Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türk Milleti’ne “Kefen”in Terzisi ve Terzihanesi!..

30 Kasım 2009
Müyesser YILDIZ

Gazi Mustafa Kemal, 1 Kasım 1922’de Büyük Millet Meclis’inde adeta bir Türk-İslam tarihi dersi verir. İşte o tarihi konuşmadan bazı satırlar:

“Bu insanlık dünyasında en az 100 milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk Milleti vardır. Ve bu milletin kapla¬dığı toprakların alanı oranında, tarih alanında da bir derinliği vardır… En belirgin ve en somut ve en kesin tarihi kanıtlara dayanarak diyebi¬liriz ki, Türkler 15 yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde muazzam devletler kurmuş ve in¬sanlığın her türlü yeteneklerine ortam yaratmıştır. Elçilerini Çin’e gönderen ve Bi¬zans’ın elçilerini kabul eden bu Türk Devleti, atalarımız olan Türk Milletinin kurduğu bir devletti… Bundan 1500 sene önce, yani Peygam¬berimizin hicretinden 250 yıl önce Orta Asya’da çok büyük bir Türkiye Devleti vardı. İslam’dan önce var olan bu devletlerin sahibi Türkler, bundan 1000 sene önce İslam’ı kabul et¬tiler… Aynı ırktan olmakla beraber, Irak başka bir şey, Ye¬men başka bir şey, Suriye başka bir şey ve Hicaz ülkesi de bambaşka bir şeydi… Türk ve İslam Türkiye Devleti, iki mutluluğun belirip, ortaya çıkmasına kaynak ve kö¬ken olmakla dünyanın en mutlu bir devleti olacaktır.”

Kanlı terör, etnik, mezhep, dil, bölge farklılıklarının kaşınması… Türk Milleti’ni ayrıştıracak, Türkiye’yi Yugoslavyalaştıracak bilumum silahlar yıllardır devrede… Başbakan Erdoğan’ın 2005’te söylediği bir sözü hatırlıyorum; “Yugoslavya benzetmesi çok yanlış. Orada her etnik unsurun kendi milli kilisesi var, Müslümanların da camisi... Ama bizde nüfusun yüzde 99’u Müslüman. Bu bizi bağlayan bağdır. Yugoslavya dağılınca, farklı etnik kimliklerle evlenenler arasındaki bağ da koptu. Bizde böyle bir şey olur mu?” demişti. Bu sözlerden çıkarılacak sonuç, Başbakan Erdoğan’ın, “din birliği”ni milletimizin yegâne çimentosu saydığıdır. Öte yandan iç ve dış güçlerin de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “Türk-İslam” sentezinden çok rahatsız olduğunu biliyoruz.

Hakikat şu ki, Türklük ve Müslümanlık, bu milletin DNA’sı, atomudur. Birbirine böylesine yakışan, uyan bir başka örnek bulmak imkânsız desek, herhalde abartmış olmayız. Ancak anlaşılan, bölücü silahların hedefinde şimdi de bu DNA’mız var. Çalışmalar yıllardır alttan alta yürütülüyordu, şimdilerde artık gayet pervasızca gün yüzüne çıkartılıyor. Üstelik en umulmayacak zeminlerde!

Önce İstanbul’un kurtuluş yıldönümü vesilesiyle camilere, milli birliğimizi ifade eden mahyalar asılmasına taktılar. Bu cephenin, “Türk Milleti” düşmanlığı ve “etnikçilikte” öncü isimlerinden biri, “Müslümanlık ve Türklük: Kim Kime Muhtaç?” başlığı altında şu iddialarda bulundu:

“Cumhuriyet milliyetçiliğinin taktiklerinden biri, millet ve ümmet kelimelerinin anlamlarını tam tersine çevirmek olmuştu… Bir hamlede onları etnik milliyetçiliğin taraftarı haline getirmek, doğrusu pek de zor olmamıştı… Aynı şeyi ‘önce vatan’ klişesi için de söyleyebiliriz… Asıl varılmak istenen sonucu, en önemli iki camide, yani Süleymaniye ve Sultanahmet’te görüyoruz. Birincisinde ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ yazıyor... Tüm etnik çeşitliliği kucaklayan İbrahimi bir dinin ibadet yerinde tek bir etnik kimliği öne çıkaran bir sözün, bizzat dini aşağılamak olduğunu bilmek için dindar olmaya gerek yok. Söz konusu mahyanın kabul görmesi için bütün Müslümanların kendilerini hiç düşünmeden Türk hissetmeleri gerekir. Bunun anlamsız bir beklenti olduğu ise Kürtlerin varlığı ile zaten kanıtlanmış durumda. Bu mahyanın dindarlığı anlamsızlaştırdığı, inancı bir etnik kimliğin parçasına indirgediği, dolayısıyla da Kürt olmayan Müslümanlar için de fazlasıyla itici olduğu açık değil mi? Müslümanlık kendi içinde etnik çeşitliliği taşımaya ve onu hazmetmeye muktedir iken, Türklük kendi içindeki dinsel çeşitliliği taşıma ve hazmetme konusunda büyük zorluk çekiyor. Bu nedenle de ortada basit bir gerçek var: Müslümanlık, Türklüğe muhtaç değil, ama Türklük Müslümanlığa muhtaç...”

Bir camiye “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü koymayı ben de yadırgayabilirim ama niyet Türk’ü aşağılamak olunca iş değişiyor. Nitekim kimin kime muhtaç olduğu “dinamiği” bir sonraki yazısında geniş olarak işleyeceğini vurgulayan zatın, hezeyanları şu satırlarla son buluyordu: “Görünen o ki, ‘millet’ de vatan’ da ait oldukları dünyaya dönüş hazırlığındalar ve Türk milliyetçiliğinin zaten epeyce kof olan temeli, bizzat Müslümanlar eliyle hak ettiği noktaya geri itiliyor.”

Müslüman’ı, Türk’ten Kurtarmak!..

Aynı zat, yaklaşık 1 ay sonra bu “dinamiği” detaylandırıp, sadede gelirken, “Müslümanların yeni yolu: Laikliğin parçalanması ve Türk kimliğinden bağımsızlaşma” formülüyle, gerçek hedefi ayan beyan ortaya koydu. İşte bu son bölücü ataktan bir demet:

“Çok partili hayatla birlikte Anadolu'nun ‘muhafazakâr’ kesiminde tepkilerin siyaseten şekillenmesine tanık olundu… Önce meseleyi ‘yumuşak’ bir biçimde ideolojik bir ‘uygunluk’ yaratarak çözme isteği ortaya çıktı. Bunun adı Türk-İslam senteziydi... Devlet bu sentezle, Müslümanları yeniden Türklüğe yakınlaştırmaya çalıştı. Aslında ortada bir sentez değil, Müslümanların ideolojik açıdan ‘ehlileştirilmesi’ ve siyasî alanda edilgenleştirilmesi projesi vardı…1997 sonrasında işler devlet açısından iyice çığırından çıktı... Her şeyden önce küreselleşme İslamiyet’i bir kimlik olarak öne çıkardı… Bugün Müslüman olmak, kişinin kendisini tarif etmesi açısından yeterli (Yazar kendi kimliğini nasıl açıklıyor acaba?) Artık Müslümanların ayrıca Türk olma ihtiyaçları eskisi kadar çok değil ve bu eğilim giderek artıyor… Böylece Türk-İslam sentezinin kopuşuna gelindi... Bugün Müslüman kimlik, Türklüğe ihtiyaç duymayan, salt kendi geleneğinden hareketle küresel anlamda ‘kişilik üretebilen’ bir kimlik… Küreselleşme ve Türkiye'nin iç dinamiği sayesinde olgunlaşan Müslüman kimliği yeniden etnik vurgu üzerine oturan bir Türklüğe çekmek artık son derece zor. Bu durumda ya Türklüğü yeniden tanımlayarak, etnisitenin dışına taşıyacaksınız, ki bu askerin gücünün azalmasını ve demokratlaşmanın yerleşmesini ifade edecek; ya da darbe yapacaksınız… Kısaca söylersek, bu toprakların son dönemde yaşadığı en büyük dönüşüm Türk-İslam sentezinin anlamsızlaşması ve Müslüman kimliğin, Türklükten özgürleşmesidir.”

Bu müthiş(!) “dinamiğin” sözcüsü kim mi? Sadece Türk kimliğinin amansız düşmanı değil, Ermeni soykırım iftirasının yılmaz savunucusu, PKK’ya, “silahlarını bırakmamasını” tavsiye eden, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, Taraf ve de Zaman Gazetelerinin köşe yazarı Etyen Mahçupyan!..

Kimliği ve misyonu malum bir şahsın, bu son “dinamik bölücülüğünde” şaşılacak yan yok. Şaşırtıcı olan; “Dinime küfreden bari Müslüman olsa” misali, böyle bir isimin, Türk Milleti’ne kefen biçmeye yeltenmesi…Daha da vahimi, o kefeni, milli ve dini hassasiyetlere haiz olduğu sanılan Zaman gibi bir terzihanede dikmesi!..

Bu tablo, Fahri Atasoy Hocamızın, “Milliyetçilik Ulusalcılık Dindarlık” başlıklı analizinde yaptığı çağrının ne kadar isabetli olduğunu teyit etmiyor mu? Evet, “Türkiye’de yaşayan herkesin, dünyada devam eden milletler mücadelesinde Türk milletinin yanında mı, yoksa başka merkezlerin yanında mı olduğuna” karar verme zamanıdır!..

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü