Türk Dünyası Yardım Kampanyası

BİZE NE OLDU?

01 Aralık 2008
Müyesser YILDIZ

Gökalp 88 yıl önceden sesleniyor: “Bazen milletler de sarhoş olur”

Türkiye, her sabah akla-hayale gelmeyecek, filmlerde dahi yaş sınırı konacak suçlara uyanıyor. Cezaevleri Cumhuriyet tarihinin en yüksek doluluk oranına ulaştı. 30 bin çocuğun sokaklarda yaşadığı, 9 bin çocuğun kayıp olduğu söyleniyor. Çocuklarımız daha ilkokuldan itibaren, okulun ardından bir yetmez, iki dershaneye gider oldu. Gidiyor da, hayata, düşünmeye, üretmeye hazırlanmıyor, makine gibi hayattan, gerçeklerden kopup, internet dünyasında, cep telefonlarında yaşıyor. Çocuklarımız, gençlerimiz, hatta tüm toplum sadece tüketir hale geldi. Herkes kolay kazanmanın, bedava yaşamanın cazibesine kapıldı. En sosyali Tv dizilerinde yaşıyor. Gözyaşları içinde yarışmalardan, evlilik programlarından medet umuyor. Dizi kahramanı rol icabı öldüğünde mevlitler okutup, mezar taşı yaptırıyor. Bir başka oyuncunun rol icabı sevgilisi, gerçek hayatta, “sokakta bile yürüyemez hale geldiğini, lokanta sahiplerinin para almadığını, vatandaşların yolda poşetlerini taşıdığını, bazılarının Mematisiz niye dışarıdasın” diye sorduğunu anlatıyor. Özetle nesillerimizi kaybediyor, giderek kimliksizleşiyor, adeta yok oluşa sürükleniyoruz.

Bize neler oldu? Filozof Snelman’ın ifadesiyle, “Hayallerimizdeki sevgili halkımız” bu mu?

Bu sorunun cevabını, bizden birinin ağzından vermeden önce, aydınları harekete geçirerek, bir bataklıklar ülkesi olan Finlandiya’yı, “Beyaz Zambaklar Ülkesine” çeviren Filozof Snelman’a kulak verelim. Snelman, insanların “düşünce, irade ve maneviyatındaki tüberkülozun” sebeplerini teşhis ettikten sonra ebeveynler ve gençlere şöyle seslenir:

-Gençleri suçlamayın, suçu kendinizde arayın. Siz gençleri nasıl eğitirseniz, onlar da öyle yetişir… Çocuklar ebeveynlerinin yanındayken, sanki bir sürü yabancı teyze ve amcalarla birlikte kendi evlerinde yetim gibi büyürler. Bazı ailelerde çocuklar iyi beslenir, iyi giydirilir, beden sağlığı bakımından iyi bakılır, fakat çocuk ruhunun temizliği, tokluğu ve süsü ihmal edilir. Bu şartlar altında büyüyen çocukların fena yetişmelerine şaşmamak lazım…Sonuçta hiç kimseye ve hiçbir şeye karşı ne sevgileri, ne de saygıları var. Ne vatana, ne insanlara, ne emeğe, ne büyük fikirlere, ne ebeveynlere, ne de kendilerine…Ne ekerseniz onu biçer, ne pişirirseniz onu yersiniz.
-Gençler; Siz nasıl olursanız, ülkeniz de öyle olacak. Bir şey harcamadan, hiçbir şeyi riske atmadan bir şeyler elde etmek istiyoruz. Ülkenin gelecekteki yaratıcıları size sesleniyorum: Yaratıcı olun… Halk zenginliğinin yaratıcıları…Halk aklının yaratıcıları…Halk vicdanının yaratıcıları…Öncelikle dilimizi saymalı ve korumalıyız. O var olduğu sürece biz kendimizi halk olarak hissedebiliriz. Atalarımızın dili kaybolursa halk da kaybolur ve mahvolur…

Snelman, elbette ebeveynler ve gençlerden önce “aydınları” göreve çağırır. Öyle “taklit”, günümüz gençliğinin ifadesiyle “çakma” değil, “gerçek aydınları”…Der ki;

-Okumuş kesim hiçbir şekilde eğitimsiz halkın gelişimi ile ilgilenmiyor. Halkın fakirliği hangi yöneticinin umurunda veya üniversitedeki hocalardan hangi biri cahil halkın eğitilmesi için kafa yoruyor? Kendi çıkarları ile ülkenin çıkarları arasında tercih yapan vicdansızlardan hiç bahsetmiyorum bile… Vatanseverler, halka ilgisiz kalan bir ırktan çıkamaz, halkın kendi içinden çıkmalı… Tek kurtuluş eğitimin gücüdür…Unutmayınız ki halkın cehaleti, kabalığı, sarhoşluğu, hastalıkları, fakirliği sizin ayıbınızdır. Halkı doğruluğa, düzene, disipline alıştırın. Halkın vicdan duygusunu geliştirin. Kendilerinin ve başkalarının haklarına saygı duymalarını öğretin.

İNGİLİZ KIŞLASINDA ZİYA GÖKALP’İ ARADIM

Layık olamadığımız için “bizden biri” diyerek, haddimi aştığımın bilincinde, Ziya Gökalp’e müracaat etmek istiyorum. Sevr öncesi ülkemizin ileri gelenlerini, aydınlarını susturmak için Malta’ya sürgün edilenler arasındaydı. Bir vesile ile Malta’ya gittiğimde ilk işim, O’nun esir tutulduğu, şimdilerde örümceklerin kapladığı veya yoksulların yaşadığı “İngiliz Kışlası”nı aramak oldu. Yürüdüğü bahçelerde, kökleri dışarı fırlamış ağaçlarda, acaba, “88 yıl sonra buraya bir Çılgın Türk gelir, bizi ararsa” diye, bıraktığı bir not, bir şifre var mıdır diye arandım… Tam 4 bayramı vatanından, ailesinden ayrı geçirdiği yaklaşık 2 yıl zarfında ailesine yazdığı mektupları düşündüm. Birileri gibi İngilizlere yalvarmamış, onları muhatap almamış, sadece ailesine yazmıştı. Bugün hepimiz için birer fener değil, her daim parlayacak güneş değerindeki tespit ve nasihatlerini hatırlamayı ve hatırlatmayı görev bildim.

-Ben üç türlü garibim. Yuvamdan, yavrularımdan uzak düşmek bir gurbet. İlmi, edebi meslektaşlarımdan ayrılmak ikinci bir gurbet. Asıl vatandan mehcur olmak da üçüncü bir gurbet… Türkocağı’nda konferanslar verememek... Düşünmekten başka bir işi olmayan bir adam için büyük bir mahrumluk değil mi?
-Bu günler çok sürmez. Elbette Allah acıyacaktır… Kalbim ümitle doludur. Türk Tanrısı öz ilini esirger deyip duruyorum… Bu zavallı Türk Milleti, 3 bin seneden beri hep bu felaketleri çekiyor.
-İnsanları kitaplardan daha iyi terbiye edecek şey vak’alardır. Bu zamanın çocukları tarihi, kitaplardan okumağa muhtaç değillerdir, çünkü tarih, canlı vak’alar halinde gözlerinin önünde cereyan ediyor… Millete ait olan her şey-ister muzafferiyet, ister felaket olsun- fertleri terbiye eder.
- Hastalık uzun müddet devam edemez. Emperyalizm bu asrın bünyesine nazaran bir hastalıktır. Bu asır hürriyet, müsavat, milliyet asrıdır. O halde yakında daha hür, daha adilane bir devir başlayacaktır.
-Ferdler rüya gördüğü gibi bazen, milletler de rüya görürler. İşte bugünkü haller de bir nevi içtimai rüya haletleridir. Bugün cemiyetler bu rüyadan da uyanacaklar. Şimdi sevinen o zaman ağlayacak, şimdi ağlayan o zaman gülecek. Ferdler sarhoş olduğu gibi, bazen milletler de sarhoş olur. Sarhoşlar meclisinde neler söylenmez, ne kararlar verilmez! Bu siyah gecenin, elbette bir beyaz sabahı vardır.
-Ferd milletine tabidir. Milletimiz hür olduğu gün biz de hür olacağız… Millet kurtulursa, biz de kurtuluruz… Milletin işleri düzelince, fertlerin işi de düzelir, çünkü cüz’ler kül’e tabidir… Bu iyi günlerin sebebini milletimizin fedakârlığında aramalıdır.
-İstiklalsiz, hürriyetsiz bir millet yaşayamaz. İstiklalsiz bir milletin fertleri, rastgele esir ve hapsedilebilir. İşte bizim halimiz buna bir delildir. İki senedir esarette bulunduğumuz halde, henüz esaretimizin sebebini bilmiyoruz.
-Felaket içinde ah ve of etmeyi bir Türk’e layık görmüyorum… Hazreti Eyyub kadar sabırlı olmaya çalışıyorum.

Evet, ülkemiz ve milletimiz için aynen Finlandiya’daki liderler gibi, “Aydın olmanız sizi ayrıcalıklı kılmaz. Sizin aydınlığınız, sizin göreviniz, mecburiyetinizdir. Siz halk için bir mumsunuz, ışığınızla etrafınızı aydınlatmalısınız. Milletin temelleri yıkılıyor. Geç olmadan memleketi ve milleti kurtarın. Halkın yanında yer alın. Onları tedavi edin, öğretin, eğitin” düsturuyla yola çıkalım. Malta’daki Ziya Gökalp gibi, “Bugün bayramdır… Bu uzun çileyi yalnız biz değil, bütün bir millet, bütün bir ümmet çekiyor. O halde umumun büyük bayramını beklemeliyiz” diye haykıralım.

Millet ve ümmet olarak bir an önce ayılıp, çilemizi bitirmemiz ve umumun büyük bayramına ulaşmamız dileğiyle can-ı gönülden iyi bayramlar.

Bugün Gazetesi - 23 Kasım 2008

Beyaz Zambaklar Ülkesinde-Grigoriy Petrov

Bilal N. Şimşir-Malta Sürgünleri

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü