Türk Dünyası Yardım Kampanyası

AB, İrlanda’nın “Sütünü Sağmış” !.. <br>Türkiye’nin İliğini-Kemiğini Kurutuyor

30 Eylül 2009
Müyesser YILDIZ

17 yıl aradan sonra gittiğim İrlanda’da çok şeyin değişmediğini gördüm. İnsanlar yine aynı, Batılılarda pek görülmeyen sıcaklık ve yardımseverlik hasletlerine halel gelmemiş. Kültür, sosyal yaşam neredeyse aynen muhafaza edilmiş. 36 yıldır AB üyesi olan bu ülkede, AB’nin ağır baskıları sonucu numunelik karma sınıflar açılsa da ortaöğretimde kız ve erkek öğrencilerin ayrı eğitim görmesi uygulamasından dahi vazgeçilmemiş. Gelişeceğiz, kalkınacağız, zengin görüneceğiz diye koca koca binalar, plazalar dikilmemiş, doğa da katledilmemiş.

Değişiklik yok mu? Elbette var…AB’den gelen fonlar altyapıya, ulaşıma, eğitime, çevreye harcanmış…AB üyeliğine rağmen, hatta belki de sırf bu sebeple bağımsızlık ve egemenlik anlayışı daha da güçlenmiş. Özellikle serbest dolaşım kaynaklı işçi akımı huzursuzluk yaratsa bile diğer ülkelerdeki gibi bariz yabancı düşmanlığına dönüşmemiş. Aksine kendi geçmişlerinde de İngiliz zulmünden kaynaklanan büyük göçler olduğundan, gelenleri anlayışla karşılıyorlar. Zaten göçmenlerin dönüşü de başlamış. Zira ekonominin lokomotifi inşaat sektörü ve bankacılık olduğundan, İrlanda dünyadaki krizden en ağır darbeyi almış durumda. Bundan da anlaşılacağı gibi İrlandalıların ana gündemi ekonomik kriz, işsizlik ve pahalılık. AB Anayasası niteliğinde olan Lizbon Antlaşması için 2 Ekim Cuma günü yapılacak olan referandum da gündemde. Ancak bu konudaki tartışmalar, halktan çok partiler ve AB’nin ilgi alanında. AB, anlaşmanın kabul edilmesi için kelimenin tam anlamıyla İrlanda’ya abanmış durumda. Doğal olarak iktidarı oluşturan koalisyon partileri, referandumda “Evet” için çalışıyor. Çok fazla argümanları yok, en büyük vaadleri ise “iş”.

Malum aydın takımımız İrlanda’daki referandumun sonucunun Türkiye’nin AB üyeliği için çok önemli olduğunu yazıp duruyor. Hiç alakası yok, bence o referandumun seyri ve bu vesileyle yaşanan tartışmalar, bir de bunlardan alacağımız dersler çok daha önemli. Neden mi, madde madde anlatayım:

AB Anayasa taslağının ilk şekli olan Nihai Senet, ülkemizde hiç tartışılmadan, 2004’te üstelik Türkiye Cumhuriyeti’nin 81. kuruluş yıldönümü olan 29 Ekim günü Başbakan Erdoğan ve dönemin Dışişleri Bakanı Gül tarafından Roma’da imzalandı. Hem de Papa 5. Sixtus Heykeli’nin önünde. Asıl ilginçlik, bizim sorgusuz-sualsiz imzaladığımız bu senedin daha sonra üye ülkelerin itirazları üzerine iptal edilmesiydi. İşte bugün konuşulan Lizbon Antlaşması, o senedin yerine hazırlanan yeni AB Anayasası olup, İrlanda ve Hollanda bunu ancak referanduma götürme şartıyla kabul ettiler. İrlandalılar geçen Haziran’da yapılan referandumda Lizbon’a “Hayır” dediler. Şoka giren AB, ikinci bir referandum için rüşvet kabilinden çok önemli tavizler vermek zorunda kaldı. İrlanda, AB’ye, “Ülkemdeki kürtaj yasağına, askeri konularda tarafsızlık ve vergi politikalarıma karışmayacaksın” şartlarını koştu ve kabul ettirdi.

Buna rağmen Cuma günkü ikinci kez yapılacak olan referandumun sonucu hala ortada. Zira muhalefetteki sol ve sosyalist partiler referandumu adeta yeni bir “özgürlük ve bağımsızlık” mücadelesine dönüştürmüş durumda. Kampanyada kullandıkları sloganlar oldukça dikkat çekici. Mesela İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele veren isimlerin resimlerini koyup, “Bu insanlar özgürlüğümüz için öldü, onları sokağa atamayız” diyorlar. “Egemenliğimiz tehlikede…İrlanda Anayasasını Seviyoruz…Eğitim ve Sağlıkta Özelleştirmeye Hayır…Biz Daha İyisini Yaparız…Balıkçılar Kaybetti, Sıra Çiftçilerde…Yeni AB’de Söz Hakkımız Yok” yazılı afişlerle, AB Anayasası’na “Hayır” oyu verilmesini istiyorlar. 36 yıllık AB üyesi bir ülkede söylenenlere bakar mısınız!..Ancak kimse de çıkıp, bu tezleri savunanları, “ırkçı, milliyetçi, ulusalcı, statükocu, içi kapanmacı, 3. dünyacı” olmakla falan suçlamıyor. Ya ülkemizde? Değil AB karşıtı olmak, 50 yıldır sürüm sürüm süründürüldüğümüz gerçeğini dile getirmek bile günah, hatta büyük suç sayılıyor…CHP Lideri Baykal’ın çok haklı itiraz ve uyarıları, sadece AB değil, bizzat AKP tarafından şikayet konusu yapılıp, “Bir sol parti nasıl AB karşıtı olabilir?” diye en ağır ifadelerle eleştiriliyor…

AB Anayasası muhaliflerinin çok ilginç bir sloganı daha var. İnek resmi altına, “Sütümüzü sağdılar” yazmışlar. Bizdeki “İlgimizi, kemiğimizi kuruttular” deyimine tekabül ediyor. İrlanda, bugüne kadar AB’den 70-80 milyar Euro yardım almış bir ülke. Geçenlerde AB yolculuğuna beraber çıktığımız Yunanistan’la ilgili de bir haber vardı. 1981’den bu yana 85 milyar Euro kaynak aktarılmış. İrlanda bile böyle şikayet ediyorsa, geçtik AB’nin siyasi, sosyal, kültürel dengemizi alt-üst eden dayatmalarını, sadece Gümrük Birliği’nin ekonomimize verdiği zarara bakıp, “İliğimizi, kemiğimizi kuruttular” deme hakkımız da doğmamış mıdır?

Evet Türkiye-AB ilişkilerinde tam 50 yılı devirdik. Her şey ortada ama hala yöneticilerimiz ve AB misyoneri aydınlar gerçekleri gizleme peşinde. Başbakan Erdoğan da ABD’de Princeton Üniversitesinde verdiği konferansta bu süreyi hatırlatıp, “Kapısında bu kadar bekletilen başka ülke AB’de yok. Acaba niye bu kadar bekletiyorlar?..Eğer almayacaksanız, almayacağız deyin. Alacaksanız da yeni yeni kurallar üretmeyin…Bu nasıl adalet? Adalet istiyoruz” diye isyan etmiş. Biz de isyanlardayız, fakat aramızda önemli bir fark var, kendileri icraa makamındalar. İrcaa makamındakilerin yapması gereken de, isyan etmek değil, gereğini yerine getirmek değil midir?

Acaba Türkiye’yi AB kapısında niye bu kadar bekletiyorlar? Aslında bu sorunun cevabını herkes biliyor. Özellikle de, şimdilerde AB için yapılan “sessiz devrimler”le övünen Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu. Kendileri bundan 8 yıl önce o sorunun cevabını şöyle vermişti:

“AB, Türkiye’nin üyelik müracaatından bu yana son derece soğukkanlı bir tercih ile Türkiye’yi bünyesine almaksızın ve tam olarak reddetmeksizin bir bekleme sürecinde tutma tavrını sürdürmüştür. Bu bekleme sürecini mümkün olan en uzun zamana yayarak, ilişkileri askıda tutan özel bir statü oluşturmaya yönelen AB, Türkiye’nin tam üyeliğinin doğuracağı riskleri üstlenmeksizin, Türkiye’nin dışlanmasının doğurabileceği riskleri bertaraf etmeye çalışmaktadır. Yani kendisi açısından öylesi bir optimum çözüm arayışı içindedir ki, Türkiye’den en büyük tavizleri alıp, en az ödemeyi yapmak mümkün olabilsin. Bunun de en pratik formülü, Türkiye’yi bağlamakla birlikte, AB’yi serbest ve esnek bırakan bir özel statü oluşturulması ya da bekleme süresinin mümkün olduğunca uzatılmasıdır. Özel statü için uygun bir araç olan Gümrük Birliği devreye sokularak, Türkiye kısa bir süre için tatmin edilmiştir…AB’ce dile getirilen insan hakları, Kıbrıs, Ege, ekonomik parametreler gibi unsurlar, Türkiye’yi sürekli bir belirsizlik içinde tutma politikasının gerekçeleri değil, bahaneleridir.”

Gerçekler tam da böyleyken ve Başbakan Erdoğan ABD’deki o isyan yüklü konuşmasını, “Ne yaparsanız yapın, biz bu yola girdik, ta ki ‘biz sizi almıyoruz’ diyeceğiniz ana kadar devam edeceğiz, hedefimiz bu” diye tamamlamışken, adamlar hiç açık açık, “Sizi almayacağız” derler mi?

Sözün özü; tek başına İrlanda örneğinden bile çıkaracağımız o kadar ders var ki!..CHP Lideri Baykal’ın AB Büyükelçileri ile buluşmasında sonra söylediği gibi, “AB ile ilişkileri reset etme (yeniden ayarlama, sıfırlama) ihtiyacı” artık kaçınılmaz bir hal almıştır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü