Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Milli Duyarlılık Zamanı

19 Ekim 2009
Nesim YALVARICI

Milletler mücadelesinde, savaş yöntemleri, gelişen teknolojiler ve teknolojinin gelişmesine paralel stratejilerle sürdürüldüğü herkesçe bilinmektedir. Eski yöntem savaşlar, hem çok pahalıya hem de gereğinden fazla zaman kaybına neden olmak gibi bir özellik arz etmekte idi…

Bu gün, uydu aracılığıyla, oturduğunuz yerden dünyadaki bütün kara parçaları üzerindeki stratejik ehemmiyete haiz yerleri görmeniz mümkündür. Üstelik koordinatları ile birlikte… Dolayısıyla savaş stratejilerinde de yeni şartlar göz önünde bulundurulmaktadır.

Kıtalar arası balistik füzelerle istediğiniz mesafeleri vurabilmek gibi bir imkân vardır. Yani, ne cephe oluşturmaya, nede intikallere ve ne de düzenli orduları araziye sevk etmeden, bulundukları üslerinden, elektronik ortamda belirlenmiş hedefleri vurabilmektedirler.

Ancak; nihai hedefler, muharip kara askerleriyle olabilmektedir. Aynı zamanda, piyade dediğimiz askerler, kolluk görevi yapabilecekleri bir özellik arz ederler. Yaygın olarak ta, iç huzursuzluğa düşürülmüş ülkelerde iç barışı sağlamak adına “barış gücü” olarak ya da müdahil güç olarak bulunurlar. Bizim aşina olduğumuz “çekiç güç” gibi… Ama bu güç bulundurma, yeni savaş stratejisinin bir parçası durumundadır.

Yenidünya düzeni dedikleri siyasal yapılanmada, bazı coğrafyaların ve ülkelerin sahip oldukları yeraltı ve yer üstü kaynaklarının el değiştirilmesi kararı alınmıştır. Bu çerçevede psikolojik harp denilen “beşinci kol” faaliyetleri ile ülkelerin iç huzursuzluk, etnik temelli siyasi yapılanmaların kışkırtılmaları organize edilerek, yaratılan kaotik ortamda, -birleşmiş milletlerin tavsiyesiyle- “emperyal güç” müdahalesi temin edilerek, işgal gerçekleştirmiş olmaktadırlar. Afganistan ve Irak ta olduğu gibi… Sırada büyük Ortadoğu projesiyle hayata geçirmeye çalıştıkları ve İsrail’in “arz-ı mevut” alanı dediğimiz ve ülkemizin bir kısmını kapsayan alan gelmektedir…

Ekonomik paylaşımda olduğu gibi, caydırıcı kuvvet kullanımında da birleşik güçler beraberce hareket etmektedirler. Sonuçta, demokratik bir ortam vaat ederek ülkeleri işgal edenler, asrın en ceberut yönetimi vasıtasıyla, ülkelerin daha da kaotik bir ortamda kalmalarını bilerek ve kasten sağlamış olmaktadırlar.

Bu izaha çalıştığımız hususlar, bilim kurgu veya da hayali senaryolar değildir. Günümüzde mazlum milletlere reva görülen ve dünyanın gözü önünde cereyan eden bir durumdur.

Birleşmiş milletler cemiyeti ve buna benzer kuruluşlar ise, “veto hakları” gibi insafsız bir uygulama ile sömürgeci (emperyal) ülkelerin lehine çalışan kuruluşlar konumuna düşmüştür.

Peki, ülke olarak biz; bu sömürgeci(emperyal ) güçlerin tehdidinde miyiz? Elbette evet… Bunu görmek için jeopolitik ve jeostratejik hedef olarak tespit ettikleri coğrafyalara ve ülkemizde desteklenen, etnik temelli yapılanmalarda, bu güne kadar elde edilen verilere bakıldığında, bundan çıkan sonuçlar inandırıcı ve yeterli kanıt olarak kabul edilebilir. PKK’nın lojistik desteği, ülkemize atanan elçilerin beyanatı, uluslar arası toplantılarda ülkemizi hedef alan beyanatlar ve faaliyetleri, harekete geçirilen bölücü odaklarla paralel organizasyonlar birleştirildiğinde, hain emeller kolayca anlaşılabilmektedir.

Peki, ne yapılmalıdır? Bir başka deyişle, bu hayâsız oyunu boşa çıkarabilmek için neler yapılmalıdır:

Önce şunu bilmemiz gerekir; Üzerinde yaşadığımız coğrafya, konumu gereği çok zor bir coğrafyadır. Onun korunabilmesi yüksek iradeli insanların oluştuğu bir sağlam toplumsal yapı ile mümkündür. Yüksek iradeli insanların sahip olabileceği meziyet ve özelliklere bakıldığında ise, azimet, basiret, celadet, cesaret ve metanet sahibi olmayı gerektiren özelliklerdir. Milletin yaygın ve baskın özelliği bu olmalıdır ki, milletimizin her ferdi devletinin hissedebileceklerini ve göstermesi gereken tepkileri gösterebilsin…

Bu konu; kişilerin sahip olduğu ideolojik ve siyasal endişeler itibariyle, farklı bakış açısı içinde değerlendirilebilir.

Eğer, mandater (sömürgeciliği benimseyen) bir siyaset takip ediyorsanız bu yaklaşıma güç ve omuz verirsiniz, sömürgeci (emperyal) güçlerin bir an önce hedefe varmalarına yardım edersiniz… Belki de, size sistem içinde bir rol verirler. Mesela başbakan, bakan, general olabilirsiniz, büyük bir işletmenin üst yöneticisi olursunuz… Mutlu bir şekilde geçinip gidersiniz… Hayatı böyle algılıyorsanız, bu sizin idealiniz olur. Bu güne kadar sahip olduğunuz değerleri, bir gömlek gibi üstünüzden atıverirsiniz. Olur biter… Hatta dünya siyasetinde bölgesel yapılanmaların “eş başkanı” dahi olabilirsiniz… Bu durumda dahi hiçbir zaman kendi iradenizle karar alamayacak, başka iradelerin kararını uygulamak durumunda kalırsınız…

Şayet, enternasyonal bir siyasi düşünceye sahip iseniz, yani sosyalist veya komünist iseniz,

Bilmelisiniz ki, bağlı bulunduğunuz siyasi organizasyonun karar merkezi neyi hükmetmiş ise ona tabi olmak durumundasınız. Yani sizin iradeniz yerine ortak iradeye tabisiniz…

Ancak, özgürce düşünecek kadar soylu ve iradeli iseniz, siyaseten sadece milletinizle ortak irade kullanabileceksiniz, o zaman, sizi herkes milliyetçi olarak kabul eder. Milliyetçilik olgusunu ve duygusunu anlamak için, milliyet duygusunun sosyolojik esaslarını iyi anlamak lazım. Zira, İhtiyaç duyduğunuz hayati bütün unsurlarınızı siz tedarik edeceksiniz. kimsenin emrivakilerine boyun eğmeyeceksiniz, kendinizi korumak için bir başkasının silahına ve korumasına ihtiyaç duymayacaksınız, sizin başınıza çuval geçiremezler, sizin kaymakamınızı başkalarının çavuşları tokatlayamaz, sizin generalinizi, koordinatları belirlenen hedef içinde şehit edip, üç-beş kuruş tazminatla geçiştiremezler. Siz, istediğiniz ürünü tarlanızda, bağınızda bahçenizde hasat edersiniz. Bir başka iklimden, alışık olmadığınız besinlere mahkûm olmadan yaşarsınız.

Sizin tabii yollarla ürettiğiniz besin ve gıdaların yerine, başkalarının marazi üretimlerini tercih etmeyeceksiniz. Trabzon’da silah üretmeyi yasaklayarak, Belçika’dan tabanca almayacaksınız, gerek gördüğünüzde en büyük silahları kimsenin ruhsatına ihtiyaç duymadan üretebilecek ve satabileceksiniz… Şeker pancarına kota uygulatıp, şeker kamışına mahkûm olmayacaksınız…

Evet, bu duygu, milliyetçilik duygusudur. Omurgalı olmak ve dik durmak gerekir. Sizi istemeyen herkesin boy hedefi olursunuz. Sizin emeğinizde gözleri olur. Bağınızda bahçenizde yetişeni bedelsiz almak isterler. Sizi kurda, kuşa, hayduda uğursuza musallat ederler. Huzurunuzu bozacak ne kadar organizasyon varsa sizi ona dâhil etmek isteyeceklerdir. Hatta komşularınızı sizin üzerinize kışkırtacaklardır. Yetinmeyecekler, milletin asli unsurlarını birbirlerine düşman ederek kamplara bölecek ve sizi sizinle yok etmeye çalışacaklar.

Günümüzün savaş stratejisi de budur. Ülkeleri istikrarsızlaştırmak ve müdahalelere zemin hazırlayacak taktikleri ısrarla ve hayâsızca deneyeceklerdir.

Buna karşı ne yapılmalıdır?

Bir milletin varlığını sürdürmesi iddiasını savunabilen insanların, yani milliyet duygusu taşıyanların, bu durum karşısında soğukkanlılığını kaybetmeden, ısrarlı bir mücadeleyi, sabırla ve metanetle, cesaretle ve ilmi metotları tercih etmelidir.

Bu mücadelenin adına, “milli duyarlılık” mücadelesi dememiz doğru olur. Yüz yıldan beridir, ülkemiz üzerinde sömürgeci (emperyal) emelleri olan, ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri, İngiliz Lord Curzon’un, Londra konferansında ifade ettiği gibi, -birinci dünya harbinde emellerine ulaşamadıkları yurdumuzu bölmeyi- “bu masada, bu gün verdiğimizi sizi borçlandırarak parça parça geri alacağız” Demesi, batının nihai hedefinin; “Türklerin Anadolu topraklarından çıkarılması” fikirlerinden asla vazgeçemeyecekleri şeklinde olduğudur.

Bu durum açık açık ortada iken, mensubu olduğumuz Türk milletinin her ferdine düşen görevler vardır. Başta milli meselelere karşı duyarlılık göstermek olmak üzere, her kes bulunduğu mevki ve iştigal ettiği iş ne olursa olsun, birlik ve beraberlik konusunda hassas hareket etmelidir. Özelliklede kışkırtıcılık ve tahriklere (provakatif eylemlere) karşı soğuk kanlı ve metanet göstererek gerçek faillerin perde arkasından görünmelerini sağlayalım. Çünkü Lawrens’ler (ajanlar) boş durmamaktadırlar.

Böyle olunca da, her mertebede ve her merhaledeki yetkililer, “keşke” dememek için, ülke menfaatlerini şahsi ikballerinden önce tutmalıdırlar. Halkın geleceğini ipotek altına alacak her türlü kararın karşısında, “omurgalı bir duruş” sergilemelidirler. Milletin ve devletin bekasını tehlikeye atabilecek maceralara girmemelidirler. Milletten gizli hiçbir iş ve işleme rıza göstermemelidirler. Ülkemizin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, sadece ülke için kullanmalıdırlar. Ülkemizin sahip olduğu genç potansiyelin var olmamızda en büyük kaynak ve değer olduğunu bilinçle işlemeliyiz. Ve onları hayata hazırlamada her türlü yıkıcı akımın etkisinden uzak, insani ve İslami eğitimle münevver insan vasfına kavuşturmalıyız.

Bu gün duçar olduğumuz zilletten kurtuluş çaresi de geleceğimizin teminatı olan genç neslimize yapacağımız yatırımlar olacaktır. Zira 0–24 yaş arasındaki genç nüfusumuz, genel nüfusumuzun yüzde kırk altısını temsil etmektedir. Bu ise emperyalistlerin en büyük korkusudur.

Son zamanlarda özellikle emperyalistlerin; “Kürt” kardeşlerimizi azınlık gibi göstererek tezgâhladıkları ve onlar adına, Kürtçülük adı altında oluşturulan cinayet şebekelerini harekete geçirmeleri, millet hayatında derin yaralar açmıştır. Devlet erkânının ve düşünce önderlerinin bölgede sözü geçen bütün insanların katılabileceği durum değerlendirme toplantıları yapmaları ve somut bazı emperyalist tehditleri aktarmalıdırlar.

En önemlisi de devlet adaletli bir paylaşım sistemine geçebilecek adımları atmalıdır. Bu saymaya çalıştıklarımız, millet hayatımızın ve devlet bekamız için duyarlı olmamız gereken hususlardır. Bu duyarlılığın gereğini bu gün yapmazsak ne zaman duyarlılık göstereceğiz?

Nesim YALVARICI
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü