Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Rabia Kadir Abdullah Öcalan mı?

15 Temmuz 2009
Müyesser YILDIZ

Doğu Türkistan’da resmi tarihle 10 gün, gayrı resmi tarihle 22 gün önce başlayan insanlık dramı sürüyor. Niyetim, Türkiye’nin bu süreçteki büyüklüğüne yakışan “derde deva, sadre şifa” kabilinden adımlarını listelemekken, maalesef bir Doğu Türkistan politikamızın olmadığı gerçeğiyle yüz yüze kaldım. Daha doğrusu karşımıza aynen AB, ABD, İsrail, Barzani’de olduğu gibi içeride başka, dışarıda başka, günlük, olayların peşinden sürüklenen çok başlı, çok yüzlü, çok ağızlı bir “politika”sızlık çıktı. Bunun sonucu ise Türkiye’nin, Çin’den adeta “özür diler” konuma düşmesi, en vahimi, “Uygur Kürtleri” hezeyanına sahip çıkılması oldu. İşte bu acı gerçeğin delilleri:

Dışişleri Bakanlığı ikişer gün arayla üç yazılı açıklama yaptı. Birincisinde, sorumluların en kısa zamanda tespit edilmesi istenerek, “Sincan Uygur Özerk Bölgesi halkı başta olmak üzere tüm Çin halkına başsağlığı” dilendi. İkincisinde, “Etnik gruplar arasındaki gerginliğin sürmesinden duyulan endişe” ifade edilip, “Türk halkının, akrabalık bağları bulunan Uygur halkına kendini çok yakın hissettiği, onların acılarını paylaştığı” duyuruldu. Bunun anlamı, “Türk Devleti’nin değil, sadece Türk halkının böyle bir sorunu var” değil midir? Aynı açıklamada, Çin Büyükelçiliği maslahatgüzarının Bakanlığı davet edilerek, olaylar hakkında ayrıntılı bilgi alındığı da vurgulandı. Üçüncü açıklamada ise adeta Çin’den özür dilercesine, şöyle denildi: “Türkiye, Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkilerine çok önem vermektedir. Çin’in toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve ülkede yaşayan tüm etnik ve milli grupların barış, huzur, uyum ve refah içinde yaşamalarına da önem veren Türkiye’nin Çin Halk Cumhuriyeti’nin iç işlerine karışmak gibi bir niyeti yoktur, olmamıştır… Çin ile gelişmekte olan ilişkilerimizin, Sayın Cumhurbaşkanımızın kısa süre önce gerçekleştirdikleri ziyaretinin kazandırdığı ivmeden de yararlanarak, her alanda ileriye götürülmesi için karşılıklı çabalarımız da tabiatıyla devam edecektir.”

Bu arada Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, Çin mallarına “boykot” çağrısı yaptı. Bakanı resmi açıklamayla yalanlayan Basın Müşaviri oldu ve “Bakanın şahsi görüşlerinin, hükümeti bağlamadığı” bildirildi. Bu durumda birinden birinin görevinden ayrılması gerekmez miydi? Her ikisi de yerinde olduğuna göre, demek ki ya kayıkçı dövüşü bir politika var ya da Basın Müşaviri, Bakan’dan daha etkili ve belirleyici!..

Ardından Başbakan Erdoğan’dan çok sert bir çıkış geldi. İtalya’da, “Sincan’da yaşananların adeta bir soykırım olduğunu” söyleyen Erdoğan, bu görüşünü yurda dönüşünde de tekrarladı. Ancak Başbakan’ın bir ifadesi vardı ki, hem “politika”sızlığın itirafı, hem de görevin “halka ihale”si gibiydi: “Konuyu arkadaşlarımızla ele almış değiliz. Bazı şeyleri birbirine karıştırmayacağız. Hassasiyetlerimizi ortaya koyacağız. Ama bunu yaparken devlet düzeyinde yapmamız gerekenle, halkın yapması gerekenleri birbirine karıştırmamız yanlış olabilir.” En ilginci, Başbakan Erdoğan’ın, Dışişleri Bakanlığı’nın üçüncü açıklamasındaki, “Türkiye’nin, Çin’in içişlerine karışmak gibi bir niyeti yoktur, olmamıştır” ifadelerine tepkisiydi; “Dışişleri Bakanlığı'ndaki arkadaşlar benim dışımdaki bir ifadeyi kullanamaz ve kullanmamışlardır. Bunu farklı yorumlamaya gerek yok. “

Dışişleri’nin o açıklaması ve Başbakan Erdoğan’ın bu yorumuna bir mim koyup, diğer önemli “adımlara” devam edelim. Cumhurbaşkanı Gül tam bir hafta sonra, o da sorular üzerine ilk değerlendirmesini yapıp, Türkistan’da yaşanan olayları büyük bir kaygı, endişe ve üzüntüyle takip ettiğini anlattı. Pekin yönetiminden, “Katledilmelerin sorumlularını ortaya çıkarmasını ve hesap sormasını” isteyerek, “Ümit ediyorum ki Çin yönetimi, olup bitenleri gayet açık, objektif, şeffaf bir şekilde değerlendirecektir. Çin gibi büyük bir devlete yakışan da budur” dedi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, yine 1 hafta sonra Çin Dışişleri Bakanı Yang Jiechi ileyaptığı 70 dakikalık telefon görüşmesinde,Bölgeden yansıyan görüntülerin kamuoyunda oluşturduğu tepkiyi” aktarıp, “Türkiye’nin konuya insan hakları perspektifinden yaklaştığını” vurguladı. Anadolu Ajansı’nın geçtiği habere göre, “Türkiye’nin, Çin’in içişlerine karışma niyetinin olmadığı ve Çin’in toprak bütünlüğüne saygı duyduğu” izahatını da tekrarladı.

Dışişleri’nin “özür” niteliğindeki açıklamaları ve Başbakan Erdoğan’ın buna ilişkin yorumuna mim koymamızın sebebi şu; Yansıması Çin’den, Pekin Büyükelçimiz Murat Salim Esenli’den geldi. Gazeteci Yavuz Donat’ın aktardığına göre, Ankara-Pekin arasında “uyku durak olmaksızın mesaj” taşıyan Büyükelçi Esenli, Çin yönetimine, “Türkiye’nin kalın kırmızı çizgileri” konusunda şunları söylüyormuş:

1- Sincan-Uygur Özerk Bölgesi, Çin devletinin bir parçası.
2- Türkiye, Çin’in toprak bütünlüğüne saygılı.
3- Türkiye aynı şekilde, Çin’in egemenliğine karşı da saygılı.
4- Terörden çok çekmiş olan Türkiye, terörün hiçbir çeşidini onaylamıyor. Türkiye’nin teröre prim vermeyen tavrında hiçbir değişiklik yok.
5- Türkiye’deki tepkileri anlayışla karşılayın. Türkiye'de 300 binlik bir Uygur nüfusu var. Kamuoyu baskısı sözkonusu.

Bu “kalın kırmızı çizgilerin” hepsini bir yana bırakıp, sadece 4. maddenin altını kalın kalın çiziyorum. Bu ifadeler, birilerinin “Uygur Kürtleri” hezeyanın, diplomatik dille teyidi değilse, nedir?.. Bir devlet bu noktaya gelirse, peynir-ekmekten bahseder gibi alnımıza “Ermeni soykırımı” damgasını yapıştırmada yarışan Soros temsilcilerinin gemiyi iyice azıya alıp, “Türkiye Başbakanı, bu kelimeyi aklına bile getirmesin… Çin büyük bir ülke. Bir kaç oy uğruna kızdırılmamasında yarar var… Zaten artık Erdoğan’ın milliyetçi reflekslerini de terk etmesi gerekiyor… Uygurların yalan söylemediğini nereden biliyoruz? Basına yansıyan tüm haberler mi uydurma?..” fetvası yayınlamalarına ne diyebiliriz ki?!..

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü