Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Yeni Dünyada Türkler Üzerine Yeni Planlar

28 Nisan 2009
Müyesser YILDIZ

Batılı tüm resmi ve gayrı resmi kuruluşların Türk kimliği ile ilgili analizlerinde, “Türklük ve Müslümanlık, kimliğin ana belirleyicileri” deniliyor. Bir Fransız Milletvekili de, Avrupa kamuoyunun gözünden, Türkleri şöyle tarif ediyor; “Türkler=Müslümanlar=Araplar=teröristler… Eğer Türkiye, bizim ona sevgimizi göstermemizi beklerse, daha çok bekler.”

Türklüğümüz ve Müslümanlığımızın, Batı cephesinde büyük bir rahatsızlık yarattığı artık inkar edilmez bir gerçek. Hal böyleyken, Türkiye’yi ne atıyor, ne satıyor, “illa bize demirlensin”den başka şey söylemiyorlar. Niye? Dün olduğu gibi, yeni dünya düzenini kurarken de, Türkiye’ye ihtiyaçları olduğundan. İyi ama o büyük handikapı, ”Türk kimliği”ni nasıl aşacaklar?

Aşındırma sürecindeler…Ülke içinde başlatılan tartışmalar malum. Onları bir yana bırakıp, Peygamber Efendimizin “terörist” gösterilmesini “düşünce özgürlüğü” sayan Rasmussen gibi bir ismin, NATO Genel Sekreteri yapılmasından başlayalım. Kesinlikle tesadüf değil, aksine son derece bilinçli bir seçim. Birazdan anlatacağım yeni NATO ve AB konsepti çerçevesinde, çok önemli gelişmelerin habercisi. Rasmussen ismi ile öncelikle İslam Dünyasına kuvvetli bir mesaj verildi. Beraberinde bu ismin, tüm “restlere” rağmen Türkiye’ye kabul ettirilmesiyle, kimliğimizin “Müslümanlık” kısmına ciddi bir darbe vuruldu.

Bunların anlamını tam olarak değerlendirebilmek için, NATO’nun geleceği hakkındaki planlara bakmak gerekiyor. 9 Temmuz 2008’de ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin Orta Doğu ve Güney Asya Alt Komitesi’nde, “Avrupa ve İsrail: Üyeliği Doğru” başlıklı bir toplantı yapıldı. Komite Başkanları ve bazı senatörlerin de hazır bulunduğu bu toplantıda, Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü Direktörü, İsrail’in eski AB Büyükelçisi Oded Eran, Uluslararası Politika Direktörü ve İspanya eski Başbakanı Aznar’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Rafael Bardaji, Alman Marshall Fonu Yöneticisi Ian Lesser ile Margaret Thatcher Özgürlük ve Kültürel Miras Fonu Direktörü Nile Gardiner gibi etkili kuruluşların, etkili isimleri, “İsrail’in AB ve NATO üyeliğini” masaya yatırdı. Özeti şu;

Hani Rasmussen’in atanmasına karşı çıktığımızda AB’nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Rehn, Türkiye’yi azarlayınca, ülkemiz yöneticileri, “NATO’nun, AB ile ne ilgisi var?” demişti ya, bir defa bu toplantıda, NATO-AB işbirliğinin nasıl daha ileri noktalara götürüleceği konuşuldu. Özellikle de Akdeniz ve Orta Doğu’ya yönelik olarak. Dahası Fransa’nın, NATO’nun askeri kanadına dönmesinin, İsrail’le birlikte rol oynadığı Akdeniz Diyalogu Projesi açısından ne kadar önemli olduğu dile getirildi. Ve o toplantıdan aylar sonra Fransa, itirazsız NATO’da yerini aldı!..

İkincisi, AB’nin, üyeliği artık iyice zorlaşan Türkiye için farklı bir model üzerinde durması, dahası bu modelin İsrail için de düşünülmesi gerektiği vurgulandı. Yani AB’ye, İsrail’in de dahil edilmesi ve Türkiye ile birlikte, “tam üyelik” olmayan, farklı bir ilişki biçimine tabi tutulmasının alt yapısı hazırlandı.

Üçüncüsü Afganistan için yeniden organize edilen NATO’ya, uzun vadede İsrail’in de tam üye olması konusunda görüş birliği sağlandı. Yakın vade için ise NATO ve İsrail’in Ortadoğu’da ortaklaşa gerçekleştirebileceği faaliyetler ele alınıp, “Bunun, İsrail halkının güvenliği açısından büyük teminat olacağı” kaydedildi. Bu arada İsrail’i, NATO’ya yakınlaştırma planlarının 3 yıl önce hazırlandığı ve tüm Avrupalı liderlerin “olur” verdiği belirtilerek, özetle şu hususların altı çizildi:

“Bugün Batı’ya yönelik tehdidi, Cihadizm veya İslamcı terörizm temsil ediyor. NATO, 1949’da Batı’nın yaşam tarzı, özgürlüğü ve kurumlarını savunmak için yaratıldı. Artık global cihad tehdidiyle savaşta, NATO başlıca araç olmalı…Global tehditle etkili mücadele için de, NATO’nun yetki alanındaki iç ve dış güvenlik sınırlarını genişletmenin yolları bulunmalı…Soğuk Savaş’ta, geçmişte Berlin Duvarı vardı. Bugün eğer medeniyet ve barbarlık arasında bir sınır varsa, bu Orta Doğu olacak. İsrail bugüne kadar kendi imkanları ile mücadele etti, ancak bugün düşmanlar, geçmişten farklı. İsrail’in güvenliğini sadece komşuları tehdit etmiyor, yeni devletsiz güçler, radikal, fanatik örgütler var. İran bir başka örnek…Tahran’a, İsrail’in NATO’ya alınmasından daha güçlü bir sinyal verilemez…Güney Avrupa, İran ve Suriye’den balistik füze tehdidi altında, Avrupa ve İsrail bu riski paylaşmalı…İsrail-AB-NATO işbirliğinin geliştirilmesi ABD tarafından da net olarak desteklenmektedir. Ancak ABD’nin resmi rol oynaması beklenmemeli, bu konular daha çok Avrupa ajandasında olmalı…NATO, İsrail’in Afganistan faaliyetlerine katılmasını istemez, herhalde İsrail de istemez. Çünkü bu, NATO’nun kendi vatandaşları için ilave risk demektir…”

ABD Temsilciler Meclisi’ndeki o toplantıda, bir şey daha masaya getirildi. NATO’nun karar mekanizmasında değişikliğe gidilmesi…Herhalde, bu da özellikle Türkiye için düşünülüyor. Aynen AB’deki gibi, söz hakkımız olmaksızın, onların aldığı karar ve belirlediği politikalara “tam uyum”!..

Böyle bir AB ve NATO yapılanmasında Türkiye’nin bulunmasının anlamını ve Türkiye’nin kimliğinden neler götüreceğini düşünelim. Nitekim sözkonusu toplantıda, her ikisi de Müslüman, ama biri Şii, diğeri Sünni olan İran ve Türkiye arasındaki büyük farklılıklara vurgu yapılması, Türkiye’nin, buralara neden ve nasıl “demirlenmek” istendiğini gözler önüne seriyor.

Bu plan ve hazırlıklara;

NATO’nun, Türkiye’den, Afganistan’a muharip güç istemesini,

Avrupa Ordusu-NATO arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi için ABD ve AB’nin, Rum kesimine ilişkin vetosunu kaldırması konusunda Türkiye’ye yaptığı baskıyı, hatta NATO’nun mevcut Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer’in, 7 Temmuz 2008’de Paris’teki AB-NATO seminerinde açıkça, “Askerimiz ve polisimiz tehlike altındayken ve AB-NATO işbirliğine ihtiyaç varken, Türkiye’nin engellemelerine izin vermeyiz, bu sorunun aşılması için onun tam üyeliğine kadar bekleyemeyiz ” restini de ekleyelim.

Ve Ermenistan’la ilgili “açılımlar”…Ermenistan’ın, Türkiye’den taleplerinin orta yerde durması bir yana, en acı sonucu, dilimiz, dinimiz, kökenimiz bir Azerbaycan’la aramızın “açılması” olmadı mı?..Yeni dünya düzenini kurmada büyük rekabet içinde olan ABD ve Rusya’nın, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi konusunda, benzer görüşleri savunuyor olmasındaki tuhaflık dahi gözümüzü açmaya yetmiyor.

Karşımızdaki tablonun cüssesi ve vahametini anlatmak için son bir örnek vermek istiyorum. Bilindiği gibi AB, Yunanistan ve Rum kesimi, Kıbrıs ek protokolünün uygulanması, yani liman ve havaalanlarımızı, Rum gemi ve uçaklarına açmamız, kısacası, KKTC’den vazgeçip, Rum kesimini, “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanımamız için Eylül ayına kadar süre vermişti. Hepsi birden, bu kararı 1 yıl ertelediler. Demek ki, Türkiye’nin, Ermenistan, Afganistan, Pakistan, İran ve de hazırlıkları son noktaya gelen “Barzani yönetiminin tanınması”nda atacağı adımlar daha acil önemde!..

Hatırlar mısınız, AB ile Gümrük Birliği için, “Biz pazar, onlar ortak” olacak denmişti. Öyle oldu. Obama da, Türkiye-ABD ilişkilerinin adını, “Model Ortaklık” diye koydu. Kilomuzu, boyumuzu, posumuzu, yaşımızı ve çıkarlarımızı hiç hesaba katmadan hazırlayıp, üzerimize giydirmek istedikleri, aynı tipteki elbiselere bakınca, acaba bize “model/manken”lik, onlara da “ortaklık” mı düşüyor diye sormak gerekiyor. Zira bu gidişatın hedefinde, sadece esaret değil, Türk’ün kimliksizleştirilmesi de var. Bir çıkış yolu mutlaka olmalı!..

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü