Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Danışman Başbakanı Yalanlarsa, Daha Çok Türk Boğazlanır!..

19 Temmuz 2009
Müyesser YILDIZ

Çin’deki Türk katliamları ülkemizde uyutma ve unutturma sürecine sokulmuşken, 196 Uygur Türk’ünün kurşuna dizildiği, 600’den fazla kişinin de kayıp olduğu haberleri geldi. Çin yönetimi, “Olayların sorumlularının idam edileceğini” söylemişti. Dediğini yaptı. Gerçi, gerek Cumhurbaşkanlığı, gerekse Dışişlerimiz de, “Sorumluların bir an önce bulunup, cezalandırılmasını” istemişti. Şimdi Çin yönetimi, “Sorumluları bulduk ve cezalandırdık” dese, söyleyecek bir sözümüz var mı? Bunu geçelim, Türkiye, Çin’de yaşanan faciayı bizzat Başbakan Erdoğan’ın ağzından “Adeta soykırım” sözleriyle ifade etmiş ve konunun acilen BM Güvenlik Konseyi’ne götürüleceğini duyurmuştu. Peki biz dediklerimizi yaptık mı?

“Rabia Kadir Abdullah Öcalan mı?” başlıklı yazımda, ülkemiz yönetiminin Doğu Türkistan “politika”sızlığını örnekleriyle anlatmıştım. Maalesef devamı geldi. Şu, BM Güvenlik Konseyi’ne gitme meselesinden başlayalım. Başbakan Erdoğan 7 Temmuz’da Körfez İşbirliği Konseyi Yüksek Stratejik Diyalog toplantısına katılan ülke temsilcilerine verdiği yemekte, tam olarak şunları söyledi:

“Basına yansıyan görüntüler sadece bizlerin vicdanını sızlatmıyor, inanıyorum ki bunları izleyen herkesi hayret ve dehşete düşürüyor. Türkiye’de yaşayan Uygur kardeşlerimizin ve bu acıyı yüreğinin derinliklerinde hisseden halkımızın da haklı olarak bu olaylara tepki verdiğini görüyoruz… Beklentimiz vahşet boyutlarına ulaşan bu olayların acil olarak son bulması, sorumluların hesap vermesi, gereken tedbirlerin evrensel insan hakları çerçevesinde bir an evvel alınmasıdır… Çinli yetkililerin, olayın sorumlularını tespit etmesi ve adalet mekanizmasını tüm insanlığın vicdanını rahatlatacak şekilde işletmesi çok büyük önem taşıyor. Tabi bizler bu arada 2009 -2010 yıllarında BM Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesiyiz. Burada da insanlık adına üzerimize düşen ayrıca görevler de var. Bunun gereğini tabii o platformda gündeme getirmek durumundayız ve getireceğiz.”

Başbakan böyle derken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun aynı toplantıda daha temkinli bir dil kullandığı görüldü. Zira BM Güvenlik Konseyi’ne gitmekten değil, “BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ile kurulan temastan” söz etti. Başbakanı resmen tekzip eden ise Dışişleri Sözcüsü Burak Özügergin oldu. Özügergin haftalık basın toplantısında, “Konunun BM Güvenlik Konseyi’ne götürülmesine dair bir girişimden haberdar olmadığını belirterek, BMGK üyeliğinin Türkiye’nin omuzlarına yüklediği sorumluluk çerçevesinde hareket ettiklerini, önümüzdeki dönemde bu konuyu gündemlerine alabileceklerini” açıkladı. Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “Bu ne demek oluyor? Bu nasıl iş?” diye sormadı.

Başbakan’ın “Soykırım” İfadesine de Çifte Yalanlama

Danışmanlar, T.C. Başbakanı’nın sadece BM konusundaki açıklamasını değil, “Sincan’da yaşananlar adeta soykırım” sözlerini de tekzip etti. Erdoğan, İtalya’daki G–8 Zirvesi’nden dönüşünde kelimesi kelimesine, “Vahşet ifadesini Türkiye’de kullandım. Arkasındayım. Çünkü yüzlerce insanın öldürüldüğü ve bini aşkın insanın yaralı olduğu bir olayı, adeta bir soykırımı, herhalde başka bir kelime ifade etmez” demişti. İlk tekzip, daha doğrusu geri adım yine Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Burak Özügergin’den geldi. Özügergin aynı haftalık basın toplantısında, Erdoğan’ın “soykırım” nitelemesiyle ilgili yorum yapmaktan kaçınıp, “İşin aslının ne olduğunun ortaya çıkarılması ve suçluların cezalandırılmasını” istedi.

Başbakanı resmen tekzip eden ise Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı yapılmasından sonra Erdoğan’ın Dış Politika Başdanışmanlığına getirilen, Davutoğlu ekibinden Prof. İbrahim Kalın oldu. Kalın, yabancı misyona hitap eden Todays Zaman Gazetesi’nde yayınlanan, “Erdoğan Soykırım Dedi mi?” başlıklı makalesinde, özetle şunları yazdı:

“Başbakan Erdoğan 5 Temmuz’da yaptığı açıklamada, olaylara tepkisini ifade ederken, bunun ‘vahşet’ olduğunu söyledi. Teknik anlamda insanların ırkı, etnik kökeni veya dini yüzünden sistematik ve topluca öldürülmesi olan soykırım ifadesini kullanmadı. İtalya’da G–8 Zirvesi’nde söylediği de, şayet katliamlar devam etseydi olayların soykırım sınırına geleceği, bunun da görmezden gelinemeyeceği idi. Bu, Çin’e, Batı Çin’de düzeni ve barışı tesis için verilmiş güçlü bir mesajdı. Fakat O (Erdoğan’ı kast ediyor), Çin’i soykırım yapmakla suçlamadı. Bazı medya organlarının kampanyasına aldanmayın. O (Erdoğan), bu kelimenin ne kadar hassas olduğunu bilir.”

Dışişleri Sözcüsü ve Başbakanlık Başdanışmanı’nın, Başbakanı “tekzip” çabalarının, Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Qin Gang’ın, “Erdoğan’ın sözleri akla ve mantığa uymuyor” ve Çin medyasının, “Erdoğan sözlerini geri alsın” şeklindeki tepkilerinin
hemen peşinden geldiğini de vurgulayalım.

Türkiye’deki hassasiyetin doruk noktasında olduğu günlerde AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, Uygur Türklerine karşı yapılan zulme sesini yükselten tek ülkenin Türkiye olduğunu belirterek, “Uluslararası örgüt ve uluslararası toplum, elim olaylar karşısında yeterli duyarlılığı göstermemiştir” demişti. Şu olanlardan sonra, bırakalım uluslararası örgüt ve toplumu, “Türkiye’deki yönetimin yeterli duyarlılığı gösterdiği” söylenebilir mi? Kaldı ki, Türk-Müslüman kanının akmasına duyarsızlık, onların şanından!.. Ya biz? Hiç olmazsa, İran’ın esir aldığı İngiliz askerlerini kurtarmak için gösterdiğimiz çaba kadarını gösterebilsek, gürlemekle kalmayıp, bir de yağabilsek, MHP Lideri Bahçeli’yi, “Çin Devlet Başkanına verilen nişanda imzan var” diye suçlayana kadar, en azından o nişanı iptal etsek, bu kadar Türk, koyun boğazlar gibi boğazlanabilir miydi?

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü