Türk Dünyası Yardım Kampanyası

İrfan Öğretmenin Sohbetleri Hakkımı Helal Etmiyorum

27 Kasım 2013

Öğretmenler odasının kapısı açıldı; başörtülü bir bayan içeri girdi ve “selamün aleyküm” dedi. İrfan hoca ve ben de “Ve aleykümselam” diyerek selama mukabele ettik. Neriman öğretmenle Aykut hoca da “günaydın” dediler. İrfan hoca,

- Kızım hoş geldin, belli ki yeni geldin okulumuza, ne öğretmenisin? De hele tanışalım.
- Hoş bulduk hocam, ben yeni Tarih öğretmeniyim. Bugün ilk günüm onun için heyecanlıyım.
- Ohh çok şükür tarih dersleri boş geçiyordu. Desene bundan sonra artık sen gireceksin.
- Hocam haftada 20 saat ders yükü kadarını yaparım, gerisine karışmam.
- Kızım, öğretmende olması gereken birinci özellik fedakârlıktır.

Neriman hanımla Aykut hoca izin istediler, derse girmek için. Bizim ilk dersimiz boştu. İrfan öğretmen devam etti:

- Sen şimdi gücünün yettiği kadar gir, ikinci bir öğretmen gelince yirmi saatin üstünü ona vereceksin zaten.
- Yağma yok hocam, cumhuriyet bize ne verdi ki ne fedakârlık istiyor?
- Fesüphanallah, yavrum, cumhurieytin ne suçu var şimdi?
- Baksanıza hocam ben girince siz ikiniz “ve aleyküm selâm” diyerek selâmımı ne güzel Müslümanca aldınız. O ikisi ise “günaydın” dediler; işte cumhuriyetin yetiştirdiği nesiller.
- Kızım Allah’tan kork, onlar da Müslüman hem de tertemiz. Ağız alışkanlığı, başka bir kasıtları olmadığını ben biliyorum.

Benim de canım sıkılmıştı.

- Ne zararı var? “Günaydın” demenin neresi yanlış hocanım. Neyse hele tanışalım. Bu İrfan hocamız hepimizin büyüğü, Edebiyat Öğretmenimiz. Haftada 38 saat derse girer. 15 saatinin ücretini alır, 15 saati maaş karşılığı zorunlu ders, geri kalan 8 saati dersler boş geçmesin, vatan evlâdları bilgisiz kalmasınlar diye hayrına girer. Ben de biyoloji öğretmeniyim, ismim Orhan. Benim de 15 saat maaş karşılığı, 12 saat ücretli toplam 27 saat dersim var. Yani benim hayrına fazladan dersim yok. Ama olsa ben de hocamdan örnek alır, onun yaptığı fedakârlığı yapardım. Bu fazladan girilen derslerin de ücreti ödense aslında hakkımız ama, bir taraftan yönetmelikte gerekli düzeltme yapılsın diye uğraşırken, bir taraftan da üzerimize düşen fedakârlığı yapmalıyız. Yönetmelikte maaş karşılığı 15 saat de çok, 10 saate inmesi lâzım. Öğretmene verdikleri ders ücretini de artırmak lâzım... Ama bunları cumhuriyete vebal atmak için değil, öğretmen cumhuriyet nesillerini daha iyi yetiştirsin, daha rahat yaşasın için yapmak lâzım...
- Ben anlamam ne kadar para o kadar ders...

İrfan hoca araya girdi. Belli ki yaşına hürmet edileceğini düşünüyor, yeni öğretmenle benim daha ilk günden tartışıp kötü olmamızı engellemek istiyordu:

- Kızım anladığım kadarıyla sen dindar bir insansın. Adın neydi?
- Neslihan hocam.
- İyi Neslihan hocanım, kimse seni fedakârlık yapmaya mecbur edemez elbette. Nasıl bilirsen öyle yaparsın.
- Hocam ben o kadar da kötü bir insan değilim, fedakârlık yapmasını da severim ve yaparım. Ama bu laik cumhuriyetin okulunda niye yapayım?
- Kızım şu andaki iktidar da senin gibi dindarların oy verdiği bir partinin iktidarı ve Türkiye’de uzun zamandır olmayan bir siyasi istikrar oldu ve 11 senedir tek başlarına iktidardalar...
- Hocam orasını karıştırmayın, Allah’tan onlar var da yanlışlar birer ikişer düzeliyor.
- Ne meselâ?
- Bakın ben baş örtüsüyle okula gelebiliyorum. Kürtlere eşit vatandaşlık hakkı tanınacak, Başbakan Diyarbakır’da mazlum, ezilmiş bir halka özgürlük vaad etti.
- Kızım oralarda anadili Kürtçe olan insanlarımızın neyi eksik? Eşit vatandaşlık diyorsun?
- Eskiden olduğu gibi Kürt Kürt olarak yazılsın, Çerkez Çerkez olarak, Laz Laz olarak. İnsanlara Türklük dayatılmasın...
- Dur dur dur, sen tarih öğretmeniydin değil mi? Eskiden dediğin ne zaman?
- İşte Osmanlı zamanında...
- Behey insaf be kızım, Osmanlıya bühtan etme, Osmanlı’da millet sistemi vardı. Millet-i hakime yani ana damar, asıl unsur müslümanlardı, diğerleri de Rum Milleti, Ermeni Milleti diye gayri müslim cemaatlerdi.
- İyi ya işte Ecdad Türk demiyordu, Müslüman diyordu.
- Kızım Müslüman diyordu ama, elin gâvuru Türk diyordu. Bir de devşirmeleri “Türk yapmak” uygulaması vardı; yani bir Türk ailenin yanında büyüyüp dilimizi, dinimizi öğrensinler için... Keşke Neriman hoca burada olsaydı da Balkanlarda Müslüman sözüyle Türk sözünün eş anlamlı olduğunu ondan işitseydin. Cumhuriyet ilân edildikten sonra da Osmanlı’daki bu millet anlayışı aynen tatbik edildi. Meselâ “askeri mekteplere, polis mektebine Türk alınır” dendi kâğıt üzerinde ama, bu, uygulamada “müslüman” idi. Cumhuriyet, Kürt, Çerkez, Boşnak ayırtetmeden Müslümansa Türk kabul etti.
- Bu ırkçılıktır hocam, bu şövenizmdir. Adam ben Türk değilim diyorsa siz onu zorla Türk yapamazsınız, buna hakkınız yok. Bu hükümet ne iyi etti de andımızı kaldırdı, Diyarbakır’da köhnemiş “Ne Mutlu Türküm diyene” sözünü indiren belediyeyi ve zihniyetini alkışlıyorum.

İrfan hocanın kafası titremeye, beli belirsiz sallanmaya başlamıştı. Bu, sinirlendiğini, biraz sonra kontrolü kaybedeceğini gösteriyordu. Onun için söze girdim:

- Allah’ın günü tükenmedi ya, daha nice günler bu konuları tartışacağız.
- Ne tartışması Orhan bey, tartışılacak bir şey yok, bu köhnemiş kafalarla nereye gidilir ki ne konuşalım? Bunların korkusunu da ben biliyorum. İrfan hoca oraya gelmedi henüz, “ülke bölünür, şark dosyası tekrar masaya iner, bizi Anadolu’dan kovarlar” filan... Ben bildiğim kadarıyla Türkçe konuşan bir ailenin çocuğuyum, yani Türk’üm ama, bu bana kimlik olarak bir şey ifade etmiyor. Benim kimliğim “İslâm” olacak, olmalı...

İrfan hocada bet beniz atmıştı, doğrusu benim de hocayı tutacak takatim kalmamıştı. Hoca kükremekle inlemek arası bir sesle bağırmaya başladı:

- Yazıklar olsun. Senin gibilere, senin oy verdiklerine, “İslâmcıyım” diyenlere, “Kürtçülük” yapanlara hakkımı helâl etmiyorum. Mensubu olmakla gurur duyduğum Türk Milleti adına helâl etmiyorum. Artuk oğulları hüküm sürmeseydi Mardin’de Kürt mü kalırdı, Arap mı, Süryani mi? Onlar ki hükmettikleri insanları cinsine cibilliyetine, dinine imanına bakmadan Allah’ın emaneti kabul ettiler. Varlıklarının devamından kendilerini sorumlu saydılar. Bak, Bulgar ne yaptı? Müslüman ismi koyuyorlar diye, erkek çocuklarını sünnet ettiriyorlar diye kardeşlerimizi hapse attı, Belene adasındaki zindanlarda çürümeye terk etti. Amerikalı geldi, Irak’ta her gün onlarca insan ölüyor; vaktiyle kızıderililere uygulanan jenosidin bir benzeri değil de nedir?

“Hocam polemik yapıyorsunuz. Sizi dinlemeye mecbur değilim. Ben müdür beyin yanına gidiyorum” dedi Neslihan hanım ve odadan çıktı gitti, hem de ne çıkış; “bir hışımla” kapıyı çarptı ve çıktı. Kalakalmıştık. Fakat İrfan hocanın zaptedilmesi mümkün değildi:

- Git, nereye gidersen git, hakkımı helâl etmiyorum. Yahu Orhan, biz gençliğimizde milliyetçi-mukaddesatçı diye anılırdık. Ayrımız gayrımız yoktu. Sonra milliyetçi-muhafazakâr denildi, yine ayrımız gayrımız yoktu. Sonra Nizam Partisi kuruldu, muhafazakâr, ya da mukaddesatçılar yavaş yavaş aramızdan ayrılmaya başladı, ayrı baş çekiyorlardı. Yine sabır gösterdik. Ülke hükümetsiz kalmasın diye Türkeş bey rahmetli Adalet Partisi ve Nizam Partisinin yerine kurulan Selamet Partisiyle koalisyon yaptı, adına da “milliyetçi koalisyon” denildi, iktidar nimetleri tatlı geldi, ideolojik düşmanlıklarını kamufle edip koalisyona girdiler. Bir tanesi çıkıp da “ben milliyetçiliğe karşıyım, bu koalisyona ideolojik ilkelerimiz dolayısıyla girmiyoruz” demedi. 12 Eylül’ün önemli bir gerekçesi bunların Konya’da yaptığı mitingdi. Orada Mehmet Akif’in İstiklâl marşını okumadılar, saygısızlık ettiler. Ama ihtilâl onlara değil, “milliyetçilere” vurdu. Hakkımı helâl etmiyorum.
- Hocam hadi kalkalım, ben sizi anladım yerden göğe haklısınız. Ben de helâl etmiyorum.
- Yok Orhan efendi yok, ben bunu bitirmeden kalkmıyorum. Sen dinlemeyip gideceksen git, ben duvarlara da söylerim şikâyetimi..
- Olur mu hocam, sizi dinlemeyip kimi dinleyeceğim.
- Sonra 12 Eylül, sonra seçimler 1983’te ANAP iktidara geldi, kucağında bir bebek buldu. Askeri yönetim gider ayak Kürtçe konuşmayı yasaklamıştı. Bir seneye kalmadı bu, PKK’nın bahanesi oldu, baskınlara başladılar. Bin yıldır bu topraklarda Türk yönetiminin merhameti sayesinde, başka etnik gruplar ve inanç grupları gibi varlıklarını sürdürdüler. Hakkımı helâl etmiyorum; PKK’ya da, gider ayak onların eline koz veren askeri yönetime de... Daha dur bitmedi, gün geldi askeri yönetim zamanından başlayarak baş örtülü kız öğrencilerin üniversiteye girmesi yasaklandı. O fikrin mensupları arazi oldu, üniversitelerde bir kaç hoca bu yasağa direndi, hepsi milliyetçiydi. Sonra 28 Şubat süreci başladı, Muhsin Yazıcıoğlı ve milletvekili arkadaşları “Müslümanların iktidarına Muhsin Yazıcıoğlı engel oldu dedirtmem” diyerek bunların DYP ile koalisyonuna güven oyu verdi. Sincan’da tanklar yürüdü, yine yiğit bir ses Muhsin Yazıcıoğlu’nun sesi “Milletine dönmüş namluyu alkışlayamam” dedi. Bütün bunlar hak değilse hak nedir? Şimdiki BBP ne yapar bilmem ama ben de o zaman Muhsin başkan gibi düşünüyordum. Onun için benim de hakkım var; helâl etmiyorum.

Hoca yorulmuştu, ağzı kurumuştu. Sesi de kısılmaya başlamıştı, ama devam ediyordu:

- Dur az kaldı; 2002 seçimleri oldu, tek başlarına iktidara geldiler, Merve Kavakçı’ya sahip çıkamadılar, yine ülkücü bir ses, Ökkeş Şendiller’in sesi idi yükselen: “başörtülü milletvekiline reva görülenler haksızlıktır”. AKP kapatılmak istendi Anayasa mahkemesinden kıl payı kurtuldu, sevindim, demokrasi adına sevindim. Bu sevincimi de helâl etmiyorum. Sonra 2007’de cumhurbaşkanlığı seçiminde ülke siyasi bir kaosa sürüklenmesin gerekçesiyle MHP oy verdi cumhurbaşkanı seçimi gerçekleşti. Helâl etmiyorum. Sonra 2009’da 26 maddelik Anayasa referandumu yapıldı, geçici 15. Madde kalkacak, darbeciler hesap verecek diye bir çok milliyetçi oy verdi. Ben de o zaman müstenkif kaldım ama, hatırlayacaksın, bir çok arkadaşım “müstenkif kalmak bile evet oyu vermektir” diye beni tenkit etti. Helal etmiyorum. Bütün bunların içinde “zerre-yi miskal” hakkım varsa, helâl etmiyorum, haram zehir zıkkım olsun. Türkiye’nin ana damarı da inanıyorum ki, benim gibi hakkını helâl etmeyecektir. Çünkü o ana kitlenin değerler manzumesi benim değerler manzumemdir. Milliyetçilerle mukaddesatçıları bu şekilde ayırt etmek, en az Kürtçü hareket kadar bu ülkeye zarar verecek bir iştir. Bunun ardından Türklüğe ilişkin değerlerle İslâma ilişkin değerlerin ayrışması gelmektedir. Oysa bizim değerler manzumemizde bu ikisi harman olmuştur. Bunlar birbirinden ayırmak, değerler manzumesini ayrıştırmak bu ülkeye verilebilecek en büyük zarardır.

Öğretmenler odasında bir alkış yükseldi, Siirt Kurtalan’lı Hasan da, Aykut da, Neriman hanım da dersten çıkıp gelmişti odaya ve pür dikkat hocayı dinliyorlardı. İkimiz de geldiklerini fark etmemiştik. Hoşuma giden Hasan öğretmenin de can-ı gönülden, heyecanını ve beğenisini dışa vurarak alkışlara katılmasıydı.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü