Türk Dünyası Yardım Kampanyası

TÜRK MİLLETİ BU HUSUMETE MÜSTAHAK MI?

26 Ocak 2009
Müyesser YILDIZ

TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin ve TRT’nin Çok Dilli Yayınlar Koordinatörü Sinan İlhan, Kürtçe kanalın açılmasından sonra aynı gün, iki gazeteye verdikleri röportajda, “gördüğünüz gibi dünyanın sonu gelmedi” dedikten sonra oldukça ilginç şeyler söylediler.

Mesela Şahin, “Kesinlikle hiçbir şekilde bölücü unsurlar olmayacağını, resmi ideolojiyi de hiçbir şekilde dayatmayacaklarını” açıkladı. Devletin bir kurumunun, “resmi ideolojiyi dayatmaması” hatta hatta “resmi ideoloji ile bölücülüğe eşit mesafede olması” ne demekti? Acaba kastı aşan bir ifade mi vardı? Ancak Çok Dilli Yayınlar Koordinatörü Sinan İlhan bir adım daha öte giderek, artık dünyada resmi ideolojik dayatmaların rafa kalktığını öne sürdüğü gibi, “Kesinlikle resmi bir ideoloji ve söylemin içerisinde olmayacağız. Ve buna alet olmayacağız” açıklamasını yaptı. Dahası, Türkiye’de konuşulan bütün dillerde yayıncılıktan yana olduğunu, yer, insan isimleri, siyasi partilerin Kürtçe propaganda yapabilmesi gibi tüm alanlarda ipoteklerin de kaldırılması gerektiğini bildirdi.

Ardından AK Parti Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, bir haftalık dergiye, “TRT Şeş’in resmi ideolojinin aygıtı olmaması” gerektiğini söyledi. Ve özetle şu görüşleri savundu:

-Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde toplumun ihtiyaçlarını karşılamayacak belirlemelere gidilmiştir. Bunlardan biri de etnik unsurları yok sayan bir anlayışın geliştirilmesidir. Devletin kurumsal yapısına zarar verir diye 1925’ten bu yana asimilasyon politikaları uygulandı.

-Tek mezhep, tek etnik unsur, tek düşünce temeline dayalı sistem, biz iktidara geldiğimizde tıkanmıştı. Biz de iktidarımız döneminde bunları aşma gayreti içine girdik.

-TRT Şeş’in kuruluşu öncelikle, Kürtlerin varlığının resmen tanınması anlamına geliyor. Ayrıca bu gelişme, Türkçe alfabede olmayan bazı harflerin kabulü anlamına geldi. İnsanlar çocuklarına Kürtçe isim koyabilecekler. YSK, siyasal propagandalarda Türkçe dışı dillerin kullanılmasının yasak olduğunu açıkladı. Ancak sonraki seçimlerde Kürtçe’nin kullanılmasına yasak getirilemeyeceği kanaatindeyim. Eğer camilerde cemaat Türkçe bilmiyorsa, hocalar hutbelerini Kürtçe okuyabilecektir. Bundan böyle, devlet imkanları içinde 30 küsur dille yayın yapmak hedeflerimiz arasında.

-Yasal değişiklikler olacaktır. Bunun başında Anayasa değişikliği vardır. Herkesin Türk olduğu, Türklüğün etnik kimlik olmadığı tezleri çürümüştür. Türkiyelilik kavramının anayasal zemine dayanması gerekiyor. Türkiyelilik kimliğinin Anayasa’da ifade edilmesi, sorunun çözümü için ilk ve son adımdır. Zannediyorum yerel seçimlerden sonra bu gündeme gelecek.

-Cezayir iç savaşında 10 yılda 150 bin insan öldü. Bizde 40 bin kişinin hayatını yitirdiği söyleniyor. Cezayir devleti, bu olaylar dolayısıyla ölen insanların yakınlarına maddi tazminat ödeyerek yanlarında olduklarını ve özür dilediklerini ifade etti. Devletin bütçesinde bu olaydan mağdur olmuş insanların yaralarını sarıcı imkanlar bulunmalıdır. Bunun yanında Avrupa'da yaşayan, cezaevlerinde olan ve dağlarda suça bulaşmamış insanlar topluma kazandırılmalıdır.

Eğer doğru ise bunlar, kesinlikle etnik bir ifade olmayan “Türk Milleti” kavramının, daha açıkçası, milli devletin ortadan kaldırılması, beraberinde PKK’lılara “genel af” ve “özür” hazırlıkları değil midir? Türkiye, Türk Milleti bu yükü taşıyabilir ve yaşayabilir mi?

Bunları düşünürken, kurucu üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin Parlamenterler Asamblesi tarafından 15 Ocak 1999’da hazırlanan bir raporu hatırladım. “Gelecekteki Türkiye”nin analizi yapılıyor, bu arada Atatürk İlkeleri madde madde değerlendiriliyordu. İlginç olan, “Üniter”liğin başlıbaşına bir ilke sayılması ve “1923’te reformist amaçlı olan bu ilkeler taşlaştığı, donduğu halde, modern Türkiye’nin temel sorunları hala bu ilkelerle çözülmeye çalışılıyor…Kişi veya grup hakları istendiğinde Kemalizm mirası tartışmalara yol açıyor” denilmesiydi. Raporda, “Kürt kökenli Türk vatandaşların haklarına saygı” başlıklı bir bölümü de vardı ama başlıkta böyle dense de, hemen girişte Kürt kökenli vatandaşlarımızdan “azınlık” olarak söz ediliyor, bunların kendi dillerini, kültürel kimliklerini korumak istediği öne sürülüyordu. “Türkiye’nin sınırlarının belirlendiği 1923’ten beri uluslararası hukuk ve devletlerin görüşleri ile onların vatandaşları önemli evrimler geçirmiştir…” ifadesi ise raporun en çarpıcı yanıydı. O günün şartlarında, “Lozan’ın modasının geçtiği” herhalde ancak bu kadar anlatılabilirdi!..

Yıl 1999. Yani ortada ne AB reformları, ne birtakım sözleşmeler, ne Kürt kökenli vatandaşlarımıza azınlık hakları, ne Anayasa değişikliği talebi, ne de “terörle mücadele için daha çok özgürlük” anlayışı yok. 10 yılda geldiğimiz noktaya ve konuşulanlara bakıyorum da, “ne çok mesafe aldılar” diyorum.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü