Türk Dünyası Yardım Kampanyası

İrfan Öğretmenin Sohbetleri: İKTİDAR OLMANIN BEDELİ

21 Nisan 2014

Hava güzeldi. Cemreler düşmüş, nevruz kutlamaları yapılmış, 30 Mart seçimlerinin üzerinden de bir hafta geçmişti. O pazar öğretmenler bir kır gezisine çıkmışlardı. Kızılcahamam Gerede arasında bir obaydı gittikleri yer. Yerleşmişler, hanımlar kahvaltı için hazırlık yapıyordu. Hazırlık bitinceye kadar biraz yürüyüşe çıktılar.
İrfan öğretmen bir arkadaşını da getirmişti. Tanıştılar. Erzurum’dan birkaç haftalığına bir iş için gelmişti. İrfan öğretmenden biraz daha yaşlı görünüyordu. Adı Ziya idi, terziydi. Birkaç hal hatır cümlesi, Anadolu’nun gerçek münevverlerinden olduğunu ele veriyordu. Orhan her zaman ki gibi mütecessis ve muhakkik edasıyla sordu:
“İrfan hocam seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?” Kendi kanaatini saklıyordu belli ki.

Orhan kardeş. Seçimin gerçek galibi Recep Tayip Erdoğan’dır. AKP, aldığı oy, önceki seçimlerde aldığından az olduğuna göre yenilmiştir, ama muhalefet partileri galip değildir. Başbakan, onca suçlamayı boşa çıkarmış, uyguladığı psikolojik hareketle, oluşturduğu ötekine karşı, kendi seçmen kitlesinin dağılmasına izin vermemiş, dayanışma halinde kalmalarını sağlamıştır.
“Yani hakkındaki suçlamalar iftiraydı demeye mi geliyor bu yorum?”
Yanisi şu Orhan kardeş; beni kızdırıyorsun. Başarılı bir algı yönetimi seçimin sonuçlarını belirledi diyorum. Bundan suçlamalar iftira imiş demek ki gibi bir sonuç çıkarmak için herhalde mühendis ya da Fen Bilimci olmak gerekiyor. Suçlamaların doğruluğu yanlışlığı üzerinde durmadı seçmen. Bu suçlamaların Recep Tayip gibi bir lideri yıpratmak için, Türkiye’yi yıpratmak, büyümesini yavaşlatmak için tertiplenmiş bir iftira kampanyası olduğuna inandırıldı seçmen. Bu algı yönetimi merkezli kampanya başarılı oldu.
“İyi de bu toplum bu kadar saf mı? Nasıl bu kadar kolay inanıyorlar?” Ziya bey, İrfan öğretmenden önce davrandı:
Toplumun algısında bir problem yok. Bu verileri girdiğiniz her toplumda bu sonuç çıkar. Dış İşleri bakanlığında önemli görevlerde dört kişi sohbet ediyor. Önemli devlet işleri de konuşuluyor tabii ki. Bunların konuşmaları basına sızdırılıyor. Devlet sırrını ifşa etmek, hem de Türkiye’ye en büyük zararı vermek bahasına bunu yapmak nasıl bir iştir? Vatandaş bu soruya cevap verdi sandıkta. Bu konuşmaların kimin tarafından sızdırıldığı, o dört kişiden birisinin bu sızdırmayı yapmış olabileceğini düşünmedi toplum, düşünmeye vakit kalmadı. O zaman 17 Ağustos da, ayakkabı kutusu da, diğer her bir suçlama da komplo olarak algılandı.  Algı yönetimi çok başarılıydı.
Orhan kendi kanaatini söylemeye gerek duymaksızın sormaya devam etti:
“Peki, bundan sonra ne olacak? Peş peşe gelen seçimler, Cumhurbaşkanlığı, ardından 2015’te genel seçimler?”

İrfan öğretmen bilge tavrıyla:
Psikolojik harekât merkezi, yine algı yönetimi merkezli kampanyalar plânlayacaktır kuşkusuz. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP başka bir partiden destek almazsa %45 oy yetmez. Bu desteği BDP’den alacağına dair kuvvetli bir beklenti var. Algı yönetimi işte bu noktada devreye nasıl girecek bilemiyorum. Çünkü BDP’ye hangi taviz verilecek ki, BDP böyle bir desteğe razı edildi veya edilecek? Algı yönetimi bu tavizi nasıl kamufle edecek? Mızrak çuvala sığacak mı? Bilemiyorum.
Ziya bey, bilge tavrını, İrfan öğretmenle aynı yerlerde kazanmıştı belli ki, onunkine çok benzer bir edayla sözü aldı:
Beyler, seçim sonuçlarından ziyade seçim olgusunun kendisi beni endişeye düşürüyor. Öyle görünüyor ki, sandıklarda ister Seçim Kurulunun görevlendirdiği memurlar, isterse parti müşahidi görevliler oy pusulalarını sayarken veya sonuçları listelere geçirirken tuttukları parti lehine fırsat bulurlarsa değişiklik yapmayı, istisnaları elbette vardır, normal saydılar, hatta marifet saydılar, bunu bir sahtecilik olarak bir suç olarak görmediler, meşru bir hareket olarak yaptılar.  Burada dediğim gibi bunu filanca partililer yaptı, falanlar yapmadı diye bir ayırım yapmamak gerekiyor; anlaşılan herkes yaptı. Bunun seçim sonuçlarını çok fazla etkilememiş olması, işin vahametini azaltmaz. Bunun yapılmasında bir beis görülmemesi, normal telâkki edilmesi aslında çok kötü bir durum. Maçı kazanmak için hata yapan futbolcu veya saha dışında maç kazanmaya tevessül eden idareci, diskalifiye olacak hareketleri hakemlere çaktırmadan yapan güreşçi, kopya çeken öğrenci, toplumsal bir felâket olarak algılanmalıdır. İktidarı ele geçirmek veya kaybetmemek için gerçek sonuçlara rıza göstermeyip değişiklik yapmak da aynı şeydir, hatta daha da fecidir. Seçim sonuçları filan tamam da bu durumu değerlendirmek, sebepleri üzerinde durmak zorundayız. Bu ne bahasına olursa olsun kazanma hırsı hayra alamet değildir. Trafikte iki ralli hareketiyle birkaç araba önce geçip yine bekleyen acul insanlar da hakkına razı olmuyor, sandıktan çıkacak sonucu peşinen kendi lehine değiştirmeye çalışan da. Herkes hakkına razı olmasını bilmelidir. Aksi takdirde ehem mühimden ayırt edilemez olur. Eğer bir insan “benim zaferi kazanmam her şeyden daha mühim diyorsa yani onu ehem yapıyorsa işte orada iyi düşünmek gerekir.
İrfan öğretmen keyiflenmişti:
Hay diline sağlık kardeş bu gençlere böyle sohbetler yapmak lâzım. Orhan kardeşim anladın mı? Bak Ziya Bey ne diyor? Savaş alanında komutanlar arasındaki kıskançlık aklıma geldi. Hangi savaştı hatırlamıyorum. 93 harbi olabilir; yani 1877 -78 Osmanlı Rus harbi… Cephede Rusları durdurmuşuz ama bir kanatta takviyeye ihtiyaç var. Cephe komutanı, ihtiyat kuvvetleri komutanına mesaj gönderir, o kanada takviye göndermesi için. İhtiyat kuvvetleri komutanı göndermez, “ehemmi mühimme tercih etmek gerekir” prensibini kendince yorumlar. Takviye gönderirse Ruslar durdurulacak, hatta püskürtülecek ve zafer kazanılacaktır. O zaman da cephe komutanı terfi edecek, Erkân-ı Harb Umumi Reisi, yani Genel Kurmay Başkanı olacak, kendisi gibi ondan çok daha kabiliyetli, yüksek vasıflı bir paşa ise mütekait, yani emekli olacaktır. Devlet-i Ali’ye bu kötülüğü (!) yapmamalıdır. O yüzden takviye göndermez. Sonuçta Ruslar İstanbul’a gelip dayanmıştır ne gam, önemli olan o ehliyetsiz (!) paşanın önünü kesilmesidir, maksat hâsıl olmuştur. Bu tip hüzün verici hallerimizi konuşulunca hep aklıma rahmetli Arif Nihat Asya’nın Mersiye başlıklı şiiri gelir: Aziz-i Vakt idik… a’dâ zelil kıldı bizi der ya hani.
“Anladım hocam, Muhsin Başkan rahmetli vefat ettikten sonra, bir sohbet görüntüsü yayınlanmıştı. Hiç değer mi, bir parmak şıklatacak zamanda, varken bir de bakmışsın yoksun, bunca kıvırmaya değer mi? Diyordu rahmetli, onun için kıvırmaya filan gerek yok, dümdüz olacağız diyordu.”
“Aferin Orhan kardeş, bu sefer anlamışsın. Bu mühendis kafalılar da bazen anlıyor işte Ziya Bey dostum. Böyle dediğime bakmayın, Aziz-i vakt idik şiirini ezberden de okur bu çocuk.”
Neslihan sesleniyordu: “Kahvaltı hazır. Arkadaşlar bu dünyada erkek olmak varmış, siz ne güzel sohbet edin, biz kahvaltı hazırlayacağız derken o ziyafeti kaçıralım. Neyse lâf aramızda kahvaltıda tam oldu yani, sohbet edeceğiz derken siz de bu ziyafeti kaçırmayın bari.”
“Okuyayım hocam ama acıktık, kahvaltıya doğru yürüyelim hem de.”
“Oku da biz de dua edelim bu toplum da, ma’şeri vicdanda bir tecdid-i iman zaruretine ikna olsun. Bir tevbe etsin, bir gusl abdesti alsın.”

Hûda, ki rûz-i ezelde asil kıldı bizi,
Resûl-i Ekrem’e birgün vekil kıldı bizi:

Taraf taraf, yedi iklimi Hakk’a davette
Delil kıldı bizi;

Sonra bilmem ne oldu: baht-ı siyah,
Hacil kıldı bizi…

O hacâletle büktü boynumuzu
Ve melûl ü melîl kıldı bizi…

Düştü, bir bir kopup kanatlarımız
(Aziz-i vakt idik… a’dâ, zelil kıldı bizi)

Bize heybet veren, Celâl’inden
Nice yıllar, celîl kıldı bizi.

Kâinatında Zât-ı Akdes’ine
Halîl kıldı bizi

Sormayın, sormayın fakat: şimdi,
Hangi eller, sefîl kıldı bizi?

Ser-nigûn oldu tahtımız, Tanrım;
(Aziz-i vakt idik… a’dâ, zelil kıldı bizi)

Cebînimizde tecellî edip Cemâl-ül-Laah
Bir zamanlar, cemîl kıldı bizi;

Elimizden gül açtı bâdiyeler…
Kerem kerem Yed-i Takdîr, nîl kıldı bizi.

Ve zemînin bütün susuzlarına
Sebîl kıldı bizi!

Sonra dünyâmız, oldu zîr ü zeber;
Sonra devran; alîl kıldı bizi!

Yüzümüz yok, “neden, niçin” demeye
(Aziz-i vakt idik… a’dâ, zelil kıldı bizi)

Şiir bitmişti. Hüzünlenmişlerdi ama acıkmışlardı da. Kahvaltıya oturdular…

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü