Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türkiye Nereye Açılıyor?

21 Ekim 2009
Müyesser YILDIZ

Son 20 günde şu baş döndürücü trafik yaşandı. Çankaya düzeyinde Nahçıvan’da Türk Dili Konuşan Ülke Liderleri Zirvesi’ne katılım, Zürih’te Ermeni protokollerinin imzalanması…Bunu enine-boyuna konuşamadan Suriye ile sınırların kaldırılması, ertesinde Azerbaycan bayraklarının yasaklandığı Türkiye-Ermenistan maçı…Maça ilişkin tepkilerin, Irak entegrasyon süreciyle bastırılması…Son olarak da AB ve ABD’nin, “Bizim hazırladığımız Anayasa’yı kabul edin” diye dayatmada bulunduğu Bosna-Hersek “açılımı”…Ve tüm bunların arasında patlak veren İsrail “krizi”. Şimdi ise Başbakan Erdoğan’ın İran ve ABD ziyaretleri bekleniyor. Neler oluyor? Birilerinin dillendirdiği üzere, “Yeni Osmanlı” hayali peşinde, Batı’ya arkamızı mı dönüyoruz? Ya da iktidarın iddia ettiği gibi, “bağımsız” bir dış politika mı izliyoruz? Yoksa sağ gösterip, sol vurma misali, “Yeni Osmanlı” sloganıyla, Türkiye’yi hem Türk, hem İslam dünyasından kopartıp, tamamen Batı’ya râm edecek “paket program”ın son “açılımları” mı hayata geçiriliyor?

Le Figaro Gazetesi’nin “Büyük Ermenistan” haritası ve Almanya’nın “Kürdistan vatandaşlarına”a vize uygulamama kararı, bir kez daha malumu ilân olsa da, şu Kürt ve Ermeni açılımlarını” Ermenistan, Suriye, Irak ve İran güzergahındaki gelişmelerle birlikte topluca ele alalım.

PKK önce Suriye, ardından Irak’ın kuzeyinde kendiliğinden yeşerip, büyümedi. Bir büyük projenin, bölgede bir “Kürdistan” üzerinden “Büyük Ermenistan ve Büyük İsrail”i gerçekleştirmenin aracıydı. Tıpkı Gül’ün 1990’larda, “Sevr anlaşmasını bir kere daha gözden geçirirseniz, Sevr anlaşmasında çizilen Ermenistan, Kürdistan ve bugünkü İsrail haritalarının birbiri üzerine nasıl oluşturulduğunu gayet açıklıkla göreceksiniz…Uzun vadede yapılmak istenen de bugünkü Kürt kardeşlerimizin bulunduğu toprakların, ileride büyük Ermenistan’a verilme çabalarının bir başlangıcıdır…” veya daha geçenlerde İstanbul-Paris uçağında, “Bu mesele buraya kendiliğinden mi geldi? Başka ülkenin istihbaratçıları ya da imkanları yok muydu bu işlerin içinde?” dediği gibi. Şimdi o “destekler” mazi sayılıyor, başka!..

Bu “açılımlar”, PKK’yı bitirmek için yapılıyor değil mi? Peki, PKK’yı büyütüp, besleyenler madem artık PKK’yı desteklemiyor, neden El Kaide gibi tepesine çökme yerine, “silahsızlandırılmasına, siyasi çözüme” çalışıyor? Çünkü ABD’si, AB’si, Barzani, Talabani’si, hatta ülkemiz yöneticileri, “Artık bu çağda silahlı mücadele olmayacağına, şiddetin miadını doldurduğuna, siyasi çözüm gerektiğine” inanıyor. Demem o ki, dünya dengeleri veya konjonktür değiştiğinden değil, PKK işte bu günlere gelinmesi, özellikle “Dünyanın devletsiz en büyük milleti Kürtlerin çoğunluğunun yaşadığı” Türkiye’nin tam da bu yola sokulması, “Kürdistan”ı tanıması, hatta ona hamilik yapması için beslendi-büyütüldü, korundu-kollandı…

Başbakan Erdoğan’ın “dostluk çıkarması, dolu dolu bir ziyaret”, yandaş medyanın “Irak’la entegrasyon” diye sunduğu Bağdat programına gelince; Tam 48 maddelik anlaşma imzalandı, ama hala PKK’yı bitirme garantisi yok…Aksine Talabani ve Barzani, yine “siyasi çözüm”den söz etti, af ve Öcalan’ın muhatap alınmasını istedi. Ya Başbakan Erdoğan’ın dönüş yolunda bir kez daha Erbil’e konsolosluk açılacağını, dahası önümüzdeki günlerde bakan ve işadamlarının K. Irak’a gideceğini söylemesi…Bu adımlar terörle mücadelede yeni bir sürecin başlamasına vesile olacakmış. Hayır, öyle olmayacak, bu adımlar Barzani “Kürdistan’ı”nın tanınmasını sağlayacak. “PKK bu günler için beslendi, büyütüldü” dememiz bundan. Ancak bu acı hap millete, “Irak’la entegrasyon” olarak yutturuluyor. Üstelik heyetimiz Bağdat yolundayken Barzani, “Irak’ın bölünme tehlikesi var…Kerkük için sonsuza kadar beklemeyeceğiz” dediği halde. Bu tabloya, DTP’lilerin Barzani ve Talabani’yle, ”Kürt açılımı”nı görüşmesini, peşinden Irak’ın Süleymaniye, İran’ın Urumiye ve Suriye’nin Halep kentlerinde temsilcilik açmayı kararlaştırmasını ekleyelim. Sevr’den beri hem “Büyük Ermenistan”, hem “Kürdistan”ın hamiliğini yapan Fransa’nın malum Madamı Mitterand’ın, tam bu günlerde, “İkinci vatanı olarak gördüğü Kürdistan”a gidip, uluslararası Fransız dil okulları açmasını da!..

Diyarbakır Kimin?

Peki “Ermeni açılımı” ile “Kürt açılımı”nın eş zamanlı yürümesi sadece tesadüf mü? Erivan “Soykırım Müzesi”ndeki haritada, Diyarbakır “Büyük Ermenistan” sınırları içinde gösteriliyor. Ankara’ya karşı, “Diyarbakır kalesini kaptırmayız” diye meydan okuyan Kürtçüler, bunu bilmez mi? Niye Ermenistan’a da meydan okumuyorlar; “Düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışından mı, yoksa daha “köklü” bağları olduğundan mı? Ya Ermenistan’la ilişkilerimizin yol haritasını çizen Uluslararası Kriz Grubu’nun o meşhur “Türkiye ve Ermenistan: Zihinleri Açma, Sınırları Açma” isimli raporunda, Diyarbakır’dan “Eskiden Ermeni nüfusun başlıca merkezi” diye söz edilmesi, AKP Diyarbakır teşkilatından üst düzey bir yetkilinin, “Her 5 aileden iki veya üçünün atalarının Ermeni olduğuna eminim” iddiasına yer verilmesi…“Açılım”la beraber, Diyarbakır’daki Surp Girakos Kilisesi Vakfı’nın 29 mahalledeki 190 mülkün iadesi için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvurması…”Suriye açılımı”nı takiben, Suriyeli Ermenilerin, Türkiye üzerinden Erivan’a gitme isteğinin ön plana çıkartılması…Ve PKK’nın Ermenistan’daki militanlarının Kıbrıs Rum Kesimi’ne gitme kararı alması…Hepsi mi tesadüf Allah aşkına?!..

Türkiye-Suriye entegrasyonuna geçelim. Teröristbaşının bu ülkeden çıkarılışında, yakalanıp, idam edilmemek şartıyla Türkiye’ye tesliminde ABD ve AB ülkelerinin rolü, bunun niçin yapıldığı herhalde artık bugün daha iyi anlaşılıyordur. Bir de Suriye’nin, Hatay’la ilgili tezleri vardı. Ne oldu o tezler, resmen terk edildi mi? Bildiğimiz hayır…Biraz daha geriye gidelim; Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin sınırlardaki en verimli topraklarına o mayın tarlasını kim kurdurdu; NATO üzerinden, ABD…Şimdi bu mayınların temizlenmesini, dahası Türkiye-Suriye entegrasyonunu kim teşvik ediyor; ABD ve AB…Nereden mi çıkarıyorum? Görünen ABD, Türkiye’nin, Suriye ile temaslarını tepkisiz “izliyor”. Asıl işi ise AB yürütüyor. Yıllar önce AB’nin Suriye politikasına ilişkin belgeleri okurken, çok şaşırmıştım. “Demokratikleşme, insan hakları, ekonomik kalkınma” altında, mesela alt yapısını İtalya, bürokrasisini Almanya, eğitim-kültürünü Fransa’nın paylaştığını görmüş, “Şimdiden paylaşmışlar, Allah Suriye’nin yardımcısı olsun. Demek ki onların da, bizim gibi çekecekleri var” diye düşünmüştüm. Nitekim bugün AB’nin de, Suriye ile Ortaklık Anlaşması imzalama aşamasına geldiğini görüyoruz. Öyle ki Avrupa Parlamentosu geçenlerde Ortaklık Anlaşması imzalanmadan önce Suriye’ye “insan hakları” alanında yapılması beklenen “açılımları” açık şekilde belirten bir yol haritası çizme kararı aldı. Öncü bazı şartlarını da sıraladı. Bunlar Gümrük Birliği Antlaşması’nı onaylamadan önce Türkiye’ye dayattı şartlara öyle benziyor ki; “Muhannad al Hassani’nin serbest bırakılıp, fiziksel ve psikolojik olarak sağlığının garanti altına alınması, insan hakları savunucularına ve ailelerine taciz ve işkenceye son verilmesi, Anwar al- Bunni ve Kamal Labwani’yi de içeren bütün siyasi tutukluların serbest bırakılması…Yargısal sistemde, özellikle de Anayasa Güvenlik Mahkemesi’nde şeffaflık sağlaması” gibi.

Yani Türkiye’nin Suriye, Irak, hatta İran’la “terörle mücadele” konsepti üzerinden yürüttüğü “entegrasyon” süreci öyle söylendiği gibi “bağımsız” bir politika değil. ABD’nin dolaylı, AB’nin resmi talebi. Ve bu “açılım”ın ardında, bölgeye hakimiyet, İran’ı kuşatma, İslam dünyasını bölme dışında ”Kürt sorununu” planlandığı gibi çözülmesi de var. Çünkü, “Dünyanın devletsiz en büyük halkı Kürtlerin” yaşadığı ülkelerden biri Suriye, diğeri de İran.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, Suriye sınırının açılmasına AB’nin çekincelerinin hatırlatılması üzerine, “AB’nin bu bölgede geleceğinin alt yapısını kuruyoruz” demesi boşuna değil. Zira AB’nin 14 Ekim’de açıkladığı İlerleme Raporu’nda yer alan şu satırlar, sadece “Kürt, Ermeni, Suriye açılımlarının” sebebini ortaya koymuyor, yeni “açılımları” da haber veriyor:

“Türkiye’nin diğer genişleme ülkeleri ve komşu üye devletlerle ikili ilişkiler olumlu bir gelişim göstermektedir. Türkiye, Batı Balkanlar’da olumlu rol oynamaya devam etmekte, Bulgaristan ile ilişkiler olumlu seyretmekte, AB tarafından Bosna Hersek’te yürütülen askeri misyona katkıda bulunmayı sürdürmektedir…AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’yla uyumu devam eden Türkiye, Güney Kafkasya ve Ortadoğu gibi bölgelerde istikrarın tesisine katkıda bulunan olumlu bir rol oynamayı sürdürmüştür. Türkiye, bölgesel Kürt yönetimiyle temaslar dahil Irak’la diplomatik ilişkilerini güçlendirmiştir. Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik diplomatik çabalarda önemli mesafe alınmıştır. Ancak Türkiye, AB-NATO ilişkileri konusunda, tüm AB Üye Devletlerini kapsayacak AB-NATO işbirliğine itiraz etmeyi sürdürmektedir.”

“Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan” haritalarını kanıksadık ya, tam da AB’nin ilişkilerimizi övdüğü bu günlerde Bulgaristan’ın, Edirne ve Kırklareli’ni kendi eyaleti gösteren bir broşür çıkarması ne ilginç değil mi? En kısa zamanda Yunanistan’dan da bir harita gelirse şaşırmayalım. Ama şu kesin; Sırada “Kıbrıs’ın halli” ve Rumların NATO üyeliği var…
Son olarak AB raporunda da altı çizilen Bosna-Hersek meselesine bakalım. AB ve ABD, “soykırımla” tamamlanamayan bölgeyi Sırplara teslim işini, kendi hazırladığı bir Anayasa ile gerçekleştirme peşinde. AB’nin, herkese vize muafiyeti getirirken, Boşnakları kapsam dışında tutması da zaten gerçek niyetin en somut göstergesi. Boşnaklar, haklı olarak Batı’ya güvenmiyor ve dayatılan Anayasa’ya direniyor. Kurulmak istenen yeni mekanizmanın, Türkiye’yi Bosna denkleminden tamamen dışlaması da cabası. Buna rağmen ABD, Obama ve Hillary Clinton, AB de Genişlemeden Sorumlu Üye Olli Rehn düzeyinde, Türkiye’den Boşnakları ikna etmesi için bastırıyor. Yoğunlaşan trafik bundan. İnşallah yegane güvenceleri Türkiye olan bu sahipsiz insanlarımızı da ortada bırakmayız!..

Bu tablodan sonra, Türkiye’nin “Yeni Osmanlıcılık” peşinde olduğunu, “Batı’dan koptuğunu” veya “Bağımsız bir dış politika izlediğini” söylemek mümkün mü? Çok açık ki, Azerbaycan’ı küstürerek, Türk Dünyası’ndan kopartılıyoruz. Bugün yarın “Kürdistan”ı tanıyarak ve muhtemelen Batı’nın İran tezlerini destekleyerek, Arap-İslam dünyasını karşımıza alacağız…Zaten Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Tiflis’te Türkiye’nin Ortadoğu ve Irak meselelerine bakışını anlatırken, bu konularda “Obama yönetimi ile yüzde 100 uyum içinde olduklarını” söylememiş miydi?

“Suni” İsrail krizinin tüm bunları örtmesine izin verilmemeli. “Suni”, çünkü sadece Gazze’de çocuklar ölmüyor, okula gitmekten mahrum bırakılmıyor. İşte Kerkük ve sıradaki Musul, işte Çin’de idam edilen Uygurlar, işte sağlık durumu ağırlaşan, kendisinden haber alınamayan Tatar Milli Meclis Başkanı Fevziye Bayramova ve nice Türkler…Bunların yaşadığı zulüm, işkence Filistinlilerinkinden az mı ki, hiç dillendirilmiyor, o ülkelere de “One minute” denilmiyor?

“Baş döndürücü” denilen, hakikaten de baş döndüren tablonun önü-arkası-bütünü böyle. Ama çok baş dönmesinin sonu, ağır mide bulantısıdır, unutmayalım. Sahi, hala midenizde bir hareket yok mu?

 

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü