Türk Dünyası Yardım Kampanyası
Orhan ARSLAN

turkocagi@turkocagi.org.tr

Efendiler! Bu Cumhuriyettir…

Asil Kanlı Yiğit Kırşehirli Yavrularımızın Şerefine: Bayraklı Dede Hatırası…

16 Ocak 2008

Prof. Dr. Orhan ARSLAN

Olağanüstü anlamlı ve heyecan verici buldum Kırşehir’deki liseli gençlerin kanlarıyla ayyıldızlı bayrağımızı boyamalarını ve bu bayrağı Türk Silahlı Kuvvetlerinin başı olan Orgeneral Sayın Yaşar Büyükanıt’a sunmalarını. Duygulandım, ta yürekten alkışladım, alkışladım. Tam da 70 Milyona tercüman olacak güzellikte sembol bir eylemde bulunmuşlar. Dosta düşmana, Atatürk’ün cumhuriyeti emanet ettiği Türk Gençliğinin uyanık, nöbette ve tetikte olduğunu ihtar etmişler. Asil kanlarının gereğini yapmışlar; kanlarıyla bayrak boyamışlar. Gözlerinden öpüyorum, kucaklıyorum, kutluyorum.

Bu olay beni 28 yıl önceki bir hatırama götürdü.

Tarihi tam olarak hatırlıyorum: 5 Eylül 1980. 12 Eylül Askeri darbesinden bir hafta önce. Türkiye’de kan gövdeyi götürüyor. Ülkücülerin her gün 5-10 şehit verdiği ve cenaze kaldırmaktan başka bir iş yapmaya zaman bulamadığı korkunç günler. O zaman Rahmetli Eniştem albay ve Gelibolu’daki tümene tayin olmuş, kendisi Gelibolu’ya eşyalar ile birlikte gitmiş. İki küçük yeğenim ile Rahmetli ablam da Ankara’da bizdeler. Onları da arabamla ben Gelibolu’ya bırakıp geleceğim.

Sabah çıktık Ankara’dan Gelibolu’ya doğru. Belimde Kırıkkale tabancam, her ihtimale karşı güven veriyor. Bursa'dan yaklaşık 1 saat sonra yolda su ve ihtiyaç molası verdik. O zaman şimdiki gibi dinlenme tesisleri filan yok. En kral dinlenme tesisleri, yol kenarlarındaki karayollarının veya hayır sahiplerinin yaptırdığı çeşmeler ve bozkırda tek tük kalan ağaç altları. Mola verdiğim durak yerindeki çeşme yolun solunda ve aşağılarda derenin içinde gibi. Yani günün şartlarında tam da adam yok etmeye uygun bir yer. Elimde su kabı dereye doğru gittim, birden bire içime bir kuşku girdi ve teyakkuz durumuna geçip etrafıma baktım. Olacak ya, Fakültede her zaman kavga ettiğimiz ve daha sonra eylemlere karışan bizden bir sonraki sınıftan militan birisi ile burun buruna geldim. O da çeşmeye benim gibi su almaya gelmişti. İkimizin de rengi bembeyaz kesilmişti. Ani bir kararla, tam da şunu temizlemenin sırası ne güzel fırsat düştü diye düşünürken veya hazır ayağıma gelmişken bir şeyler yapmak zorunda oluşumun hesaplarını yaparken, sanki hissetmiş gibi, yüzüne tebessüm kondurmaya çalışarak yanıma doğru geldi ve elini uzatarak “Orhancığım nasılsın, neler yapıyorsun, inşallah iyisindir” mealinden, mecbur kalmışlığın gereği bir şeyler söyledi. Ben de tam bir şaşkınlık içinde aynı kelimelere yakın cevaplar verdim. Ama ikimiz de etrafı kolaçan etmedeyiz. Neyse sularımızı aldık ve ayrıldık. Bir belayı savdık. Çanakkale Eceabat’a geldim arabalı vapurla karşıya geçeceğim, vapur da tam bir kargaşa yaşanıyor. Militanlar cirit atıyor. Tabancamdaki 7 mermi ile neler yapabileceğimin hesabı içindeyim. Ablam bir şeyler seziyor, tedirgin, sormaya cesaret edemiyor. Dudaklarında dualar, elinde tesbih, Rabbe yakarışta. Benim elim tabancanın kabzasında, öyle tedirgin şükür sağ salim Gelibolu’ya vardık.

Ertesi gün Eniştem ablam, yeğenlerim ve ben Gelibolu’nun tarihi yerlerini geziyoruz. Hamzakoy’a bakan yamaçta küçük bir bahçenin içinde Bayraklı Dede (Bayraklı baba, Bayraklı Sultan) namıyla ünlü bir türbe gerçekten enteresandı. Mezarın etrafına çeşitli yükseklik ve aralıklarla dikilen direklere teller gerilmiş ve bu tellere irili ufaklı her boy ve çeşitten binlerce ayyıldızlı Türk bayrağı asılmıştı. Bir de uzunca bayrak direği vardı. Bayrakların kimisi eski, kimisi yeni, kimi kumaştan, kimisi de bezden. Manzara gerçekten muhteşemdi ve Türk bayrağının bir mezar başında bu kadar çok yoğunlukta asılı olması ve mezarın bayraklarla süslenmesi insanda büyük bir olağanüstülük hissi uyandırıyordu. Eniştem daha önce öğrenmiş ve bize açıklamada bulundu:

“ Bu türbe, Çanakkale Boğazı’nı 14. Asırda salla geçen Osmanlı komutanı Süleyman Paşa’nın bayraktarı Karacabey’in mezarıdır. Asıl adı Karacabey olan Bayrak Baba, bayraktarlık yaparken şehit olmuştur. Gelibolu’nun kuzey kapısında şehre giren ordumuzla birlikte çarpışırken bulunduğu mevki düşman tarafından sarılmıştır. Yanındaki bütün arkadaşları şehit olmuştur. Kendisinin de ya şehit ya da esir düşebileceğini anlayan Karacabey, bayrağı düşmana vermek istemez. Çünkü bayrak bir milletin namusu demektir. Karacabey bu namusu çiğnetmemek için ilginç bir çareye başvurur. Bayrağı küçük parçalara ayırarak yutar. Daha sonra yaralı olarak arkadaşları tarafından bulunan Karacabey’e bayrağı ne yaptığı sorulur. O da bayrağın düşman eline geçmemesi için yaptığı uygulamayı anlatır. Bazı arkadaşları ona inanmayacak gibi olurlar. Bunun üzerine kendi palasıyla karnını yarar. Midesinden bayrak parçaları çıkar. Karacabey Son nefesinde “Benim mezarımı hiçbir zaman bayraksız bırakmayın” der. O günden beri adı Bayraklı Baba olarak kalan Karacabey’in mezarında hiçbir zaman bayrak eksilmemiş, aksine bayrakla dolup taşmıştır”.

Bu menkıbe gerçekten tam bir kahramanlık örneğiydi. Daha sonra Karacabey’in türbesi yöre halkı tarafından bir ziyaretgâha dönüştürülmüştü. Biz oradayken de değişik yaş ve gruplardan ziyaretçiler geliyorlar ve Karacabey’e Fatihalar okuyarak bayrak asıyorlar, aynı zamanda dilek tutuyorlardı.

Her türlü dilek tutuluyormuş. Ben de Fatiha okuyup, bu mübarek şehidi rahmetle yâd edip, cennet de birlikte olmayı dua ettim. O ara Rahmetli Ablam:

- Sen de dilek tutsana, dedi.

- “Ablacığım ben kendim için, dünyalık için dilek tutmak istemiyorum. Özellikle bu günkü Türkiye şartlarında kendimi hiç düşünemem. Ülkede terör ve anarşi kol gezerken, can emniyeti yok olmuşken ve her gün onlarca şehit verilirken şahsım için dilek tutmaktan utanırım. Ama eğer, Dede, Türkiye’deki bu terörü ve kanı durdurursa, ona bir değil 1000 bayrak asayım”, dedim. Tekrar Fatihalar okundu ve Bayraklı Dedenin huzurundan ayrıldık.

Ertesi gün Ankara’ya döndüm. Arkasından 12 Eylül Harekâtı oldu, Türk Silahlı Kuvvetleri idareye el koydu. Terör ve anarşi de, nasıl olduysa bıçakla kesilir gibi durdu!

Ben, 12Eylül hareketinin hengâmesi ve ortalığın toz duman olmasının verdiği şokla, Bayraklı Dedeyi de, “terörü durdursun, alsın 1000 bayrağını” şeklinde vaat ettiğim sözümü de unuttum, gittim. Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren meydanlarda tam bir milliyetçi gibi konuşuyor, ancak uygulamada en büyük eziyet ve işkenceye ülkücüler maruz kalıyorlardı. Milliyetçi ve ülkücüler evlerinden teker teker alınıyor, cezaevine konuluyor ve C5’lerde insanlık ve haysiyet dışı akıl almaz hakaretlere maruz bırakılıyordu. Hiç birimizde moral kalmamıştı. Bir devlet kendisini korumak ve değerlerini yaşatmak için 5000 şehidini gözünü kırpmadan vermiş bir hareketi, nasıl olur da toptan vatana ihanetle suçlardı?

Bu olaydan yaklaşık iki ay kadar sonra bir gece rüyamda Bayraklı Dedeyi gördüm. Biraz sitemkâr, biraz da kırgın:

- Hani terör durunca bana 1000 bayrak asacaktın. Verdiğin sözde niçin durmuyorsun. Bayrakları hemen bekliyorum” dedi.

Korku, mahcubiyet ve biraz da unutkanlığıma kızarak uyandım. Nasıl olmuşta unutmuştum verdiğim sözü. Dedeye 1000 bayrak almalı ve götürüp türbesine asmalıydım. Adadığım 1000 bayraktı, ama nasıl bayrak, büyük mü, küçük mü, bez mi, kumaş mı? Şöyle kendimi yokladım, adarken neler geçti içimden bayrağın kalitesi ve boyutu konusunda diye düşündüm. Bir kere bez bayrak değildi benim adak yaparken aklımdan geçen. Basbayağı şal, yani kumaş bayraktı. Ebatları da en azından 30 x50 cm filan olmalıydı. O yıllarda Google olmadığı için, yoğun bir telefon trafiği sonunda bayrak imal eden yerlere ulaştım. Bana 1000 bayrak verebilecek İstanbul’da bir imalathane ile temas kurdum. Vardığım sonuç çok kötüydü; Benim istediğim kalite ve ebattaki 1000 bayrağı almaya birkaç maaşım bile yetmiyordu. Kaldı ki, bende bir maaş bile yoktu.

Artık gece yatarken, kendime de, Bayraklı Dedeye de dualar ederek yatıyor, rüyama girip beni korkutmadan, içime çözüm ilham etmesi için Rabbime yalvarıyordum. Sonunda çözümü buldum. 1000 bayrak yerine bir bayrak asacaktım türbeye, ama ne bayrak! Büyük bayrak direğindeki eskimiş ve rengi solmuş bayrağı indirecek ve onun yerine kocaman yepyeni bir şal bayrak asacak ve bu fakirin azını çoğa sayması için Dede ile konuşacaktım!

Hemen Gelibolu’ya gittim ve bayrak satan bir yerden kocaman bir şal bayrak satın aldım. Eniştem, yeğenlerim, o zaman Gelibolu’daki jandarma karakolunu komutanı akrabam Ali Çavuş ve iki asker ile dedenin türbesine gittik. Eski bayrağı indirdik ve yepyeni, şal albayrağımızı merasim kıtası eşliğinde ve tam bir merasim ciddiyeti ile göndere çektik. İstiklal marşımızı nasıl da bağırarak heyecanla okuduğumu bütün tazeliği ile hala hatırlıyorum.

Bir daha da Bayraklı dede tarafından hatırlatma amaçlı uyarılmadım.

Bu hatıramı Kırşehirli asil kanlılara ithaf ediyorum.

Yavrularım… En milliyetçi bildikleriniz tarafından da, olmayanlar tarafından da size söyleneceklere boş verin. Gül çizme zamanı başkadır, bayrak çizme zamanı başka. Barış zamanı da başkadır, sulh zamanı da. Zamanlamanız harikaydı yavrularım. Süpersiniz.

Sizi kanla büyümekle itham edenlere cevabınızı verdiniz. Zaten muhatabınız olan Genel Kurmay Başkanı da, olması gereken bu milli üslup karşısında ağladı. İnanınız, bu yazıları yazarken benim de gözlerim de hep ağlamaklı, içim dolu dolu.

Sizler, Atatürk’ün vasiyetini yerine getirdiniz.
Sizler kanınızın gereğini yaptınız.
Sizler Sulh-u salah istiyorsunuz, cenge hazır olarak…
Sizler, bayrakları bayrak yapanın üstündeki kan olduğunu hatırlattınız unutanlara…
Ve sizler, toprağın uğrunda ölünerek vatan olacağını da hatırlattınız.
Sizleri selamlıyorum yavrularım.
Selam…

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü