kurslardan geçirilerek "eğitmen" unvanıyla köy okullarında görevlendirilirler. Bu girişimden bir yıl sonra, 1937’de Kızılçullu (İzmir) ile Çifteler (Eskişehir)'de başlangıçta Millî Eğitim ve Tarım Bakanlıklarının ortak denetimi altında birer "Köy Öğretmen Okulu" açılır. Bu okulların iki yılı ilkokul, üç yılı ise ortaokul kısmını kapsamaktadır. Bütün bu denemeler, nüfusunun henüz %79’u köylerde yaşayan ve okuma yazma bilmeyen Türk köylüsünün karşılaştığı sorunları çözmeye yetmez. Bu sebeple İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığını yaptığı ve Cumhuriyet Halk Partisinin tek parti iktidarı olarak Türkiye’yi yönettiği o yıllarda Türk köylüsüne eğitim, sağlık, tarım ve hayvancılık ile el sanatları konusunda yol gösterici öğretmenler yetiştirmek için okullar açılmasına karar verilir. 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı Kanun ile tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında başlangıçta on, sonra yedi ve daha sonra da dört olmak üzere toplam yirmi bir Köy Enstitüsü kurularak öğrenime başlanılır. Köy Enstitülerinin ne kuruluşunda, ne de 1943 yılına kadar belirli bir öğretim programı bulunmaktadır. Sadece 1 Temmuz 1940 tarihinde yayımlanan 435 sayılı genelge ile birinci sınıf öğrencilerine neler verilmesi gerektiği yirmi bir maddelik kısa bir “nasihatname” ile belirtilmiştir. Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç tarafından planlanan ve kurulan bu enstitüler, Türk halkının ruhunu kavramayan öğretmenlerin ideolojik ve dayatmacı tavırları, çağdaşlık adına halkın manevi değerleriyle alay etme, kız-erkek öğrencilerin ilişkileri gibi pek çok konu yüzünden halktan ve 1946 yılında kurulan muhalif Demokrat Partili milletvekillerinden büyük tepki görür. Bu sebeple Cumhuriyet Halk Partisi hükümeti, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u görevden alır ve bu Enstitülere muhalefetiyle bilinen CHP Sivas Milletvekili Reşat Şemsettin Sirer’i Millî Eğitim Bakanlığına getirir. Reşat Şemsettin Sirer, Millî Eğitim Bakanlığı sırasında, Köy Enstitülerinde 1943 yılında hazırlanan eğitim programında köklü değişiklikler yapar ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü kapatır. Bütün bu olaylar Millî Şef İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı ve Cumhuriyet Halk Partisinin tek parti iktidarı döneminde gerçekleştirilir. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti önce enstitülerin sağlık bölümlerini kaldırır, 1951 yılında ise Köy Enstitüleri’nin programını klasik ilköğretmen okullarının programıyla birleştirir. 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı yasayla da Köy Enstitüleri tamamen kapatılarak İlköğretmen Okuluna çevrilir. Köy Enstitülerinden, on dört yıllık süresi içinde 17 321 öğretmen, 8756 eğitmen, 1599 sağlık memuru mezun olmuştur.

Türk Eğitim Tarihinde Köy Enstitülerinin Yeri
Köy Enstitülerinin öğretim programları hiçbir konuda tam ihtisası kapsamadığı gibi Türk köylüsünün manevî derinliğini, geleneklerini yok sayarak pozitivist bir hamlıkla köyü ve köylüyü sosyalleşme, modernleşme ve medenileşme anlamında dönüştürme macerasına kalkışmış ve ilk kuvvetli tepkiyi de Türk köylüsünden görmüştür. Köy enstitülerindeki “Eğitim, üretim içindedir” sloganıyla marangozluktan duvarcılığa, arıcılıktan konserveciliğe, kadar çeşitli pratik bilgiler verilirken öğrenciler ve öğretmenler halkla bütünleşememiş, tıpkı komsomol çalışma kamplarındaki gibi köylü ayrıştırılarak maddeci bir yaklaşım sergilenmiştir. Köy Enstitülü öğretmenler, pek çok yerde köyün ileri gelen varlıklı kimselerine, aksakallara ve din adamlarına “hâkim düzenin adamları” gözüyle bakmış, onların geleneksel olarak yaşattığı inanç ve uygulamaları, geçiş dönemlerine ait doğum, sünnet, düğün ve ölüm gibi muhtelif törenlerini tarihî ve dinî kökenlerine bakmaksızın tamamıyla hurafe kabul edip aşağılamışlardır. Enstitü zihniyetine sahip kimselere göre “zındıklık, yobazlık, gericilik ve cehalet” her köy için ortak bir şablon olarak düşünülmüştür. Yıllarca bitmeyen bu söylem ve değişmeyen yöntem analitik düşünmeye ve bilimsel değerlendirmelere de kapalıdır. Köy Enstitülerindeki kız ve erkek öğrencilerin birbirleri ve öğretmenleriyle tekellüfsüz ve saygı sınırlarını aşan münasebetleri halk tarafından yadırganmış ve çağdaşlık adına başka türlü anlaşılmasına âdeta zemin hazırlanmıştır. Bu yüzden veliler bir süre sonra Köy Enstitülerine kız öğrencileri göndermemeye başlamışlardır. Köy Enstitüleri uygulaması bu bakımdan el yordamıyla gerçekleştirilen iyi planlanmamış bir teşebbüstür. Bütün bölge ve yörelerdeki Türk köyünün ve köylüsünün sosyo-kültürel yapısını tanımadan kendilerine ezberletilen ideolojik kalıpları tek doğru kabul edip uygulamaya kalkışan öğretmenler bekledikleri sonucu alamamışlardır. Yüzlerce yıllık Türk sözlü kültürünün ve örfünün nesilden nesle aktarıldığı ve hayatın her safhasını çekip çevirdiği Türk köyündeki üretim, sosyal ve ahlakî değerler sistemini yok sayarak kendi doğrularını empoze eden Köy Enstitülü öğretmenler, Türk köylüsünün sakin, ancak selim ve emin bir direnciyle karşılaşmışlardır. Bu direnç Türk milletinin irfanıyla ve kolektif şuur altında var olan yorumlama ve değerlendirme becerisiyle sağlanmıştır. Yani Köy Enstitülü öğretmen ve programın uygulayıcıları, Anadolu’nun vatanlaşmasında ve bütün savaşlarda fedakârca görev alan “derin Türk köyü ve köylüsünü” tanıyamamışlar, dolayısıyla dayatmalarından sonuç alamamışlardır. Bunun en büyük delilini bugünkü Türk köylü ve şehirlisinin ekonomi, eğitim, kültür ve siyaset alanlarında ulaştığı seviye ve tercihleri ortaya koymaktadır.
Cumhuriyet döneminde, Köy Enstitüleri pozitivizmden tarihî maddeciliğe doğru uzanan fikir akımlarının etkili biçimde yeşertilmeye çalışıldığı ilk yerler olmuş ve bu devrimci anlayış yoğun eleştirilere karşı Atatürkçülükle maskelenmiştir. Ancak 1960’lı ve 1970’li yıllarda hareketi sürükleyen öncüler açıkça Türk inkılâplarını “burjuva devrimi”, Mustafa Kemal’i de “burjuva devrimcisi” olarak nitelendirmişlerdir. Kendisini aydın sayan Köy Enstitüsü savunucuları değişen dünyaya ve yeniliklere kapalı, fikrî alanda ilkel bir köy devrimcisidirler. Sanayileşmeyi ve şehirlerin bir cazibe merkezi hâline gelerek yoğun göç alacağını görememeleri sosyal, kültürel ve ekonomik değişme ve gelişmelere ne kadar kapalı olduklarını göstermektedir. Köylerin boşaldığı, pek çok köyde okulların kapandığı ve taşımalı eğitime geçildiği, yatılı bölge okullarının bile fazla talep görmediği köylerimizde bugün bile Köy Enstitülerinin yeniden kurulmasını istemek ve üretim-tüketim faaliyetlerinde kolektifleşmeyi talep etmek ne derecede doğrudur? Türk köyü de, köylüsü de artık yaşadığımız bilgi ve iletişim çağında 1940’lı yılların köylüsü olmadığı gibi, Köy Enstitülerini savunan ve yeniden kurulmasını isteyen modern görünümlü mutaassıp kafalardan da kültürel yapı, his ve davranış bakımından daha donanımlı ve pratiktir. Esas itibariyle milletleşme sürecini tamamlamış demokratik ülkelerde olmayan Köy Enstitüleri uygulaması Osmanlı Devletinden tevarüs eden cumhuriyet aristokrasisi seçkin sınıfın köye ve köylüye bakışını yansıtmaktadır. Köylerden derlenen zeki çocuklar yine köye dönecekler ve köyü kalkındıracaklardır. Köy Enstitüsü mezunları üniversiteye gidemez, uzun yılları kapsayan mecburî hizmetlerini köy öğretmenleri ve eğitmenleri olarak yaparlardı. Oysa insanların bilimsel, idarî ve ekonomik varlığını geliştirmesinin önüne engel koymak insan haklarına aykırıdır ve demokratik bir davranış biçimi olarak görülmemelidir. Köy Enstitüsü mezunu 17 bin öğretmenin ancak çok az bir kısmı bu okullar kapatıldıktan epeyce sonra genellikle üç yıllık yüksek öğrenim imkânını elde etmişlerdir. Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerin büyük bir kısmı ideolojik olarak dönüştürülmüş ve başkalaştırılmış oldukları için, Cumhuriyeti ve inkılâpları Atatürk’ün öngördüğü çizginin çok daha ötesinde sosyalist bir anlayışla yorumlamak ve uygulamak saplantısına düşmüşlerdi. Nitekim Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerin büyük kısmı politize olmuş sol hareketlerin içinde yer almış, Türkiye’nin birlik ve bütünleşmesinden çok ayrışmasına zemin hazırlamışladır. Başka fikirlere saygılı olarak birlikte yaşama yerine kendileri gibi düşünmeyenlere büyük bir tahammülsüzlük, hatta onları başka kamplarda görme alışkanlığı tam bir ötekileştirme ve ayrıştırmaya dönüşmüş; 1940’tan 1970’li yılların sonuna kadar referansları, tavır ve uygulamalarıyla Köy Enstitülü öğretmenler eğitim camiasında imtiyazlı ideolojik kalıplarla düşünen bir sınıf hâline gelmişlerdi.
Ardahan Valisi Selim Cebiroğlu ve Köy Enstitüleri

Hâlâ günümüzde dahi bazı solcuların zaman tünelinde geriye doğru yolculuklarında ilk duraklarından birisinin Köy Enstitüleri olması devrimci muhafazakârlığın hatta irticânın ne denli devâ bulmaz dert olduğunu ortaya koymaktadır. Söz konusu derde devletin valilerinden birinin de bilerek mi, yoksa hiçbir kültürel ve akademik derinliği bulunmadığından mı duçar olduğu hususu ise nasıl izah edilir bilemiyorum. Bu yıl 21.06.2008 tarihinde dördüncüsü düzenlenen “Dursun Akçam Kültür ve Sanat Günleri” etkinliğine katılan Ardahan Valisi Selim Cebiroğlu, yaptığı konuşmada “Cumhuriyetin getirdiği değerlerin hepsinin ayrı güzelliği” bulunduğu, “ama Köy Enstitüleri’nin kendine has ayrı bir güzelliği” olduğunu belirterek, “enstitülerin insanlık ruhu, kültür ruhu ve hizmet ruhuna sahip olduğunu” söylemiş! Sayın vali arkasından “ruhu aldı götürdü madde, yürüyen kadavralara döndük neredeyse” demiş! Köy Enstitüleri, mademki “Cumhuriyetin kurumu” idi, neden Türkiye Cumhuriyetinin ikinci cumhurbaşkanı ile millî eğitim bakanı programını değiştirdi, üçüncü cumhurbaşkanı ile devrin hükümeti de kapatılması için yasal düzenlemeye gittiler? Onlar vatanlarını sevmiyorlar mıydı? Bir de “Köy Enstitüleri ve ruh” meselesi var. Yan yana gelince hiç yakışmayan iki söz ve kavram. Sayın valinin bilgisi var mıdır, yok mudur yine bilmiyoruz ama, Köy Enstitülerinin büyük çoğunluğu mânâ ile ilgili değer ve kavramları yok sayan pozitivist hatta materyalist bir tarım toplumunu hayata geçirmeye çalışan kurumlar olarak şöhrete kavuşmuştur. Köy Enstitüleri, Türk eğitim tarihinde nüfusunun %78’nin yokluk ve sefaletle köylerde yaşadığı ve okuma yazma bilmediği dönemlerde hayata geçirilmiş bir proje olmasına rağmen, başarısızlığı sebebiyle -bizzat uygulamaya koyan- Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı tarafından programı değiştirilmiş; sosyal değişmeye yenik, ülke gerçeklerine ters düştüğü için de 1954 yılında kapatılmıştır. Köy Enstitüsünden mezunlarının büyük bir kısmı ne yazık ki cumhuriyetin ve devletin öğretmeni olmak yerine kamuda çalışan aşırı sol görüşlü derneklerin dolayısıyla 1968 kuşağı olarak bilinen Türkiye’deki komünist ve anarşist hareketlerin hazırlayıcıları olmuşlardır. Dursun Akçam’a gelince herhalde sayın Vali Cebiroğlu, Akçam’ı Cumhuriyetin yetiştirdiği bir değer(!) Dursun Akçam Kültür Merkezini de “Ardahan'ın bir nuru, ışığı yansıtan odak merkezi” olarak görüyor. Akçam, Atatürk ve Cumhuriyetle kavgalı sosyalist ve komünist diktatörlük için çalışmış, yaşamış, yazmış ve bir ara yurt dışına kaçmış Köy Enstitülü bir ideoloji bezirgânıdır. Pek çok Köy Enstitülü gibi ne bir tam öğretmen, ne de tam bir sanatkârdır. Köy Enstitüleri, alanında otorite olan insanlar yetiştirmek yerine her şeyden biraz bilen yarım duvarcı ustası, yarım terzi, yarım öğretmen ve yarım sanatkârlar yetiştirmiştir. Dolayısıyla Türk milleti bir şeyi yarım bilen insanlar için yargısını atasözleriyle ifade etmiştir: “Yarım imam dinden, yarım doktor candan eder”. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Marmara Üniversitesi’nde “Köy Enstitülerini Araştırma Merkezi” kurulmuş. Söz konusu merkez, on dört yıl açık kalan bu okulların neyini araştıracakmış doğrusu merakımızı muciptir. Dünyada eğitim alanında ayrıntılı araştırmaların yapıldığı, çoklu zekâ kuramınınve yapılandırmacı eğitimin tartışıldığı, uzaktan eğitimin bütün boyutlarıyla değerlendirildiği ortamlarda biz Köy Enstitüleri romantizmiyle mi zaman kaybedeceğiz? Eski YÖK Başkanvekillerinden birinin de başlıca sermayesi Köy Enstitüleri idi. Türk Üniversitelerinde yapılan bilimsel çalışmalar böyle ise, sağlık, mühendislik, fen ve eğitim bilimleri ile sosyal bilimlerde dünya ile yarışabilir, ileri teknolojiye sahip markaları olan bir ülke haline gelebilir miyiz? Dünyanın her yerinde modası geçmiş ancak bizde değişik adlar altında yeniden canlandırılmaya çalışılan kızılından pembesine bu tür sol düşüncelerin bir yansımasının bulunmadığını Türk milleti demokratik hayatındaki tercihleriyle ortaya koymaktadır. Bu gerçekleri, pusulasını kaybetmiş her fırsatta eski hastalıkları depreşen solcu aydınlarımız da, her katıldığı toplantı ve denetlemesinde disiplin, tavır ve parlak düşüncelerine(!) şahit olduğumuz sayın vali de inşallah günün birinde anlar.
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü