Türk Dünyası Yardım Kampanyası

NATO ve AB…yorumsuz!..

30 Kasım 1999
Müyesser YILDIZ

Ülkemize gündem dayanmıyor…PKK’nın yayın organı Roj-Tv’ye hamilik yapan, Peygamber Efendimize ağır hakaretleri “düşünce ve ifade özgürlüğü” sayan Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliğine atanması, beraberinde Türkiye’ye karşı hemen her konuda bir “duvar” vazifesi gören Fransa’nın NATO askeri kanadına tereyağından kıl çeker gibi dönmesi unutuldu bile. Rasmussen, NATO Genel Sekreteri olmasını Strazburg’tan Danimarka’ya dönerken, uçakta şampanya içerek kutlarken, Türkiye’nin bölücü terör konusundaki hassasiyetleri en önemli müttefikimiz NATO tarafından acaba anlaşıldı ve İslam dünyası tatmin edildi mi?

Rasmussenn, “Bu süreçte yaşananlar, konuya ortak olanlarla benim aramda kalacak. 87 veya 88 yaşına geldiğim zaman bunun bütün detaylarını okursunuz” demiş. O günleri görüp, göremeyeceğimiz meçhul. O yüzden biz bugünden, perde arkasını biraz aralayıp, sorularımızın cevabını, ABD Başkanı Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı, eski NATO Başkomutanı General James Jones ile Stratejik İletişimden Sorumlu Yardımcısı Denis McDonough’ın, Air Force One uçağında, ABD’li gazetecilere yaptıkları açıklamalarda arayalım. Jones’un aktardığına göre, evet Türkiye, müttefiklerin terörizm hakkındaki endişelerini anlamasını istemiş. Peki anlamışlar mı? Jones’un, “Biz tüm müttefikler terörizmi her şekilde reddediyoruz, fakat Türkiye’nin içinde ve sınırlarında neler olduğu konusunda spesifik endişelerimiz var” cevabına bakarsak, hayır. Gazetecilerin, “Obama, Türk muhatabına İslam dünyasını tatmin etmek için ne teklif etti? Türk ve İslam dünyası tatmin oldu mu?” şeklinde sorusu üzerine ise McDonough şunları söylemiş; “İslam dünyası ile geniş perspektiften konular üzerinde çalıştığımızı düşünüyorum. NATO’yu kimin yönettiği, ABD’nin kendisini nasıl anlattığı, İslam dünyasının liderlerinin kendilerini nasıl ifade ettiği gibi hususlar, bu çok değişkenli denklemde dramatik etkisi olabilecek konulardır. Peki, İslam dünyası ile ilişkiler konusunda Başkan’ın tatmin olduğunu mu düşünüyorum?..Tabii ki hayır. Çok daha iyisini yapabilir miyiz?...Kesinlikle. Ülkemizin ve ittifakın temel ilgi alanında olduğu için çalışmaya devam edecek miyiz? Kesinlikle!” Türk medyasında, Rasmussen’in “özür dileyeceği” haberleri çıkınca, AB’nin “Kopenhag kriterlerine” adını veren, “din-vicdan-düşünce ve ifade özgürlüğü” abidesi (!) Danimarka’nın Özgür Basın Derneği’nin Başkanı Lars Hedegeaard’ın, “Rasmussen’in İstanbul’da İslam dünyasına zeytin dalı uzatmasına tepki gösteriyoruz. İslam dünyasının incinmiş olması bizi rahatsız etmiş değil” dediğini de ekleyip, yorumu ve sonucu size bırakalım. Zaten zirvenin asıl gündeminin, Rasmussen krizi değil, Fransa’nın NATO’ya dönüşü olduğunu yine Obama’nın Danışmanı Jones’un şu sözlerinden anlıyoruz; “Birçok konferansa katıldım, birçok NATO zirvesinde bulundum, kendimi hiç bu masadaki kadar iyi hissetmedim. Fransa’nın NATO’ya dönüşü, gurur verici bir andı.”

Biz de gurur duyuyor muyuz?

 

TÜRKİYE VE AB NEREYE DOĞRU?

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Viyana Diplomasi Akademisi’nde yaptığı konuşmada, Türkiye’nin müzakere süreci için “Uzun bir yol olduğunu, üyeliğimizin bugünden yarına gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Ama bizim bu süreci devam ettirmek ve bu yolda yürümek için ciddi nedenlerimiz var” demiş. Bir dinleyicinin, “Tüm üyelik olmazsa bir B planınız var mı?” sorusunu da şöyle cevaplamış: “Ben üyeliğin kesin olarak gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilemiyorum. Bu konu müzakere sürecinin sonunda belli olacak. Bu aşamada tam üyelik için bir garanti yok.“

AB Türkiye’den neler istiyor, bunlar Türk Milleti’ni “modernleştirip”, yaşam standartlarını yükseltecek nitelikte mi ve taleplerin tamamı yerine getirilirse Türkiye’nin AB üyeliği garanti mi? Türkiye-AB ilişkilerini objektif bir şekilde izleyenler, sürecin Türkiye aleyhine ilerlediğini görüyor, söylüyor, ama dikkate alan yok. O yüzden bu soruların cevaplarını da, yabancı bir kaynaktan, uluslararası ilişkilerde ABD’deki en etkili sivil toplum kuruluşlarından birisi olan Uluslararası Kriz Grubu’nun 2007 yılında hazırladığı “Türkiye Ve Avrupa: Geleceğe Doğru” başlıklı rapordan özetle aktaralım:

* AB desteğinin hayati önem taşıdığını dikkate aldığımızda, Türkiye geniş kapsamlı yeni jestlerle tekrar Avrupa’nın dikkatini çekmelidir. Ankara, vize konusunda, savunma ve enerji gibi konularda, AB ile çok uluslu işbirliği konusunda samimi teklifleri dikkate almalı ve siyasi ihtilaflardan prim çıkarma politikasını terk etmelidir.
* Bu konuda en iyi başlangıç, “Türklüğün ve devlet kurumlarının aşağılanması” ifadelerinin yer aldığı ceza hukukunun 301. maddesinin gözden geçirilmesi veya iptal edilmesi olacaktır.
* Bir sonraki adım, tüm inanç mensuplarına yarayacak gerçek bir liberalleşme paketinin içinde yer alacak olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması olabilir. Böyle bir hareket, Kıbrıs Rum kesimini Kıbrıs sorununu BM barış planı çerçevesinde çözüme ikna edebilecek olan Yunanistan’a da jest olacaktır.
* Eğer Türkiye, Avrupa kamuoyunu ve Türkiye’ye kuşkuyla bakan AB liderlerini kazanmak istiyorsa, bu jestler tutarlı bir strateji içinde yapılmalıdır. Bunu gerçekleştirmek için ele alınması gereken konular epey zor konulardır: Kıbrıs, Ermeni “soykırımı”, güvenlik güçlerinin gücü kötüye kullanımı ve Kürt milliyetçiliği gibi.
* Türkiye küresel dünyanın bir parçası olmak istiyorsa, tüm bu konular üzerine daha ilerlemeci bir tutum sergilemelidir. Ermeni “soykırımı” tasarıları gibi gelişmelere saplantılı bir şekilde yaklaşmak, kendi işine yarayacak başka gelişmeleri engelleyebilir ve muhtemel dostlarını kaçırabilir.
* Rumlar adada Türk askerinin varlığından çok korkmaktadır. Bu nedenle savaş uçaklarının Kıbrıs semalarında fazla görünmesini ve askeri birliklerin görünürlülüğünü engellemelidir. Aralık 2006’da ortaya koyduğu, limanlarını ve havaalanlarını Rumlara açmayı planlayan uzlaşma önerisinden neden sonuç alamadığını iyi incelemelidir.
* Avrupalıların Türkiye’nin AB üyeliğini hedeflemesinden endişe duymalarını gerektirecek hiçbir neden yoktur. Zaten Türkiye’de herkes, ülkenin henüz AB’ye hazır olmadığını bilmektedir. En yakın üyelik tarihi ancak 10 yıl sonradır ve o zamana kadar çok şey değişecektir. Bugüne kadarki AB adaylarıyla karşılaştırıldığında, Türkiye’den istenen normlar çok daha üst düzeydedir ve Türkiye ancak bu normları karşılaması halinde AB’ye katılabilecektir. Bu arada, herhangi bir AB hükümeti Türkiye’yi veto edebilir, Fransız halkı referanduma giderek, Türkiye’ye “dur” diyebilir.

Tarih 6 Ocak 1998. Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük ve 37 arkadaşı ile Ankara Milletvekili Cemil Çiçek ve 22 arkadaşının, AB ve Kıbrıs başta olmak üzere, Hükümetin izlediği dış politika konusunda genel görüşme açılmasına ilişkin önergesi münasebetiyle TBMM’de yapılan görüşmelerde Sayın Abdullah Gül şu tespitlerde bulunmuştu:

“Türkiye, AB’ne ne pahasına olursa olsun girmek zorundadır, ‘girelim de nasıl girersek girelim, hangi şartlarda girersek girelim” izlenimi verildi ki, bu çok yanlıştı. Halbuki, gerçekçi olmak, karşı tarafla oturup, pazarlık yapmak gerekirdi ve ‘Eğer, benim şartlarımı sen kabul etmezsen, ben de sana girmem’ diyebilmeliydi Türkiye. AB, üzerine düşen hiçbir şartı yerine getirmemişken, Türkiye, bunları bile sorgulayamadı; sadece arzusunu, niyetini ortaya koydu…Avrupa’nın ileri gelen bütün politikacıları, önemli toplantılarında, Türkiye'nin AB’ne giremeyeceğini söylüyorlardı. 1989 yılında, o zamanki İngiliz Başbakanı Thatcher, bir kilisede, Avrupa’nın ileri gelen politikacı ve düşünürlerine yaptığı bir konuşmada, ‘Bir gün gelecek Prag ve Varşova, AB sınırları içerisine girecek’ derken, Türkiye’yi hiç saymıyordu veya AB’nde o zamanki komisyon başkanı olan Fransız Jacques Delores, AB’nin bir Hıristiyan topluluğu olduğunu açıkça söylüyordu, ama buna karşı Avrupa’nın bazı dürüst politikacıları çıkıp, gerçeği de söylemişlerdi. Mesela, bunlardan birisi Alman Hıristiyan Demokrat Partisinin Meclis Grup Başkanı Wolfgang Schauble şunu söylüyordu: ‘Türkiye'ye yalan söylemeyelim, Türkiye’yi aldatmayalım, Türkiye'ye doğru söyleyelim. AB bir Hıristiyan kulübüdür, AB ayrı bir medeniyettir, Türkiye'nin burada yeri yoktur.’ Bütün bunlar söylenilmesine rağmen, maalesef bizde tam tersine, bütün gözler kapalı tutuldu ve AB’ne gireceğiz arzuları yine dile getirildi...”

10 yıldan sonra Türkiye-AB cephesinde değişen ne var?

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü