Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Kıbrıs’a da “Dağlıca” Operasyonu!..

07 Kasım 2009
Müyesser YILDIZ

Hrant Dink’in katli “Ermeni açılımı”nı tetikledi. 12 askerimizin şehit edildiği, 8’ninin kaçırıldığı Dağlıca baskınından sonra “Kürdistan açılımı” gündemimize geldi. Şimdi de, “Kıbrıs açılımı”nı nihayete ermeden önce bir “Dağlıca” operasyonu mu endişesini ister istemkez taşıyoruz. 11 Eylül saldırılarını kim yaptı bilemeyiz ama, Amerika’ya istediği fırsatı sağladı. Aynı ona benziyor değil mi?

Dağlıca ve Kıbrıs arasındaki alakayı anlatmadan önce Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, “tarihi” Erbil ziyaretinde yaptığı açıklamadan şu bölümün altını çizelim; Ekim 2007’de Dağlıca saldırısından sonra bizim Irak'a girmemiz, Türk-Irak, Türk-Kürt çatışması gibi, ne kadar olumsuz senaryolar vardı. Bütün bu senaryolar iki yıl içinde iflas etti. Çatışma değil, diplomatik çalışmalarla ilişkiyi bu noktaya getirdik…Kuzey Irak’la çatışma değil, konsolosluk açacak diplomatik ilişki aşamasına geldik”. Çok açık ki, Dağlıca saldırısı Barzani’yi tanımamızın önünü açmış. İlginçtir, sadece içerideki “Kürt açılımı” değil, dışarıdaki “Kürdistan açılımı”nda da çizdiği yol haritasını izlediğimiz iyice anlaşılan ABD’li David L. Phillips, Atlantik Konsey adına Haziran’da hazırladığı malum raporda, “Dağlıca saldırısından sonra Ankara’nın, Barzani’ye, PKK’yı yasaklaması karşılığında siyasi ve ekonomik ödüller teklif etme gibi stratejik bir karar aldığını” öne sürmüştü.

TALEP VE TEHDİTLER

Kıbrıs’a gelirsek; AB-ABD başta, tüm resmi ve gayrı resmi güçler, aynen “Kürt açılımı”nda olduğu gibi Aralık ayına kadar “çözüm” istiyor. Bunun iki sebebi var; Birincisi 10-11 Aralık’taki AB Zirvesi, diğeri KKTC’de Nisan ayında yapılacak seçimlerde “milliyetçi güçlerin” kazanma, Talat’ın kaybetme ihtimali…Bunu sadece dış güçler değil, bizzat ülkemiz yöneticileri de söylüyor. Mesela AB’den sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış sık sık, “Nisan 2010’a kadar çözüm bulunamaması halinde, çözüm yanlısı KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın seçimi kaybedebileceği ve yerine gelecek ismin çözüm için aynı isteklilikte olmayabileceğini” hatırlatıyor.

Kıbrıs konusunda önümüze konan şart Ek Protokol’ün uygulanmasından ibaret değil. 1960 Garantörlük Antlaşmaları’nın tartışılması, açıkçası Yunanistan’dan sonra İngiltere ve elbette Türkiye’nin “garantörlükten” çekilmesi, Rumların NATO üyeliği için vetomuzu kaldırmamız, Başbakan Erdoğan’ın Rum Lider Hristofyas’la masaya oturması, Türk askerinin Ada’dan çıkması, beraberinde Ege sorunlarının da bir paket olarak halli isteniyor.

Aynen “Ermeni açılımı”ndaki gibi, Rum kesimiyle gizli görüşmelerin yürütüldüğü şüphesini uyandıracak tuhaf sinyaller de var. Mesela Türkiye’nin Aralık zirvesinden önce Rumlara küçük bir limanı veya havaalanını açacağı iddia ediliyor. Keza daha geçenlerde, Çözümden sonra Türk tarafını adım adım asimile edeceklerini, bu konuda AB ile özel bir protokol imzaladıklarını” açıklayan Rum Lider Hristofyas’dan son günlerde sık sık sanki Erdoğan’la görüşüyormuş gibi, “Erdoğan ile her konuda anlaşamıyoruz…Erdoğan’dan talebimiz, müzakerelerde ilerleyebilmemiz için Mehmet Ali Talat’a daha çok manevra alanı vermesidir” açıklamaları geliyor (New York’ta BM toplantısında Obama’yı beklerken, Hristofyas’ın Erdoğan’ın yanına gittiğini ve 15 dakika görüştüklerini vurgulayalım). Başbakan Erdoğan, “Türkiye’nin hava sahası ihlallerini AB’nin resmi kayıtlarına geçiren” ve sadece 15 gün önce Rum Meclisi’nde, Kıbrıs Hellenizmi için müzakereler sonuç vermelidir…Türkiye Kıbrıs’tan askerlerini çekmelidir” diyen Yunanistan Başbakanı Papandreu’ya “Kıbrıs ve Ege paketi” mektubu gönderiyor vs.

Kıbrıs konusunda sadece “talepler” değil, “tehditlerle” de karşı karşıyayız. Önce Rumların organize ettiği bazı tehditlere bakalım; Kıbrıslı Rumların AİHM’deki avukatı Dimitriadis, tazminatların ödenmemesi durumunda Türkiye’nin yurtdışındaki taşınmazlarının dondurulması için harekete geçeceklerini, örneğin Türk uçaklarına el koyabileceklerini söylüyor. Yine tam bu günlerde Amerikalı bir grup, KKTC’deki mülklerini kullanamayan Rumlar adına, Türkiye aleyhine 400 milyar dolarlık dava açıyor. Brüksel kaynaklı tehditlerin başında ise AB Zirvesi’nde olmayan müzakerelerin “askıya” alınması var. Zirvede, Sarkozy ve Merkel’in hazırladığı, “Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık” statüsü öngören bir paketin görüşüleceği de konuşuluyor. Ancak kritik dönemlerde ortaya çıkmasıyla tanınan İngiltere’nin, ülkemize gelen Dışişleri Bakanı David Miliband’ın, şu sözleri bunların ötesinde tehditlerle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor; “Ek protokol önemli bir konu, ama meselenin yalnızca bir parçası. Mesele şu; Aralık ayında önemli bir karar alınacak. Dramatik durumlardan kriz çıkartmamalıyız. Bütün taraflara düşen önemli sorumluluklar var. Bu aşamada bunun ötesinde bir şey söylemem doğru değil”.

DAĞLICA GİBİ Mİ?

Miliband’ın, “dramatik durumlar” sözü yeterince mide bulandırıcı. Ancak buna eklememiz gereken iki husus var. Birincisi ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Philip Gordon’un Ege’deki “ihlaller” konusunda Temmuz’da, “Durumu dikkatle izliyoruz. Böyle sürerse insan hayatlarına da mal olacak daha ciddi şeylere sebep olabilir” demesi. İkincisi de, İtalyan Hıristiyan Demokrat Albertini tarafından hazırlanan ve Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi’nde görüşülen AP 2009 Genişleme Raporu’nda, “Türkiye NATO-AB işbirliğini engelliyor. Bu durum, görevlendirilen AB personelinin güvenliği açısından olumsuz sonuçlar doğurmaktadır” iddiasına yer verilip, bir anlamda AB Ordusu operasyonlarındaki olası can kayıplarından Türkiye’nin sorumlu tutulacağının karara bağlanmasıdır.

Tüm bunlar Türkiye’nin sadece siyasi açıdan değil, gerekirse Dağlıca benzeri bir komplo tehdidiyle tavize zorlandığı şüphesini uyandırmıyor mu?

“CUNTA”YI BİRAZ DA DIŞARIDA ARAYALIM

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Cumhurbaşkanı Gül’ün, “devlet kararı” dediği Ermenistan ziyareti için “kendi takdirleri“ açıklamasını yapmış ve Azeri topraklarındaki işgal sona ermeden sınırın açılmasına karşı çıkmıştı.
David L. Phillips ve eski CIA görevlisi Henry Barkey malum raporlarında, “Barzani yönetiminin tanınması, Kerkük ve Türkmenler konusunda en büyük engelin TSK, aşırı sağ ve sol milliyetçiler” olduğunu vurgulamıştı. Haksız değillerdi, zira Orgeneral Başbuğ daha Genelkurmay Başkanlığı devir-teslim töreninde, “Irak’ın kuzeyindeki oluşum, Irak’ın toprak ve siyasi bütünlüğünün aleyhine gelişmemelidir…Kerkük’e özel bir statü verilmesi çok önemlidir…Irak’taki soydaşlarımız olan Türkmenlerin çatışan taraflardan biri haline gelmesi Türkiye için diğer bir endişe kaynağıdır” demişti.

TSK’nın KKTC konusundaki hassasiyetini anlatmaya ise gerek yok. Nitekim Rum Lider Hristofyas, Mayıs’ta Katar Tribune Gazetesi’ne, “Çözüme en büyük engel, milliyetçi çevreler ve Ordu. AB’yi isteyen Erdoğan gibi liderler bu sürece yardımcı olur” şeklinde bir demeç vermişti.

AB’nin son İlerleme Raporu’ndaki şu ifadeler de TSK’nın tüm bu “açılımlara” karşı tavrından duyulan “kurumsal rahatsızlığın” özeti gibiydi: “TSK’nın üst düzey mensupları, Kıbrıs, etnik köken, Güneydoğu, laiklik, siyasi partiler ve askerlikle ilgili olmayan diğer konuların da dahil olduğu çok sayıda iç ve dış politika konusunda sorumluluk alanlarının ötesine geçerek görüşlerini açıklamışlardır”.

Görünen o ki, sadece TSK değil, Türkiye’nin “kırmızı çizgilerini” savunan herkesin “cuntacı” ilan edildiği bir sürece girdik. Acaba “gerçek cuntayı”, içerideki uzantılarıyla beraber artık dışarıda aramak gerekmiyor mu?

Bilmem, Kıbrıs ve Ege’de yeni “açılımlara” zorlandığımız bu günlerde Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun 2001’deki şu görüşlerini hatırlatmamızın bir faydası olur mu;

Kıbrıs’ı ihmal eden bir ülkenin küresel ve bölgesel politikalarda etkin olabilmesi mümkün değildir…Kıbrıs Türk toplumunun güvenliği ve korunması konusunda gösterilecek bir zaaf, dalga dalga Batı Trakya ve Bulgaristan’a, hatta ve hatta Azerbaycan ve Bosna’ya yayılabilir…Orada tek bir Müslüman Türk olmamış olsa bile, Türkiye’nin bir Kıbrıs meselesi olmak zorundadır. Hiçbir ülke kendi hayat alanının kalbinde yer alan böyle bir adaya kayıtsız kalamaz…”

“Türkiye daha önce yapılan ciddi diplomatik ihmallerle Ege’de gerilenebilecek en son noktaya gelmiş bulunmaktadır. Bundan sonra verilecek her taviz, Türkiye’nin Ege’deki, dolayısıyla Akdeniz-Karadeniz bağlantısındaki hayat alanının yok olması neticesine kadar gidecek vahim sonuçlar doğurabilir…”

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü