Türk Dünyası Yardım Kampanyası

İDEALİZME İNDİRİLEN DARBE: 12 EYLÜL

10 Eylül 2007
Özcan YENİÇERİ

Türk Yurdu Dergisi Eylül 2007 Sayı 241

İki kutuplu bir dünya vardı. SSCB ayaktaydı. Soğuk savaş bütün hızıyla sürüyordu. Brejnev Doktrini de yürürlükteydi. Türkiye’de sokaklar gezilemez, okullar okunamaz, fabrikalar işlemez hale gelmişti. Grev, boykot, işgal, çatışma ve katliamlar sıradan olgular halini almıştı. Ülke kan ağlıyor, gençler ise kan kusuyordu. Devletin güvenlik güçleri olan bitene karşı etkin bir biçimde kullanılamıyordu. Öğretmenler, mühendisler, doktorlar ve işçiler kutuplaşmışlardı. Polis iki kısma ayrılmıştı. Literatüre “kurtarılmış bölge”, “girilmez sokak” ve sakıncalı mahalle kavramları girmişti. Bazı Belediye Başkanları “Halk Mahkemeleri” ve “Halk Meclisleri” kurmuştu. Ülkenin yönetiminden sorumlu olanlar ise dost ile düşmanı, kurt ile kuzuyu, yıkıcılık ile vatanseverliği birbirine karıştırmışlardı.

Ülkücü/Devrimci Gençlik ve Diğerleri

O günler çok zordu. Sokaklar, fabrikalar ve okullar dış destekli beşinci kollar tarafından büyük ölçüde ele geçirilmişti. Çok açıktır ki birileri; ay yıldızlı bayrağın altında kendilerini korumak, okullarında serbestçe okuyabilmek, camilerinde özgürce ibadet yapabilmek, sokaklarına rahatça girip-çıkabilmek için ya başı eğip teslim olmak ya da başını dik tutup daha büyük risk almak zorundaydılar. 12 Eylül’e giden süreçte milliyetçi ülkücü nesil bu riski karşı karşıya bırakıldığı emrivaki sonucu almak zorunda kalmıştı.

Devrimci gençliğin durumu çok daha farklıydı. Onların bir elinde “Kızıl Bayrak” diğerinde “Tam Bağımsız Türkiye” pankartları, “Enternasyonal Marşı” söylüyorlardı. Marks, Lenin ve Engels’in birbirine iliştirilmiş tablolarının altında “Güneşi zapt” etmeye kalkışmışlardı. “Kahrolsun Amerika” diyorlardı ama “Tam Bağımsızlık” için ya SSCB’yi ya da Çin’i adres gösteriyorlardı. Sokaklarda Türkiye Cumhuriyeti devletine “Patron Ağa Devleti” sıfatı veriliyor, “Katil Devlet”ten hesap sorulacağı söyleniyordu.

Fotoğrafın çok özel özeti böyleydi. O dönemin bu fotoğrafını çok iyi çekmeden 12 Eylül öncesinde yaşananların iyi anlaşılabilmesi çok zordur. Onun için yukarıdaki belirlemeyi yapmak bir zorunluluktur. Ancak biz bu yazımızda karşı karşıya gelen tarafların ideolojik ve fikri tutumlarından ziyade 12 Eylül rejiminin gençliğin tamamında neden olduğu nesilden nesile sürecek ağır travmayı irdeleyeceğiz.

O dönemlerde fikrî ya da ideolojik anlamda karşıt olarak konumlanmış olanların; çekilen acılar, yenilen kurşunlar, dökülen gözyaşları ve sıkılan yumruklar bakımından birbirlerinden ne bir eksikleri ne de bir fazlaları vardı. İdealist ve fedakâr duygularda da öyle. Yoksa düşüncesi ne olursa olsun bir tarafın acısına acı, elemine elem, mücadelesine mücadele deyip; diğer tarafın ölüsünü ölüden, sakatın sakattan, çilesini çileden saymamak her şeyden önce insanlık suçudur.

12 Eylül öncesinde “suya sabuna dokunmayan”, olan bitenle çok da fazla ilgilenmeyen, yalnızca kendini, sözüm ona imanını, zevklerini dava edinerek çıkarlarını korumaya çalışan bir gençlik daha vardı. Kendi menfaatini aynı zamanda ülkenin menfaati sayan bu nesil, o zamanlar sessiz sedasız bir kenara çekilmişti. Ya Hippi olmuş “savaşma seviş” sloganı atmış ya da Şeyh kulluğunu Allah kulluğuna tercih ederek iman havarisi kesilmişti.

12 Eylül rejimi, ülkücü ve devrimci gençleri “davası olan asi” olarak gördüğünden ezdi. Aslında yapılanlara “ezdi” demek bile hafif kalır. Adeta mahvetti.

Sistem ile ılımlı ilişkiler kurabilen, her türlü tavize hazır, yumuşak başlı ve edilgenlerle ise, darbe yapanların herhangi bir sorunu olmadığı kısa sürede ortaya çıkacaktı. Nitekim yıllar sonra bu edilgenlerden Türkiye’nin en yüksek makamlarına çıkanlardan bazıları okudukları okulun koridorlarında kan gövdeyi götürürken “Kızlar Tuvaletinde saklandığını” gururlanarak anlatacak çıkacaktır. Bir süre sonra da ülke yönetimi tümüyle bu tür köşesiz tiplerin denetimine geçecektir.

Davası Olan Asiler: Ülkücü ve Devrimciler

İdealist gençlere devrimci ya da ülkücü ayrımı yapmadan adeta “davası olan asi” aşısı zerk edilmişti. Onlara davası olan asi olmaya yönetenler aşağıdaki sözlere benzer şeyler söylemişlerdi: Siz bedeni özgür; ruhu esir olanlardan olamazsınız! Bu ülkenin toprakları üzerinde gözü olanlara bu ülkenin bir kadavra olmadığını kanıtlamak zorundasınız. Sizler birilerine bu ülke üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunamayacağını göstermelisiniz. Bu ülkede kurtuluşu, yabanda ve yabancılaşmada arayan, özgüvenini yitirmiş insanlar ülkesi olmasına izin veremezsiniz. Yükselmede değil alçalmada sınır tanımayan, yaban kapılarında dilenmekten hicap duymayan aksine kullanılmaktan onur duyanlara; bu ülkenin kaderi terk edilemez!

Bilmelisiniz ki bu ülkenin yumuşak başlı, konformist ve rahata alışmış insanlara değil; yorgunluğa, rahata kıymaya, uykusuzluğa talip olan idealistlere ihtiyacı vardır. Zor coğrafyanın çocukları daha çok çalışmak, yorulmak, üretmek ve inşa etmek zorundadır. Çünkü arı gibi didinmeye, karınca gibi “uğrunda” bir ömür heba etmeye değecek bir idealiniz var sizin. O halde cehaletten medet uman değil, cehaleti cinayet addeden insanlar olmalısınız!

Menzile değer(li)lerle birlikte ulaşmaya çalışmalısınız. Bunun için yorgunluğa, itilmişliğe unutulmuşluğa ve ötelenmişliğe aldırmamanız gerekir. İktidar elitlerinin övgüsü de sövgüsü de bu yoldan sizleri alıkoymamalıdır.

Tek başına vahşi tepelerin zirvesinden sızan bir parıltı, karartılmış denizde bir yanıp bir sönen yakamoz gibi kara geceleri yırtan bir ışık hızıyla yürümelisiniz hedefe. Bir bayrak kadar lekesiz bir ışık demeti kadar özgür!

Özellikle ülkücüler, ülkenin taşı/toprağı; tarihi/coğrafyası; milleti/devleti, imanı/idraki kutsal olduğunu söylüyorlardı. Atatürk’ü çıkarmış bir toprağın çocuklarının karnını doyuracak “Beyaz atlı”yı SSCB’den ya da Amerika’dan ithal etmeye kalkmasının, Türk milletine hakaret etmek anlamına geldiğini söylüyorlardı. Onlar kendisini kurtarmak için beyaz atlılar aramak yerine kaynağınızı, kolunuzu, enerjinizi harekete geçirmeniz gerekir diye sokaklarda bas bas bağırıyorlardı.

Onlara “Kim olduğunuzu, idealleriniz, değerleriniz, çalışkanlığınız, ülke için dökülecek alın teriniz ile ortaya koymalısınız” denmişti. Söyleyeceğiniz sözünüz, göstermekten korkmayacağınız ak bir alnınız ve bir de hikâyeniz olmalı diye tavsiyelerde bulunulmuştu. Onlara açıkçası farkında olmadan “davası olan asi” yapmıştı. Ortam ve şartlar da buna çok uygundu.

İşte bu söylemlerin ürettiği kimlikleri ve şahsiyetleri 12 Eylül doğrudan yok edilmesi gereken hedef yapmıştı. 12 Eylül rejiminin gerçekte idam ettikleri (suç işleyenlerden söz etmiyoruz), istikbalini söndürdükleri, zindanlara tıkılı bıraktıkları bu değer ve iddiaların sahibiydiler. Onlar kişileri değil, düşünceleri ve idealleri yargılamışlardı. 12 Eylül bu yönüyle yani idealizmi ezmesiyle ülkeye karşıyı en büyük kötülüğü yapmıştır. Ülkenin imanuel (bağışıklık ve dayanıklık) sistemini ve direncini yok etmiştir. 12 Eylülün sorgusu bu bağlamda sürekli yapılmalıdır.

12 Eylül; İdealizmi Ezen Bir Darbedir!

12 Eylül darbesi ülkenin kaderini “Böyle gelmiş; böyle gitmemeli” diyerek bir biçimde değiştirmeye kalkanların sağcı/solcu, ülkücü/devrimci, ilerici/gerici demeden tepesine inmiştir. Dönemin Amerikancıları, Batıcıları ya da ajan provokatörlerinin hiçbirisi bu darbeden zarar görmemiştir. Onlar için kâh ABD, kâh da İsrail ve AB o süreç içerisinde devreye girerek adamlarını tereyağından kıl çeker gibi çekip kurtarmışlardır.

Dönemin idealist gençliği ezilmek, örselenmek, sürülmek, hapsedilmek, idam edilmek ve lanetlenmekle kalmamış; ülkenin geleceğinde etkili olmaktan da “sakıncalı” ilan edilerek çıkartılmıştır. Ülkenin sokaklarında “Kızıl Bayrak” taşınmasına karşı çıkan ülkücü de, Amerikan postalı görmek istemeyen devrimci de acımasız bir biçimde gündemden çıkartılmıştır. İdealist gençlik devre dışı bırakılmak ya da etkisizleştirilmekle kalmamış sonsuza kadar sakıncalı da ilan edilmiştir. Ülkenin geleceği en zekî, en duyarlı, en idealist unsurlardan soyutlanınca; ülke yönetimi "çaycılara", "neme lazımcılara", "etliye ve sütlüye karışmayanlara", "ot"lara ve "çöplere" kalmıştır. Ülke yönetimi iddiasız, idealsiz ve değersiz kişilerin egemenliğine o günlerde terk edilmişti. Bugün karşılaşılan sorunların büyük bir kısmı da bu süreçten kaynaklanmıştır.

12 Eylül Gençliğin İdealist Duygularını Tahrip Etmiştir

Birileri kendilerinden başka hiç kimsenin vatanı, bayrağı, milleti ve devleti sevme hakkının bulunmadığını düşünüyorlardı. Kan gövdeyi götürürken ortada görünmeyen yetkililer, tutukladıkları gençlere “Çapulcular! Size mi düştü bayrağı sevmek! Vatanı korumak! Bu ülkenin ordusu, polisi var!” demişlerdir.

Saldıranla savunan, testiyi getirenle kıran bir tutulmuş, gençlere “Size mi düştü ülkeyi korumak!” denilerek işkencelerden geçirilmiştir. Dünyadan tecrit edilerek hücrelere tıkılmış olan gençler, akla gelen ve gelmeyen yöntemlerle işkencelerden geçirilmiştir. Bu durum gençleri ülkeyi, devleti ve milleti kurtarmayı bir kenara bırakıp kendilerini kurtarmanın yollarını aramaya sevk etmiştir. Ülkücüler devletle zindanlarda, mahkeme salonlarında ve darağaçlarında yüzleşmek zorunda kalmışlardır. “Devlet Baba!” geleneğinin mensupları, bilinçlerinde inşa ettikleri devletin somut yüzünü 12 Eylülde görmüşlerdir. Uğruna fedayı can etmek üzere yemin ettikleri devletlerinin onları hasım olarak gördüğünü, onları ezmek ve yok etmek için elden gelen her şeyi yaptıklarına orada şahit oluyorlardı. Devletin “İktidar ilişkilerinin ürettiği siyasi bir varlık” olduğunu ilk kez orada görüyorlardı.

12 Eylül’ün üzerinde 27 yıl geçti. Bugünlerde etnik/mezhepçi/bölücü terör gemiyi azıya aldığında artık gençler bunlara karşı sokağa çıkmaya, protesto etmeye bile gerek duymuyor. Suya sabuna dokunmayan, kokmayan bulaşmayan, fincancı katırlarını ürkütmemeye yemin etmiş, yemek, içmek, müzik dinlemek ve sevişmek duygusunun dışındaki duygularla ilgilenmeyen gençlik, 12 Eylülün ürünüdür.

Darbeciler adeta “ezin günahkârı” talimatlarıyla bir silindir gibi ülkücülüğün ve vatan sevgisinin üzerinden geçmiştir.

Bir Dönüşümün Hikâyesi!

Ülkücü aydın da 12 Eylül deneyiminden sonra neredeyse fikrî kavgalardan tamamen çekilmiştir. Bunun çok çeşitli nedenleri vardır, ancak temel nedenlerinden birisi tamamen legal ve meşru zeminde mücadele etmeye alışmış olan Türk milliyetçilerinin 12 Eylül rejimi tarafından “gayrı meşru” ilan edilerek “idamla” yargılanmak üzere hapishanelere tıkılmaları vardır. 12 Eylülün savcısı cahilce bir iddianameyle Türk milliyetçilerini değil bir anlamda “Türk milliyetçiliği”ni yargılama cüretini göstermiştir. 80’li yıllar Türk milliyetçileri yönünden savunma ve baskılara karşı fiziki varlığını sürdürme yılları olarak tarihe geçmiştir.

Bu bağlamda AB ve ABD’ye Türkiye’yi tek taraflı olarak bağlamak amacında olan odaklar amaçlarına engel olarak gördükleri Türk milliyetçiliğini marjinalleştirerek etkisizleştirmek, milliyetçiliği misyon olarak alan partinin güçlü kadrolarını çeşitli partilere dağıtarak seyreltmek ve Türk milliyetçilerinin esnek tavırlı olmalarını sağlayacak komplolar içinde olmuşlardır.

12 Eylül oligarkları, hedef olarak aldığı Türk milliyetçiliğini yenmeye değil mahvetmeye çalışmıştır. Bu yüzden hafızası güçlü olan Türk milliyetçileri hala 12 Eylül sendromu altındadırlar. Bu sendrom Türk milletinin en diri, zinde ve enerjik unsuru olan Türk milliyetçilerini büyük bir açmaz içine sokmuştur. Başta siyasetçiler olmak üzere, ülkücü aydınlar ve gençler büyük bir çekingenlik, kendini ifadede aciz, güvensizlik ve hatta korkaklık psikolojisine kapılmışlardır.

Darbeci anlayış Türkiye’nin bağışıklık sistemini felç etmiş ve bunu fırsat bilen ihanet çeteleri için gün doğmuştur. İlkesiz, iddiasız ve idealsiz bırakılan gençlik sonunda kendi kimliğine karşı kurulan komplonun bir parçası haline gelmiştir. Gençlik arasında kendinden uzaklaştıkça kendini bulacağını sanan bir anlayış hızla yerleşmiştir. Kendini bilmeden, kendisi olmadan başkası olmaya özendirilen bir gençlik yaratma gayretleri ayyuka çıkmıştır. Gençliği millî, ahlaki, insani ve manevi değerlerden mümkün olduğunca uzak tutmak gayretlerinin altında küreselci güçlerin Türkiye ve Türklüğe karşı yabancılaştırdığı yerli etki ajanlarının rolü de sanıldığından da fazla olmuştur.

Bütün bu süreç sonucunda milliyetsizliği kutsayan, Müslümanlığı edilgenleştiren ve Türksüzlüğü öneren bir anlayışın da yolu açılmıştır.

Türk milletini ve Türk kültürünü tepeden tırnağa aşağılayan bu olgular 12 Eylülün milliyetçiliği ve milliyetçileri ezmesiyle başlayan tarihi bir sürecin sonuçlarıdır. Zira milliyetçiliği diri olan bir milletin; diliyle, diniyle ve aile yapısıyla birilerinin oynamaya kimsenin cüret edemediklerine tarih şahittir.

Geçmişin Ağırlığı Altında Ezilenlerin Psikolojisi

Geçmişin yanlışları bugünün doğrularına dönüşmüşse arkada miras olarak yalnızca kırık-dökük bir sürü nostalji kalır. Bu, kalan ömrün mazinin sırtından düşerek, ruhî anlamda yaralı-bereli bir durumda kalan şahsın artık nostaljik anılarla savaşarak geçireceği son yılları olduğu anlamına gelir. Artık zaman, bir dönemler uğruna fedayı can edilen kutsalları, vicdan denilen ‘sorgu odasına’ buyur etmenin zamanıdır. Önce iman, idea, etik, erdem, vefa, ülküdaşlık gibi geçmişi hatırlatan bir çeşit ‘bilinç prangaları’ sorgulanır. Çünkü günün özgürlüğü; bir zamanların ideali olan düşüncelerden ve değerlerden kurtulmayla yakından ilgili hale gelmiştir. Bu da ancak zamana karşı zayıflığını doğruluğundan, dayanıksızlığını da fukaralığından alan ne kadar değer varsa hepsinin birden terk edilmesiyle mümkün olabilir.

Ortada maziden başka satılacak bir şey de kalmamışken liberal konfor, bir türlü sermayeye dönüştürülemeyen mazinin yerini alır. Sıra karın doyurmayan idealleri, iyi beslenme, iyi giyinme, iyi görünme ve iyi eğlenme ile takas etmeye gelir. Çünkü idealizm(ülkücülük) ile hedonizm(zevkçilik) bir terazinin iki kefesi gibidir, birisi alçalmadan diğeri asla yükselmez. Artık faziletin yerini kurnazlık, sabrın yerini aç gözlülük, fedakârlıkların yerini de bencillikler almıştır.

Maziden kopuş yeni statü ve değerlere ulaşmayla sonuçlanır. Beyefendilik birdenbire şöhreti ve zenginliği de beraberinde getirir. Artık gelsin bir serap uğruna boşa giden yılların silik, kopuk ve yürek titreten anıları. Yıllarca bilinçaltına bastırılan sosyoekonomik nitelikte ne kadar ‘kör kuvvet’ varsa hepsi yeniden zihinlerde inşaata başlar. Geçmişten kalan ahlakî, manevi ve erdem ile ilgili değerler ‘var olma aracı’ haline dönüştürülerek maddeleştirilir. Varlığın devamı da reflekslerin hızına endekslenir.

Takası, terki mümkün olmayan büyük iddia, ideal ve orijinal değerlerin yerini günü birlik, sıradan konvertibl, erke ve paraya çevrilebilenler alır. Kuşkusuz yeni hayata alışmak o kadar da kolay olmaz. Vatan, bayrak, Kızıl Elma, Turan, Dış Türkler, İlâ-yı Kelimetullâh, Nizam-ı Âlem’in yerine borsayı, tahvili, hisse senedi, ihaleleri ve şirketleri koymak uzunca bir zaman alır. Bu durum öncelikle “ensest” bir ilişki, domuz eti yemek, toprağa düşenleri inkâr etmek gibi insana iğrenç geleceğinden henüz soğumamış vicdanları rahatsız edecektir. İdealizmden hedonizme yelken açan için kendi kendini suçlamak işte bu aşamada devreye girer. Birbirine karşıt onlarca düşünce içerisinde ‘değer miydi?’ sorusu en fazla vicdanı sızlatır. İçten içe “Komünizmi yendik kapitalizme yenildik” duygusu her yanı sarar. Yapılan özeleştiri ile kişi biraz da kendini aşağılayarak temizlenme yoluna gider. Bu bireylerde, Ganj’da yıkanan müminlerin ruhlarında sağladığı temizlik kadar bir etki yapar. Kendini suçlama bir süre sonra yerini bir zamanlar uğruna hayat adanan davaya ve eski ülküdaşlara yönelir. Olmadık suçlamalarla onlardan nefret etmeye ve düşmanların dahi yapmadığı iftiralar edilerek vicdan temizlenmeye çalışılır. Projeksiyon denilen bu savunma mekanizması ile yeterli rahatlama sağlanır. Vatan için yapılan fedakârlıkların bedelini tahsil edememenin derin öfkesi her yanı sarmıştır. Artık ortada soru yoktur, yalnız cevaplar ve sonu gelmez yakınmalar vardır.

Başlangıcından bu yana içgüdüsel dürtülerden fedakârlık yapmanın karşılığında herhangi bir tazminat da alınamamıştır. Onur için konforu çiğnediğinde yalnızca vicdanını rahatlamış, midesi açlıktan kaskatı kesilmiştir. Bel omurlu ve dik olmanın bedelini yıllarca yalnızlaşarak çekmek zorunda kalmıştır. Elbette bu noktada zenginleşmek, şan ve şöhret sahibi olmak ya da erk edinmek amacı artık her şeyin feda edildiği bir puta dönüşmek zorundadır. Derisi (güdüleri) dışında yıllarca soyut “iddia, ideal ve değerler”le yaşamanın incelttiği boynun kalınlaşması, göbeğin semirmesi ve vaziyetin düzelmesi gerekir.

Olan bitenin nedeni insanların çoğu zaman alçaldıkça yükseldiğini, bağlandıkça özgürleştiğini zannetmeleriyle yakından ilişkilidir. Bu bir ruh kamaşması durumudur. Horkheımer’in de ‘Akıl Tutulması” adlı eserinde ifade ettiği gibi “İnsan, mutlak davranış ölçülerine, evrensel bağlayıcı ideallere giderek daha az bağımlı hale gelmiştir. Kendi özel ölçülerinden başka kurala gerek duymayacak kadar özgürleştiği ileri sürülmektedir. Ne var ki bu artan bağımsızlık, ters bir mantıkla, bir edilgenlik artışına da yol açmıştır. İnsanın kullanacağı araçlarla ilgili hesapları inceldiği halde, amaçların seçimi konusunda gittikçe kafasızlaşmaktadır”.

Kavramlar zihinden mideye inerken; insanlığın özü de “Ne yiyorsam ya da neye sahipsem oyum” cümlesiyle özetlenmeye başlar. Aslında fikirlerini iktidara, siyasete, zenginliğe ya da popüler olmaya endeksleyen “oportünist” karakterler için bu normal bir durumdur. Kimsenin de bunlara sözü olamaz. Sonuçta bu da bir tercihtir; belki de saygıya değerdir ama iftira, yalan ve riyakârlığa tevessül etmeden ve mertçe yapılması kaydıyla!

Yanlış olanın ‘değer odaklı davrananların, onurları için konforlarını feda edenlerin, ‘ilkeli” ve tutarlı bir tutumla inandıkları uğruna tavizsiz yollarına devam edenlerin kınanmasıdır. Fikirleri zenginleşme, etkinlik kurma ve erk edinme aracı olarak almayan aksine enerjilerini milletinin emrine tahsis edenlere de zayıf ruhların saygı duyması gerekir. Zira değerlere sahip olmanın, atalardan kalan kültürel mirası savunmanın; zengin olmaktan, popüler kalmaktan, erk sahipliğinden çok daha üstün bir özellik olduğunu bilmek gerek. Zaten kervanı yarı yolda terk edenler fedakârlıkta bulunmak, külfete katlanmak bir yana “kısa zamanda iktidar” umarak kervana katılanlardır. Yani hesap hatası yapanlardır. Elbette ideal değerleri siyasi hırslar adına reddedeceklerdir.

İncelememizin bu boyutunu sonuçlandırmadan tam karşıt cepheden ama idealist duygularla dolu bazı simgesel insanların anlattıklarına ve düşüncelerine değinmekte de yarar vardır. Onlardan birisi de Osman Rauf Alper’dir.

Karşı Cephenin İdeolojik İtirafı

Bundan 58 yıl önce Muzaffer Amaç, Cemil Meriç, Mustafa Baydar adlı zamanın solcu öğretmenlerinin yönlendirmesi ve Nazım Hikmet‘in coşku dolu şiirlerini dinleyerek Marksist ideolojiye kendini kaptıran Osman Rauf Alper, 1949 yılında gizlice Bulgaristan’a kaçar. Alper, Elazığ’da lise diploması elinde işsiz güçsüz gezmek yerine Sovyetler Birliğine gidip komünist “teoriyi iyice öğrenip yurda dönme” gibi bir ulvi (!) düşünceyle ülkeyi terk eder. Bulgaristan’a gider TKP’ye katılır, Budapeşte ve Sofya Radyolarında ajitasyon faaliyetlerinde bulunur, 1992 yılında da Türkiye’ye döner. Aşağıda anlatılanlar onun “Mülteci Komünist” adıyla TİMAŞ yayınları arasında çıkan kitabından alınmıştır.

Tepeden tırnağa ibret ve itiraf niteliği taşıyan bu anılar her şeyden önce bir neslin ütopya uğruna nasıl milletinin menfaatlerine düşman hale geldiğinin kanıtıdır. Türkiye içerisinde bu türden mülteci komünist ideolojililer yüzünden binlerce vatan evladının genç yaşta toprağa düştüğünü acı acı hatırlayarak bu anılardan bazı alıntılar yapalım.

O. R. Alper Bulgaristan’a mülteci olmak için kaçak olarak girdiğinde sorguya çekilirken aşağıdaki duygular içinde olduğunu yazar: “Kendi ayağımla gelip düşmana teslim olmuştum. Benim devletimin askerî karargâhlarının, garnizonlarının yerlerini soruyorlardı. Benim devletimin millî güvenlik örgütleri hakkında bilgi istiyorlardı. Bu savaş esirlerinden öğrenilmek istenen şeylerdi. Bunun komünizmle ne ilgisi vardı ki? Sonra içimden bir ses şöyle diyordu: Yanılıyorsun arkadaş. Söz konusu olan dünya devrimidir. Bir yanda sosyalist dünya, bir yanda kapitalist dünya. Ulusal devlet ne ki? Dünya devleti kurulacak... Peki ama diyordum, bu dünya devletinde benim köyümün insanları ne olacak? Benim ülkem, ulusum ne olacak? Kaybolup gidecek mi? Rus mu olacağız? Amerikalı mı olacağız, ne olacağı biz? Aklım ermiyordu. Ben milletin mutluluğunu istiyordum. İnsanların da mutluluğunu. Çok sonraları bir adam, Ankara’da elçilik yapmış biri, BKP MK’nde çalışan bir adam;

-Ben ise komünizmin bütün dünyada muzaffer olması için Bulgar halkının bir halk olarak ortadan kalkmasına razıyım, diyerek bizim de Türk halkının ortadan kalkmasını göze almamızı ima etmişti”. (Alper, 1999;34)

“Evet, Türk komünistleri de, sosyalistleri de, başka hiç bir halkın kendilerini Türk halkı kadar sevmeyeceğine inandığım Kürt aydınları da yurt dışında Türkiye ve Türklük, Müslümanlık aleyhinde kamuoyu oluşturulmasında yabancı devletlere yardım etmişlerdir” (Alper, 1999;168)

Bir kez daha burada dünya basının, insan hakları örgütlerini, “ilerici” çevrelerin Balkanlar’da Türk ve Müslüman topluluklarına reva görülen baskılar karşısında sürekli olarak sustuklarını belirtmek istiyorum. Bunun bir sebebi Türk‘ün kendisinden başka dostu olmaması, Hıristiyan dünyasının Türk’e düşmanlığı, en azından antipatisi ise, bir sebebin de Türk devletinin dış politikada yetersiz, kimi durumlarda yanlış değerlendirmeleri, tanıtma alanına önem vermemesi.. (Alper, 1999;34)

“Göç konusunda Nazım Hikmet de, öteki siyasi mülteciler de, ben de dahil, Bulgar devletinin resmi propagandası doğrultusunda görüş yaymaya katkıda bulunmuşlardır” (Alper, 1999;34)

“Çoğu zaman bir ülkedeki muhalefet grupları, başka devletlerin maddi ve manevi desteğine başvuruyorlar. Bu durumda da o maddi ve manevi desteği veren devletin yine yalnızca kendi devlet çıkarını düşündüğünü iki iki dört gerçeği gibi unutuyoruz”. (Alper, 1999;516)

“TKP denen parti de daha kuruluşundan itibaren yabancı devlet gücüne, Moskova’nın yardımı ve desteğine bel bağlamıştır.... Ve çok ilginçtir ki TKP’yi ortadan kaldırmayı Haydar Kutlu da yapmamıştır. Yine Moskova yapmıştır”.. (Alper, 1999;516)

Benim bunca yıllık mültecilik hayatımda edindiğim kanı o ki; nerden gelirse gelsin, ister sağdan, ister soldan, ister insan hakları, özgürlük, demokrasi adına olsun, ister enternasyonalist dayanışma, ister benzer ideoloji adına olsun, dış yardım ve destek veren her devlet, kendi çıkarını gözetecektir. İdeolojisini, dini, mezhebini, dünya görüşünü yaymak, devrim ihraç etmek, düşünce, görüş ihraç etmek isteyecektir. Bu da Türkiye devletinin zararına olduğu gibi, bu devlet içinde daha çok özgürlük, daha çok demokrasi isteyen toplulukların da zararına olur, başkasının ipiyle kuyuya inip define arama olur”. (Alper, 1999;517)

Tarihte siyasi mücadele verirken, bu mücadelenin silahlı olarak sürdürürken bozgun uğrayıp da yurdu terk eden, ele geçmemek için yurttan kaçan kişilerin, grupların sığındıkları devlete hiçbir taviz vermeden, yurdun millî çıkarlarından tavizler vermeden yeniden toparlanıp da zafer kazandıkları görülmemiştir. Benim kanaatim budur. Mutlaka seni koruyana, sana sığınma imkânı tanıyana çıkar sağlayacaksın ki o da sana yardım etsin. Bu durumda vatan haini oluyorsun. Bunun başak bir anlamı olmaz. Eğer bu duruma düşmek istemezsen yıllar yılı sürünür acı çekersin. Hiç bir devlet, sığınma hakkı verdiği siyasi kişileri boşuna barındırmaz. Sırf insan hakları için barındırmaz. Eğer o devlete birtakım çıkarlar sağlayacağını davranışınla vaat eder de bunu yerine getirmezsen, o zaman o devlet seni ve davanı düşman olarak alır ve kıyasıya sana karşı vuruşur. Castro, Birleşik Amerika’ya kaçtı. Birleşik Amerika’nın göz yumması, yardım etmesiyle döndü, halkı diktatöre karşı ayaklandırdı ve başarı kazandı, Birleşik Amerika’ya sırtına döndü. Yıllardan beri Birleşik Amerika, Castro‘ya karşı vuruşuyor. Ve Küba’da da duruyor. Birleşik Amerika için Küba’nın sosyalist olması, Castro’nun diktatör olması önemli değil, önemli olan Küba’yı eskisi gibi sömürebilmektir. (Alper, 1999;515)

Dünyanın değişmiş olan ortamında TKP gibi gizlilikte olan bir parti ister istemez onu kurdurtan efendilerinin yardım ve desteğine dayanacaktı. Sürekli olarak yönetime getirilen bilgisiz, beceriksiz, “evet efendimci” ve de “megaloman yöneticiler elinde olması ve ülkenin iç ve dış şartları, Sovyetler Birliği’nin, Rus İmparatorluğu’nun Türkiye‘ye yönelik politikasını değiştirmemesi ve Türkiye’nin NATO üyesi olması dolaysıyla TKP her ne kadar yayın organlarında tersi söylense de gelişmeden, millî nitelik kazanamadan kaldı. Yabancı devletlerin politikasını yürüttü. Ben TKP’nin son yıllarda gösterdiği “atılımlar”ı, kitapta belirttiğim gibi, soğuk savaşın hızlandığı dönemde Sovyetler Birliği’nin ve öteki sosyalist ülkelerin “NATO’nun zayıf halkası Türkiye” teşhisini koymalarına ve ayrıca, Fransa, İngiltere, Almanya, Yunanistan, Suriye, Irak ve başka bir açıdan İran gibi ülkelerin Türkiye üzerindeki emellerine uygun olarak verdikleri destek ve yardıma bağlıyorum bu “enternasyonalist” dayanışmayı (Alper, 1999;518).

Sonuç

Amacımız geçmişi kutsamak değildir. Mevcut hali doğuran şartları ortaya koymaktır. Herkesin sağı solu ya da kutlu yolu kendisinedir. Elbette “davası olan asi”lerin kimsesizliğine “Bir kemiğin peşinden saatlerce yol giden itler” gülecektir. Onu zaten Atsız yıllarca önce söylemişti. Kurgulanan oyunlara yeniden gelmemek için geçmişte oynanan oyunları çok iyi okumak gerekir. İdealizmi ezenler ürettiği canavar tarafından tutsak edilmiş durumdalar. Bunun farkına varmaları için yeterli zamanları da vardır.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü