Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Mümtaz’er Türköne’nin Çözüm Önerisi Ne?

12 Mayıs 2009
Mustafa FURKAN

Mümtaz’er Türköne MHP’nin Kürt politikasını eleştirdiği 07 Mayıs tarihli yazısında şunları yazıyor. “PKK’nın siyasallaşması ne demek? Hadi olduğu gibi kabul edelim. Bir terör örgütünün elindeki silahı bırakarak siyasallaşması yani siyasal araçlarla yoluna devam etmesi olumlu bir gelişme değil mi? Yine bir başka deyim: ‘Siyasal bölücülük’ şayet böyle bir şey varsa bunun siyasal olmayanı da olmalı.” ve soruyor: “MHP’nin bir Kürt politikası var mı?”

Türköne iki gün üst üste yayınlanan yazılarıyla bir siyasi partinin konuya ilişkin politikalarını eleştirir görünerek aslında milliyetçi görüş ve düşünceye karşı giderek şiddetlenen karşıtlığını yansıtmış oluyor. Bu tespiti yaparken bir hususu işaret etmekte yarar var; sayın yazarın milliyetçilik karşıtlığı Türklerinkiyle sınırlıdır. Çoğu yazısında Kürt milliyetçiliğini demokrasi, çoğulculuk, kültürel hakların kullanımı çerçevesinde yorumlar, hoşgörüyle bakar. Mazi kalbinde bir yara mıdır bilinmez. Ancak eskiden benimsediği görüşlerin tam zıddını savunan şimdiki pozisyonu neresinden bakılırsa bakılsın fikrî bir gelişim ve evrilme değil, tipik bir “dönüşüm”dür. Bu seyri seferinin dünyevî kazanımlar, maddî imkân ve şöhret anlamında getirilerinin göz kamaştırıcı etkisinden sıyrılarak, nefsini aşarak vicdanî bir muhasebe yapmayı dileriz bir gün başarır.

Mümtaz’er Türköne kendisiyle aynı çizgide seyredip koro oluşturduğu kalemdaşları gibi, her şeyi biliyor görünerek aslında kaçamak yapıyor. Kavramları çarptırarak, olayları dilediği şekilde yorumlayarak, bazılarını görmezlikten gelerek hükümler veriyor. Çoğu kere devleti bazen de Türk milliyetçilerini olayların sorumlusu gösterip suçluyor. Sayın Türköne ve aynı frekanstan yayın yapan diğer postmodern kalemler, neo liberal ve kendince demokratlar bu demogojik üslubu psikolojik harekat yöntemi olarak yaygın şekilde kullanıyorlar. Zihinleri kurgulamak, siyasi karar merkezlerini yönlendirmek, toplumu tasarladıkları kararların alınmasına hazır hale getirmek için sistematik kampanyalar yürütüyorlar. Kendilerine yazma ve konuşma imkanları sunan politik ve ekonomik güç merkezlerinin beklentileriyle de örtüşen bu çabaların mükemmel bir toplum mühendisliği olduğunu söyleyebiliriz.

Geniş kapsamlı bir af kanunu çıkararak PKK militanlarının şehirlere inmelerini, hapistekiler dahil cümlesinin toplum hayatında diledikleri konumda yer alıp faaliyet göstermelerini sağlamak amacıyla yoğun bir çaba sürdürülüyor. Örgütün siyasal alana intikal etme stratejisini ilk defa Abdullah Öcalan İmralı’da öne sürmüş, dağa çıkmalarının, Devlet’e karşı silahlı isyana kalkışmalarının, ayrı bir devlet taleplerinin tarihî bir hata olduğunu, bundan sonraki hedeflerinin “Demokratik Cumhuriyette Özerklik” olacağını ve artık siyasal alanda faaliyet göstermeleri gerektiğini açıkça ifade etmişti. PKK bu strateji bağlamındaki taleplerini çeşitli vesilelerle açıklamış, hedeflerini normal demokratik istekler şeklinde sunup zihinlere yerleştirmek üzere girişimler başlatmıştı. Geçen yıl Kandil Dağı’nda topladıkları 5.kongrenin sonuç bildirisi, Diyarbakır’da sivil toplum kuruluşları adına düzenlenen toplantıda konuşulanlar, DTP sözcülerinin çeşitli açıklamaları İmralı ve Kandil’de belirlenen yol haritasının uygulamalarıdır.

Örgütün dağdaki ve şehirlerdeki sözcüleri, siyasî temsilcileri hedeflerinin ne olduğunu yıllardır her vesileyle açıkça anlatıyorlar: “Projelerimiz demokratik özerklik üzerinde şekillenmiştir. Kürtlerin kendi coğrafyasında kendilerini özgürce yönetebileceği sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda kendilerini ifade edebileceği bir yönetim anlayışı; Türkiye’nin bütünlüğü içinde Kürt kimliğinin anayasal güvence altına alınması ve anadilde eğitim yapma hakkı istenmektedir.” [1]

Geçen hafta örgütün fiili lideri Murat Karayılan Hasan Cemal ile yaptığı söyleşide aynı mesajları tekrarladı. Silahı bırakmayı düşündüklerini ancak bunun ön şartlarının Türkiye Devleti tarafından yerine getirilmesi gerektiğini, bu ortamı hazırlamak üzere sonuçta örgütün muhatap kabul edilmesi anlamına gelecek bir müzakere usulünün benimsenmesini istedi. Karayılan’ın taleplerinin içeriği öncekilerden farklı değil. Kapsamlı bir genel af kanunu çıkarılsın, yerel yönetimlere geniş inisiyatif verilsin, Kürt kimliği Anayasa’da teminat altına alınsın; özetle “demokratik özerkliğe” dayalı otonom bir sisteme geçilsin. Türkiye iki halklı bu sistem üzerinde hazırlanacak yeni Anayasa aracılığıyla sonuçta siyasal zeminde paylaşılsın isteniyor.

Öcalan ve Karayılan’ın söyledikleriyle Ahmet Türk’ün, Aysel Tuğluk’un, Emine Ayna’nın tekrarladıkları arasında hiçbir fark yoktur. Hepsinin istediği aynı; bağımsız Kürt devleti ve federasyon tezlerinden vazgeçtiklerini tekrarlarken, Kürtlere yerel yönetimler yoluyla Güneydoğu’da özerklik verilmesini ikame ediyorlar. Ancak Öcalan’ın bir başka beklentisi daha var; Türkiye’nin yanı sıra, Irak, İran ve Suriye’de de demokratik yapılanma adı altında çerçevesini kendilerinin belirlediği yeni bir yönetim statüsü istiyor. Onun sloganı “Demokratik ülke, özgür anayurt”. Başka bir deyişle “demokratik Orta Doğu, birleşik anayurt” hedefi örgütün başlıca amacıdır. Bütün çabaları adım adım Büyük Kürdistan hedefine ulaşmak içindir. Bu girişimleri silahlı yöntemle yürütmüyorlar diye hafife almak, eylemleri durduruyorlar, barış sağlanıyor yorumuyla siyasî alana kaydırılmak istenen Kürt etnikçiliğini demokratik faaliyet şeklinde yorumlayıp kabule hazırlanmak en azından tipik bir aymazlıktır.

Bu gerçeği görmezlikten gelmeye çalışan çevreler çok rahat hüküm veriyorlar, öneriler yapıyorlar. Bunlara bakılırsa problemin şimdiye kadar çözülmeyişinin temel nedeni dar görüşlü tutucu çevrelerin ve devleti yönetenlerin gereksiz korkularıdır:
“Türkiye, Kürtlerin dil ve kültürlerini serbestçe yaşama özgürlüğü, bir ölçüde özerklik tanıyarak bütünlüğünü koruyabileceği gibi bütün Kürtlerin saygısını da kazanabilir.”[2]

“…Bütün bu tartışmaların billurlaşıp sıkıştığı yer ise ülkelerin toprak bütünlüğü ilkesine karşılık, kendi kaderini tayin hakkının nerede durduğu… Buna karşılık günümüzün post modern dünyasında çoğulculuk toplumsal zeminin esası, dolayısıyla da ulus devletlerin tatmin edemediği her kimliğin kendi kaderini tayin konusunda hakları var” [3]

Allameden bu icazetleri alan örgüt militanlarının dağda sıkışıp kalmalarına elbette gerek kalmıyor. Mümtaz’er Türköne gibi düşünenler farklı yorumlasalar ve üniter yapıyı tehdit saymasalar bile siyasal alana açılarak hedeflerine adım adım yaklaşma ümitlerini her geçen gün tazeliyorlar.

Bazıları daha da ileri gidiyor, dağa çıkanları yani PKK’lıları haklarını silahla savunmaya çalışan meşru direnişçiler olarak tanımlıyor: “Anlıyor musunuz bu savaş neden yirmi yıldır sürüyor? Anlıyor musunuz öleceklerini bile bile o Kürt çocukları neden dağlara çıkıyor. Çıkarlar. Ne yapsınlar. Canlarını, namuslarını, çocuklarını korumak için onlara bu imkanı tanımazsan ne yapsınlar; kime güvensinler, neye sığınsınlar. Dağlara gidiyor onlar da.”[4]

Bu tarz görüşlerini PKK meselesinin çözümüne ilişkin öneriler şeklinde değerlendirdiklerinden ve doğruyu yaptıklarından kuşku duymadıklarından itiraz edenler, örgütün silahla elde edemediği sonuçlara siyaseten ulaşmaya çalıştığını söyleyenler uzlaşmaya yanaşmayan, önerisi olmayan “ancak ve ancak etnik-ırkçı milliyetçi ideolojiden gözleri kör olanlar ya da bu kavganın devamından çıkar sağlayanlar” diye tanımlanıp kınanıyorlar.

Türköne’nin “MHP’nin Kürt politikası var mı?” sorusu tersinden okunduğunda iddialı bir meydan okuma anlamı çıkıyor. Her şeyi en mükemmel kendisinin bildiğine inanan, problemin çözümünü eksiksiz bilen, karşısındakileri küçümseyen bir üstten bakış söz konusu. Bu ruh hali ertesi günkü yazısının “MHP Milliyetçiliğinin Karamanoğlu Mehmet Bey Sendromu”başlıklı yazısında biraz daha somutlaşıyor: “Üniter ulus devletin Kürtçe’nin özgürleşmesinden zarar göreceği ise çok tekrarlandığı için doğru sanılan bir felaket senaryosundan ibaret.” [5] Bu tarz kesin hükümler çerçevesinde düşünülünce dilin millet hayatındaki önemi, kültürün oluşumunu, gelişmesini ve sürekliliğini sağlayan birinci derecedeki etkisi Türkçe ve Türk kültürü açısından önemsiz hale geliyor. Zaten aynı mantıkla Türk kimliği devri kadimden miras alınan “ittihad-ı anasır” anlayışına yahut günümüzde çok sözü edilen çoğulculuk iddiasına aykırı, telaffuzu bile zararlı bir kavram oluyor. Ne var ki Kürt kimliğinin oluşturulmasına yönelik tüm girişimler, bu cümleden Kürtçe’nin okullarda öğretilmesine, yerel yönetimlerde serbestçe kullanılmasına ilişkin taleplerin önünün açılması sakıncalı sayılmıyor. Tam tersine PKK’yı dağdan indirecek, barışı sağlayacak adımlar şeklinde değerlendiriliyor. Başka bir deyişle kültürel çoğulculuk taraftarı bu demokrat ve liberal çevreler için Türkçe ve Türk kültürü konusundaki hassasiyetler son derece sakıncalıdır. Buna karşılık Kürtçe’nin okullarda öğretilmesinin sağlanması, yaygınlaştırılması, Anayasa ile güvence altına alınması “halkların barışması” nı temin edecek “tarihî açılım”lardır.

Mümtaz’er Türköne Türk kimliğinin intiharını istemek anlamına gelen görüşleri savunanlarla, kozmopolitan çevrelerle aynı potada olmakta sakınca görmüyorsa, kuşkusuz bu kendi tercihidir. Ancak etnik milliyetçi Kürt değirmenine su taşıma anlamına gelen yaklaşımların ağır bir sorumluluğunun bulunduğunu, ülkenin geleceğini düşünen herkes için vicdanî bir muhasebenin şart olduğunu hatırlatmak isteriz.


[1] 29.01.2009 Ahmet Türk, Milliyet Gazetesi

[2] Şahin Alpay, 09.12.2008 Zaman Gazetesi

[3] Etyen Mahçupyan, 14.09.2008 Taraf Gazetesi

[4] Ahmet Altan, 27.04.2009 Taraf Gazetesi

[5] Mümtaz’er Türköne, 07 Mayıs 2009 Zaman Gazetesi

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü