Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Evet Türkiye’yi “Tehdit” Ediyorlarmış!..

07 Eylül 2009
Müyesser YILDIZ

Cumhurbaşkanı Gül’ün Nisan-Mayıs aylarında yaptığı, “Tarihi fırsatla karşı karşıyayız…Kürt sorununun çözümünde gecikirsek sorun daha da büyür” şeklindeki açıklamaları üzerine, bu sütunda 28 Mayıs’ta yayınlanan “Türkiye’yi Tehdit mi Ediyorlar, Nedir Bu Telaş?” başlıklı yazımda şu soruları sormuştum: “Tarihi fırsatın ne olduğu açıklanmadan bu ısrar ve aciliyetin sebebi nedir? Türkiye, tarihi bir fırsatla mı, yoksa birilerinin tehdidi ve şantajıyla mı karşı karşıya? Eğer öyleyse Türkiye’yi kimler, neyle tehdit ediyor? Yurdumuzun bir bölümünde ‘isyan provaları’ düzenlemekle mi, BM’de hazırlıkları yürütülen ‘kendi kaderini tayin hakkı’ dilekçelerini işleme koymakla mı, Türkiye’nin zaten askıda olan AB sürecini askıya almakla mı?”

Evet, sadece “Kürt açılımı” değil, “Ermeni açılımı” ve bunu izleyecek “Kıbrıs, Ruhban Okulu açılımları” konusunda da Türkiye’yi tehdit ediyorlarmış…Neyle mi? Gerçi daha önce İngiltere Dışişleri Bakanı Miliband ve diğer AB yetkilileri de “hissettirmişti” ama, “Ermeni açılımı”nı ABD ve AB adına kotaran Uluslararası Kriz Grubu’nun Türkiye Sözcüsü İngiliz Gazetesi Huge Pope, artık açık açık ifşa edip; “Ermenistan’la uzlaşma Avrupa’da haklı olarak son derece müspet bir dikkat çekse de, bir sonraki sınav için çok beklemek gerekmeyecek. Türkiye gelecek birkaç ay içinde inatçı Kıbrıs sorununa çözümü hızlandırmanın bir yolunu bulmak zorunda; aksi takdirde AB üyeliği sürecinin fiilen durma noktasına geldiğine tanık olacak” diyor. Aynı açıklıkta olmasa bile ABD’nin Avrupa ve Euro-Asya İşlerinden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un da, daha Haziran ayında “Ermenistan’la anlaşmayı” alkışlayıp, “Türkiye’nin AB özleminin gerçekleşmesi için Ruhban Okulu’nu açması, Ege’de tansiyonu düşürmesi gibi gerekli reformları devam ettirmesi lazım. Kıbrıs konusu çok uzadı, daha fazla bekleyemez. Bu yıl Kıbrıs’ta çözüm için iyi zaman…Kıbrıs, Türkiye’nin AB özlemini ortadan kaldıracak büyük bir engel” dediğini ekleyelim.

“Türk Modeli” Beyin Yıkama

Öyle şaşkınız ki, birçok şeyi unuttuk. Mesela AB daha 1995’te Gümrük Birliği anlaşmasını onaylarken Kıbrıs, Ege ve Güneydoğu sorunlarının halledilmesi şartını koştu. Türkiye’nin aday ülke ilan edildiği 1999’dan itibaren de ilerleme ve etki raporlarıyla bu şartlar iyice derinleştirdi, her yıl yenileri ilave edildi. Müzakereler için randevu tarihinin belirlendiği 2004 AB zirve kararında da bu “açılımların” tamamı vardı. Eh önemlisi 2005-2006 yıllarında dönemin Dışişleri Bakanı Gül’ün imzaladığı AB-Türkiye Ortak Tutum Belgeleri ve 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesiyle -mayınlı bölgelerin temizlenmesi dahil- bunları yapacağımızı taahhüt ettik. Kurucu üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi ve “stratejik ortağımız” ABD de söz konusu “açılımlar”la ilgili çok sayıda karar aldı. Bugün yaşadıklarımız sadece hızlandırılmış bir program uygulaması, Türkiye’nin adeta otomatik pilota bağlanmak istenmesidir. Demek ki birilerinin daha fazla beklemeye tahammülü kalmamış, çok ama çok aceleleri var.

Hal böyleyken ve daha düne kadar “80 yıldır kendi dinamiklerimizle gerçekleştiremediğimiz dönüşümleri AB’nin yardımıyla yapıyoruz” diyen iktidarın, birden bire bu “açılım furyası”nı kendi irademizle gerekleştirdiğimizden, hatta “Türk Modeli”nden söz etmesi neyin nesidir? Tüm araştırmalar şu gerçeği ortaya koyuyor: AB’nin de, ABD’nin de Türk Milleti nezdinde itibarı sıfırlanmış durumda, oralardan gelecek bir ilacı “şifa” niyetine bile olsa kabul edecek mide bırakmadılar. Galiba bu yüzden, AB kenara çekilmiş gibi duruyor, ABD, David L. Phillips, Henry Barkey gibi eski CIA mensubu isimlerin yanı sıra Dışişleri Bakanlığı ve NATO destekli düşünce kuruluşlarının raporları ile kamuoyu oluşturmaya çalışıyor ve “Türk modeli” icat ediliyor. Zaten Türk sivil toplumunun bu açılımlara katılması da yıllar önce yine onlar tarafından kararlaştırılmıştı. Nitekim “Kürt açılımının” servisini yapan ve bizim yeni duyduğumuz “Ermeni açılım paketini” daha 14 Mayıs’ta AB Temsilciler Meclisi alt komisyonuna anlatan David L. Phillips, birazdan anlatacağım Uluslararası Kriz Grubu’nun 14 Nisan tarihli “Türkiye ve Ermenistan: Açılan Zihinler, Açılan Sınırlar” başlıklı raporuna katkıda bulunurken, “Bazıları, soykırımın resmi olarak tanınmasının sivil kesimin hareketlerinin artması ile mümkün olabileceğine inanıyor” demişti. Yani onlara göre her şey tamam, iş Türk Milleti’ni, Türk usulü demlendirmeye kaldı. Öyleyse buna, “Türk modeli beyin yıkama” demek galiba uygun olacak.

“Ermeni Açılımı”nda Acı Gerçekler

“Açılım paketi”nin son numarası “Ermeni protokolleri”ne gelelim. 2004 Zirve Kararı, 3 Ekim Müzakere Çerçeve Belgesi ve Ortak Tutum belgeleriyle, “Komşularla sınır sorunlarının halledilmesi, sınırların açılıp, Ermenistan’la diyalog kurulmasını” da kabul etmiştik. İşte bugün o kabullerin faturasını ödetiyorlar. Ancak iş bununla kalmıyor, Türkiye ilk etapta resmen Dağlık Karabağ şartından, yani Azerbaycan’dan vazgeçiyor ve bu acı gerçeği Türk Milleti dışında herkes biliyor.

Daha önce bir yazı vesilesiyle Soros başta olmak üzere etkili ve yetkili kişi ve kuruluşların mali ve fikri destek verdiği Uluslararası Kriz Grubu’nun 14 Nisan 2009 tarihli, yani o protokollerin paraf edilmesinden kısa bir süre sonra hazırlanan Cengiz Çandar’ın da Başbakan Erdoğan’a “satır satır okumasını” tavsiye ettiği 35 sayfalık ““Türkiye ve Ermenistan: Açılan Zihinler, Açılan Sınırlar” başlıklı rapordan söz etmiştim. Son gelişmelerin ışığında bu rapora yeniden göz atmamız gerekiyor. Zira yol haritasının o zaman çizildiğini anlıyoruz. Bakın o raporda özetle hangi tespitler ve tavsiyeler (!) var:

- AK Parti yönetiminde Türkiye’nin dış politikasında gerçekten önemli değişiklikler oldu. Ermenistan’la ilişkileri geliştirmeyi düşünüyor, benzer şekilde Kıbrıs ve Irak Kürdistan’ı sorunlarını çözmeye de çaba gösteriyor. AK Parti yönetimine hakim önemli bir kesim, bürokrasi, Ermenistan’la iş yapan çevreler ve elit tabaka Ermenistan’la ilişkileri normalleştirme ve geçmişte yaşanan olaylara ilişkin “pişmanlık” ifadelerini destekliyor. Daha sabit görüşlü ve gelenekçi güvenlik kuvvetleriyle, Türk milliyetçileri ise soykırım iddiaları ve Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgali nedeniyle uzlaşmaya karşı çıkıyor. (Bu bölümde alaycı ifadelerle Türk Milliyetçilerinin halkı kışkırtmasından şikayet ediliyor)

- Türk-Ermeni görüşmelerinin amacı, ilişkileri kapsamlı şekilde normalleştirmedir. Tam diplomatik ilişki kurulması, sınırların açılması ve sorunların tarihi boyutlarını inceleyecek bir alt komisyon da dahil, hükümetler arası komisyonlar kurulmasını kapsayan bir anlaşma paketi masada. Bu paketin resmi olarak açıklanmasından sonra anlaşmanın iki ülke parlamentosunda onaylanması gerekecek.

- Türk hükümetine tavsiyelerimiz şunlardır: Anlaşmayı imzalaması, sınırların açılması, komisyonların kurulması dahil ilişkilerin geliştirilmesi kararlarını yerine getirmesi, kamuoyunu uzlaşmaya hazırlamaya devam etmesi, Ermenistan’ı soykırımın tanınması yönündeki çabalarından dolayı suçlamaktan ve cezalandırmaktan vazgeçmesi, ilişkileri normalleştirme paketini uygulamayı, Dağlık Karabağ çatışmasının hemen çözülmesi ve Ermeni kuvvetlerinin işgal ettiği bölgelerden çekilmesi taleplerine kurban etmekten kaçınması, Bakü’yü “Türk-Ermeni ilişkilerinin geliştirilmesi, eninde sonunda Ermenilerin çekilmesini kolaylaştıracak” diye rahatlatması, Ani harabeleri başta olmak üzere Ermenilerin ülkedeki tarihsel ve dinsel eserlerini korumada iyi niyetli şekilde işbirliği yapması, 1915 olaylarının araştırılması konusunda üniversite ve enstitüleri cesaretlendirmesi, tarih kitaplarını yenileyerek, ön yargıları temizlemesi, Osmanlı dönemi arşivlerinin açılması için yeterli kaynak ayırması…

Peki Uluslararası Kriz Grubu’nun raporundan 1 ay sonra 14 Mayıs’ta ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu Avrupa Alt Komitesine plan hakkında bilgi veren David L. Phillips’in şu sözleri tesadüf müydü?

“Türk ve Ermeni yetkililer arasında 2 Nisan’da parafe edilen iki protokol ile bir komisyon kurulmasını öngören belge, büyük spekülasyona yol açacağı ve muhalefeti tahrik edeceği için henüz imzalanmadı. Paragraftan imzaya, imzadan uygulamaya dolambaçlı (hileli) bir süreç olacağı için zaman alacak ve zor olacak…Türkiye’nin ulusal çıkarları Azerbaycan’ın ipoteğinde olmamalı. ABD, Başkan Obama’nın Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi ve Dağlık Karabağ’la ilgili Minsk Grubu süreci arasında bir bağlantı olmadığı anlayışını teyid etmeli…Türk resmi yetkilileri, Başkan Obama ile 7 Nisan’da İstanbul’da buluştuğunda, anlaşma konusunda Dağlık Karabağ’ın statüsü konusunda resmi herhangi bir ön şart olmadığı teminatını verdi…”

Hatırlanacaktır, bugünlerde ABD’nin Bakü Büyükelçisi olması beklenen Bush döneminin Avrupa ve Avrasya işlerinden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Matt Bryza da, 2008 yılı başında Ankara’ya, Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmesi ve sınırları açması çağrısında bulunurken, “İlişkilerin normalleşmesi, ağırlıklı olarak Karabağ konusuyla bağlantılı hale getirildi…ABD, Türkiye’ye Erivan’la ilişkilerini, ‘Azerbaycan gibi üçüncü bir ülkeyi dahil etmeden geliştirmesi ve diplomatik ilişki için ön şart koymaması’ çağrısında bulunuyor. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerde, ‘bir millet, iki devlet’ retoriğinin değişmesi gerekiyor” demişti.

Ya Bryza’nın yerine gelen yeni Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un, 16 Haziran’da, aynen David L. Phillips gibi Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Avrupa Alt Komitesine yaptığı şu açıklamaları nereye oturtacağız?

“Ermenistan ve Türkiye, 22 Nisan’da ortak açıklama ile ilişkilerin normalleştirilmesi konusunda kapsamlı bir çerçevede anlaştığını duyurdu. Bu, öncekilerden farklı ve tarihi bir beyan. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi ve D. Karabağ sorununun, iki farklı süreç olduğuna, paralel, ama farklı hız ve farklı kulvarda devam etmesi gerektiğine inanıyoruz. Türkiye-Ermenistan arasındaki anlaşmanın çerçevesi, ilişkilerin normalleştirilmesini, sınırların açılmasını, diplomatik ilişki kurulmasını ve komisyonlar aracılığıyla bazı tarihi trajedilerin araştırılmasını kapsıyor. İki ülke ilişkileri daha fazla böyle devam edemez. D. Karabağ meselesinin ise Minsk Grubu arabuluculuğuyla halledilmesine çalışıyoruz. Bu konudaki müzakereler Ermenistan ve Azerbaycan arasında devam ediyor…”

Demek ki Başbakan Erdoğan’ın, “Kürt açılımı” konusunda, “Yıl sonunu falan bulamayız, o kadar rahat değiliz” demesi boşuna değilmiş!..

Yazının başında Uluslararası Kriz Grubu’nun Türkiye analisti Pope’un “şantaj” ifşaatından bahsetmiştim, yine onun bir tespitiyle bitireyim. Diyor ki; “31 Ağustos’ta atılan normalleşme adımı aslında Nisan’da bekleniyordu, fakat Türkiye anlaşmadan çekilmişti. Bütün bunlar 22 Nisan’da açıklanabilirdi ve muğlak bir yol haritası söz konusuydu. Bu kararsızlık belli ki Bakü’den gelen baskıdan ve milliyetçi muhalefetin Ermenistan’la uzlaşmaya sert karşı çıkışından kaynaklandı”.

O halde “milliyetçi muhalefetin” bir kez daha “görev başına” geçme zamanıdır!..

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü