Türk Dünyası Yardım Kampanyası

DAĞDA ZAFER, MASADA HÜSRAN ( MI )?!

06 Mart 2008
Mustafa TEZEL

Dünkü ZAMAN Gazetesini elime alınca, âdeta başımdan aşağı kaynar döküldü.

Anılan Gazete’de “Diyarbakır” mahreçli olarak verilen bir haber-yorumun başlığı aynen şöyle idi;

“Askerî operasyonlarda başarı sağlandı, sıra sosyal projelerde”

Başlığın hemen altında ise, yapılması gerekenler sıralanmış;

  1. Her vilâyet için farklı teşvikler uygulanmalı. Bazı illerdeki sanayiciden vergi alınmamalı.
  2. GAP bir an önce bitirilmeli, mayınlı araziler temizlenip yöre halkına tahsis edilmeli.
  3. Anadilde yayın artırılmalı. Bölgeye, halkı şefkatle kucaklayacak idareciler gönderilmeli.

Başsayfada isim kaydedilmesine karşılık, haberin içeriğinden, bunun bir “servis haber” olduğu açıkça anlaşılıyor. Zira, okuyucunun asıl itibar ettiği, çarçabuk okuyup geçtiği spot ( vurgu ) kısmında, asıl söylenmek istenenler “klişe” hâlinde söylenmiş. Yazının içeriğinde ise, kamuoyunun tanıdığı bazı şahsiyetlere atfen “sorunun sadece güvenlik meselesi olmadığı; sosyal ve iktisâdî tedbirlerle desteklenmesi gerektiği” belirtiliyor ki, bu -ana hatları itibariyle- doğru bir yaklaşımdır. Fakat, gerek başlıkta, gerekse “vurgu” kısmında yazılanlara baktığımızda, tavsiye edilenlerin, tedhiş örgütünün ( daha doğrusu O’nu maşa olarak kullananların ) yaklaşık otuz yıldır Türk Devletine ve Türk Milletine kabûl ettirmeye çalıştıkları ve “ayrışmayı” sağlamaya-körüklemeye matuf hususlarla yöndeşlik ( paralellik ) gösterdiği, anlaşılmaktadır. Bir de “federasyon” vs. gibi saçmalıkları ilâve etseler, bu haber-yorum pekâlâ bir PKK bildirisi olabilir.

Üzerinde biraz düşünüldüğünde açıkça görülmektedir ki, sözkonusu öneriler, tedhişin –dış güçlerin dünya hâkimiyeti tesis etmek maksadıyla, bölgedeki etkinliklerini artırmak için hile ve desise ile ortaya çıkardıkları sun’î bir mesele- değil, hattızatında haklı sebeplerle ( yâni, bölgede yaşayan insanların eğitim, sağlık, barınma, beslenme, işsizlik vb. sorunlarının devlet tarafından halledilmemesi yüzünden ) ortaya çıktığını; bölge insanının, sözkonusu meselelerinin hâllini sağlamak ya da devleti buna icbar etmek için silâha sarıldığını, iddia etmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Bu arada, bir kısım zevat ta –muhtemelen, zevahiri kurtarmak için- “tedhişin, aslında, ülkemiz ve bölge üzerinde emelleri bulunan dış güçler tarafından desteklendiğini; şayet, bölgenin gelişmesini sağlayacak içtimâî-iktisâdî vb. önlemler alınırsa, bu takdirde tedhiş örgütün insan kaynağının kurutulmuş olacağını- iddia ederek, yıllardan buyana devam eden tedhiş sebebiyle bizar olan, çocuklarını kaybeden ya da kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olan sâde insanımızın aklını çelmektedirler. Mesele sürüncemede kaldıkça ve yukarıda misâlleri verilen “zihin bulandırıcı” düşünceler, hemen her vesileyle ve “ısrarlı” ve “istikrarlı” bir biçimde “her türlü vasıtayla” tekrarlandıkça, cemiyetimizin giderek daha büyük bir kesimi, bu tür zararlı düşüncelerin tesiri altında kalmaktadır.

Ancak, meseleyi daha vahim hâle getiren husus, bu yaklaşımın, yâni –tedhişin üstesinden gelmek için- “tedhişin kesif olarak yaşandığı bölgeye münhasır bazı ayrıcalıklı muameleler yapılması gerektiği,” yönündeki düşüncelerin toplumumuzda tedricen yaygınlaşmasıdır.

Nitekim, yukarıdaki haberle ilgili olarak isyanımı paylaşmak istediğim bir dostum-arkadaşım –ki, dünya görüşünü herhâlde belirtmeye hacet yok- beni âdeta paylamaya kalktı ve “Otuz senedir bıkmadınız bu martavalları sıkmaktan. Artık hakikati görün. Hayâl görmeyi bırakın. Realiteyi kabûl edin. Avrupa’ya, Amerika’ya kafa tutarak bir yere varamazsınız,” deyiverdi. Gerçekten de neye uğradığımı şaşırdım. İfâdeleri, hükûmetin Kıbrıs konusunda sık sık telâffuz ettiği “çözümsüzlük çözüm değildir” şeklindeki yaklaşımı andırıyordu. İnsanların “niçin” ve “nasıl” böylesine değişebildiklerini doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum. Fakat, bu beklenmedik tepki –henüz, umûmîleştirmek için erken olsa da- yaklaşık otuz yıldır, meşum emellerini gerçekleştirebilmek maksadıyla uygulanmasında yarar gördükleri hususları –tedhiş yoluyla- cemiyetimizin bir kısmına –hem de, direnç noktasını teşkil eden kesimlere bile- benimsetmekte hayli mesafe aldıklarını ortaya koymaktadır.

Hemen her konuda karşımıza çıkan bu zihin bulanıklığı, devletimizin ve milletimizin bekâsını tehdit etmektedir. Maalesef, eğitimden dış siyasete kadar, devletimizin ve milletimizin inkırazına sebebiyet verecek pek çok düşünce, kendi insanımız ( siyâsetçi, bürokrat, akademisyen, işadamı, yazar-çizer vs. ) marifetiyle uygulanmakta ve/veya millete “çözüm önerisi” olarak sunulmaktadır.

Üstelik, gafleti yahut da hıyaneti yüzünden bu tür düşünce ve girişimlere destek olanların yanı sıra, bu elim davranışları sergileyen insanlardan bir kısmının –başörtüsü vb.- konularda yaşanan sıkıntılardan ötürü “devlet” ile devleti tahakkümü altına almış olan gayrımillî “ceberrut zihniyeti” özdeşleştirerek “sözkonusu zihniyeti ortadan kaldıracağım” zannıyla, devletin ve milletin bekâsını tehdit eden sözkonusu girişimleri “bilerek” yaptığı müşahade edilmektedir.

Son zamanlarda, “Vakıflar Kânûnu”ndan “tedhişle mücâdele”ye, “Kıbrıs Meselesi”nden “AB ile ilişkiler” konusuna kadar hemen her konuda sergilenen bu idraksizliği başka türlü izah etmek mümkün değildir.

Korkarım ki, kısa zamanda aklımızı başımıza devşirmediğimiz takdirde, bir müddet sonra, ülkemizin -milletler camiasının “hür” ve “müstakîl” bir mensubu olarak- varlığını sürdürme imkânını yitireceğini söylemek, kéhanet olmayacaktır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü