Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Başbuğ’un Hatırlattığı “Sözde”ler ve Şömine üstündeki “Wilson Ermenistan’ı”…

04 Mayıs 2009
Müyesser YILDIZ

Dünya politikalarına yön veren Uluslararası Kriz Grubu’nun, “Ermeni sorunu” konusunda hazırladığı, Cengiz Çandar’ın da Başbakan Erdoğan’a “satır satır okumasını” tavsiye ettiği çok taze bir rapor, Türkiye’nin tezlerinden nasıl adım adım vazgeçtiğinin/vazgeçirildiğinin belgesi gibi. “Türkiye ve Ermenistan: Zihinlerin ve Sınırların Açılması” başlığını taşıyan 14 Nisan 2009 tarihli, 35 sayfalık raporda çok şey var, ama özellikle birkaçı, adeta aynaya bakıp, kendimizi sorgulamamızı mecburi kılıyor.

O raporda deniliyor ki;

Türkiye’de “Ermeni sorunu”nda tam dönüş noktası, Ocak 2007’de Hırant Dink’in öldürülmesi oldu. Birçok aydın, tarihin hayaleti ile yüzleşmeye başladı, binlerce insan, “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüdü…Açılmayan arşivler açıldı…

Doğru mu?..Doğru…Demek ki, Dink cinayeti bir takım hesapları kolaylaştırmış. O halde Dink cinayetinin tüm boyutlarıyla aydınlatılması, gerçeklerin ortaya çıkarılması, en acil ve önemli vazife olarak önümüzde durmuyor mu?

Raporda, altı çizilmesi gereken ikinci tespit de şu;

Ankara, Ermenistan’a yönelik şartlarını resmi olarak kaldırmadı, ama muhtemel değişikliklerin gayrı resmi belirtilerini gösterdi…Mesela 2005, özellikle de geçen yıldan itibaren, “sözde soykırım” deyimi, resmi açıklamalardan düzenli olarak çıkarıldı…Devlet televizyonundaki haberler ve okul kitaplarında, “1915” ifadesi kullanılmaya başlandı…Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Direktörü eski Türk Büyükelçisi Ömer Lütem’in verdiği bilgiye göre, Milli Güvenlik Kurulu 2005 yılında, komşularla ilişkilerde modern bir dil kullanılmasına karar verdi…

Bu tespitlerde de büyük ölçüde doğruluk payı var mı? Var…Ancak “sözde” ifadesinin, milli güvenlik stratejimizi belirleyen MGK’nın kararı ile kullanılmamaya başlandığı iddiasına takılmıştım ki, MGK’nın 28 Nisan toplantısından sonra yapılan açıklamada, aynen şöyle denildiğini gördüm:

Bazı ülkelerce 1915 olaylarıyla ilgili olarak yapılan son açıklamalara tarafımızdan gösterilen tepkiler ve bu konuda yapılan girişimler değerlendirilmiştir…”

Maalesef, “MGK kararı” iddiası doğrulanmıştı. Ama hemen iki gün sonra Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, düzenlediği basın bilgilendirme toplantısında, Ermenistan’la sınırların açılmasına ilişkin bir soruyu cevaplandırırken, “sözde soykırım” ifadesini kullandı. Uzunca süredir unutulan/unutturulan bu hassasiyet için öncelikle Başbuğ’a teşekkür borcumuzu yerine getirelim. Hemen beraberinde akıllara takılan şu soruyu dillendirelim; “MGK’nın Ermeni meselesi ile ilgili aldığı kararlar ve yaptığı açıklamalar, oy birliğiyle mi, oy çokluğuyla mı benimsendi?”

ERMENİSTAN’IN MİLLİ STRATEJİ BELGESİ

Nasıl ki, ülkemizin Milli Güvenlik Strateji MGK tarafından belirleniyor, Ermenistan’ın da bir “Milli Güvenlik Stratejisi” var… İşte, Uluslararası Kriz Grubu raporunda, Ermenistan Anayasası’nda Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik ifadelerin yer aldığı, Ağrı Dağı’nın “milli sembol” olarak kullanıldığı hatırlatıldığı gibi, bu milli güvenlik stratejisinden de söz edilip, şöyle deniliyor: “Ermenistan Ulusal Güvenlik Konseptine göre, Ermenistan, tarihi adaletin gerçekleşmesi, bölgedeki durumun gelişmesi ve gelecekte benzer suçların işlenmesini önlemek için soykırıma uluslararası tanınma ve Türkiye’nin mahkûm edilmesini istiyor.”

Ermenistan Milli Strateji Belgesi’ndeki diğer kararları da, Siyaset Bilimci Prof. Hikmet Özdemir’den öğreniyoruz. Özdemir’in verdiği bilgiye göre, 2 Şubat 2007 tarihli belgede şu üç kollu plan varmış: “Anadolu şehirlerindeki Ermeni varlığı kültürel ve antropolojik olarak yeniden oluşturulacak... Ermeni genç kuşakların eskiden ecdatlarının oturdukları topraklarla ilgili hasreti canlandırılacak ve gayrimenkul satın almaları özendirilecek... Aile tarihi araştırmalarıyla, Türk kimliğine yönelik bir saldırı stratejisi uygulanacak...”

Yeniden Kriz Grubu’nun raporuna dönersek;

Ermenistan Dışişleri Bakanlığı internet sitesinde şunlar yazıyormuş: “Genç Türkler 300 bin Ermeni erkeğini askere aldı, onları silahsızlandırdı, öldürdü veya öldürülmeleri için Gelibolu’nun ön cephesine gönderdi… Binlerce kadın ve çocuk tecavüze uğradı. On binlercesi İslam’ı seçmeye zorlandı. Bunların tamamı soykırımdır”… Keza, Ermeni Ulusal Komitesi’nin Vaşington ofisindeki şöminenin üstünde, “Wilson prensipleri ile sözü verilen Wilson Ermenistan’ı haritası” asılıymış.

DÜŞMANA NE HACET!..

Ermenistan cephesini burada bırakıp, Kriz Grubu’nun raporu hazırlarken, Şubat-Mart aylarında özel görüşmeler yaptığı bazı siyasilerimiz, bürokrat ve diplomatlarımızın söylediklerine geçelim. Mesela etkili bir milletvekilimiz, “Azerbaycan mutlu değil, ama biz onlara, mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını, sınırların kapalı tutulmasının kalıcı bir çözüm sağlamayacağını, buna güvenmemelerini anlatıyoruz” demiş. Bir diğeri, “Araştırma komisyonunun kurulmasına Türkiye’de büyük destek var. Birçok Türk, gerçekten neler olduğunu merak ediyor. Böyle bir komisyona, öncelikle kendimiz için ihtiyacımız var” açıklamasını yapmış. Geçtiğimiz günlerde üst düzey bir göreve atanan yetkili, “Modern Türkiye’nin 1915 olaylarından sorumlu tutulup, tutulmayacağı” konusunda Kriz Grubu’na gönderdiği elektronik posta mesajında, “Yeni bir devlet olan Türkiye, yasal anlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi değil. Fakat Osmanlı’nın mirası, borçları gibi, kitlesel Ermeni ölümleri ile ilgili iddiaları da reddetmedi veya reddedemedi” şeklinde görüş bildirmiş. Halen çok etkili olan emekli bir Büyükelçimiz de, “Soykırım suçunun işlendiğine inanmadığını, ancak verilen büyük zararı telafi için sadece Ermenilerden değil, Cumhuriyet döneminde Türkiye’yi terk etmeye zorlanan Rumlar ve diğer azınlıklardan da özür dilenmesi şeklinde bir jestin görevimiz olduğunu” anlatmış.

Böyle “sözcülerimiz” varken, muhataplarımız ne demez ki?

Geçtiğimiz günlerde yapılan Karadeniz Ekonomik İşbirliği toplantısında, “Ankara-Erivan arası yakınlaşmada yeni bir adım daha atıp, Karadeniz’e kıyısı olmayan Ermenistan’ın, Karadeniz Çevre Otoyolu projesine katılımını onayladığımız” kararı alınmış. O sırada Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbantyan ise, “Türk siyasilerin, bir gün Erivan’daki soykırım anıtına çelenk koyacağı inancını” açıklıyor ve “Neden her zaman biz Ermenilerin aldatılacağını düşünüyoruz ki? Kim bizleri kandıracak ki? Eğer bu ülke Türkiye ise, o zaman Ankara kendisini kandırmış olacak. Türk yöneticileri ABD, Rusya ve AB’yi kandırmış olacak” diyordu.

Her adımın Azerbaycan’la birlikte atıldığı, dost ve kardeş ülkemizin her gelişmeden haberdar edildiği söyleniyor…Öyleyse Aliyev, 28 Nisan günü Brüksel’de neden şu açıklamaları yapma ihtiyacı duydu?

“Ermenistan ile bir anlaşmaya katılmak istemiyoruz. Topraklarımızın bir bölümünü işgal eden devletle anlaşmak istemememiz anlaşılır umarım. Ermenistan gerekli koşulları yerine getirmediği sürece hiçbir anlaşma, ortaklık ve işbirliği söz konusu değildir…Türkiye-Ermenistan sınırının açılması konusu bir içişleri meselesidir. Azerbaycan hiçbir zaman herhangi bir ülkenin içişlerine ve ikili ilişkilerine karışmaz. Sınır Ermenistan’ın topraklarımızı işgali üzerine tepki olarak kapanmıştı, işgal hala devam ediyor. Dolayısıyla Yukarı Karabağ sorunun konudan ayrı olup olmadığını siz söyleyin. İki ülkenin ilişkilerinin normalleşmesi, kendi kararlarına bağlıdır. Türkiye ile Azerbaycan tarihsel, kültürel ve birçok alanda yakın bağı olan ülkeler. Ancak bu Türkiye'nin seçimi. Azerbaycan olarak karar ne olursa olsun anlayacağız.”

Azerbaycan’ın en tepesindeki ismin Türkiye’den, “herhangi bir ülke”, düne kadar kırmızı çizgimiz olan sınırların açılması ile ilgili şartlarımızdan, “iç işleri” diye bahsedebilmesi acaba nasıl bir kırgınlığın sonucudur ve içimizi hiç acıtmıyor mu?

Türkiye-Ermenistan ilişkileri “normalleşiyor” mu?.. Yoksa biz haklı tezlerimizden birer birer vazgeçerken, onlar iftiralarını daha da güçlendirip, sağlama mı alıyor? Görünen köy kılavuz istemiyor!..

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü