Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Avrupa Krizi

09 Aralık 2010
Rasih DEMİRCİ

İkinci Dünya Savaşından sonra bir yanda liberal ekonomik sistemin öncüsü Amerika Birleşik Devletleri, diğer yanda sosyalist sistemin önderi Sovyetler Birliği, iki kutuplu bir dünya ortayaçıkmış, bu iki kutup arasındaki soğuk savaşa rağmen bir denge sağlanmıştı. Seksenli yıllardan itibaren iki kutuplu sistemin sarsılmaya başladığı gözlenmiş,1990'ların ardından Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla denge bozularak tek merkezli Amerikan hâkimiyetli bir dünya belirgin hale gelmiştir. Ne var ki; ABD’nin uluslar arası örgütler vasıtasıyla kurduğu düzen ile Avrupa’nın çıkarları arasındaki çelişkilerin artışı ve Pasifikte yeni bir ekonomi-politik alanın meydana gelişi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bat bloğunda kurulan sistemi ciddi bir değişime uğratmıştır. Bu değişim sürecinin ortaya çıkardığı belirsizlikler, ülkeler arasında politika arayışları ile beraber entegrasyon ve bloklaşma teşebbüslerinin hızla artmasına yol açmış, küresel ölçekli statik dengenin dağılması ile birlikte iki kutuplu jeopolitik bölünmenin yerini kıta ölçekli ve kıtalar arası bloklaşmalar almıştır.

Soğuk savaş döneminde bölünmüş bir yapı arz eden ve nispi olarak da bir önem kaybına uğrayan Avrupa, derinleşmesini hızlandıran AB ile yeni bir çekim alanı oluşturmaya başlamıştır. 1992 yılında imzalanan Maastricht Anlaşması ile bütünleşme sürecinde önemli mesafeler kat ederek, doğuya genişleme programı   ile de Avrupa kıtasını kuşatan bir nitelik kazanmıştır. Avrupa Birliği önemli arayışları olan, sorunlarını halledip, yeni katılımları engel değil, katkı sağlayıcı konuma getirip, birikimlerini üretimle birleştirip, büyük bir güç ve önemli bir merkez olma yolunda ilerlemek istemektedir. 

AVRUPA BİRLİĞİNİN (AB) EKONOMİDE HEDEFLERİ

Bu bütünleşme hareketi, yirmi yedi üye ülkeden oluşan ve toprakları büyük ölçüde Avrupa kıtasında bulunan siyasi ve ekonomik bir örgütlenmedir. AB 1992 yılında, Avrupa Birliği Antlaşması olarak da bilinen Maastricht Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi sonucu, var olan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na yeni görev ve sorumluluk alanları yüklenmesiyle kurulmuştur. Ekonomi politikası, üye ülkelerin bu alanda izledikleri politikaların koordinasyonunu sağlamayı, rekabet ve yapısal politikalar gibi her üye ülkede farklı ortak politikaların koordinasyonunu kapsamaktadır. Döviz kuru politikalarının değişmez bir şekilde sabitleştirilmesi temeline dayanacak olan para politikasının amacı ise, Topluluk içinde fiyat istikrarını sağlamak ve genel ekonomi politikasını desteklemektir. Kuruluşundan bu yana, Avrupa Birliği tüm üyeleri arasında ekonomik bir ortak pazar geliştirmiştir. 2009 yılı itibarıyla, avro alanı denen bölge içinde birliğin on altı üyesi, avro adlı ortak para birimini kullanmaktadır. Avrupa tek para birimi sadece ekonomik bir proje değildir. Aynı zamanda, siyasal, sembolik ve psikolojik açıdan Avrupa bütünleşme hareketi açısından çok önemli bir adımdır. Avrupa bütünleşme hareketi birçok kurumu kapsayan geniş bir süreçtir. Bu sürecin temelinde AB'nin ve onun kurumlarının gelişimi ve bu bağlamda, tek para birimi avro, ortak para politikası ve Avrupa Merkez Bankası (AMB) yer almaktadır. Topluluğun ekonomi politikasının temel hedefleri, fiyat istikrarı içinde büyüme, yüksek seviyede istihdam sağlama ile ödemeler dengesini gerçekleştirmektir.

Bir görüş, AB üye devletlerinin ekonomilerinin yapısal anlamda birbirlerine benzer olduğu varsayımından hareketle, ekonomik ve parasal birliğin bir an önce ve mümkün olduğu kadar az ön şart ile başlamasını talep etmekte, daha tedbirli bir yaklaşım benimseyen ekonomist görüş ise, büyüme oranları, enflasyonist baskılar, işsizlik ve iş gücü piyasası esnekliği gibi reel unsurlara dikkat çekerek AB üye devletlerinin aralarında bu anlamda farklar bulunduğunu vurgulamakta ve bu farklar giderilmeden sağlıklı bir ekonomik ve parasal birlik ve dolayısıyla tek bir para sistemi oluşturulamayacağını öne sürmekteydi. Kısaca burada tartışmanın özü kaçınılmaz olarak ülkelerin kendi ekonomik ihtiyaçlarına göre ulusal düzeyde belirlenecek maliye ve yapısal politikaların, temel amacı fiyat istikrarı olan ortak para politikası ile zaman zaman çelişip çelişmeyeceği idi.  

KRİZİN AB ÜZERİNE ETKİLERİ

ABD’de başlayan küresel krizin Avrupa Birliği ülkeleri ve Japonya başta olmak üzere bütün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri yakından etkilemesi sonucu, dünya ekonomisi küçülürken, dış ticaret hacmi daralmış, uluslar arası sermaye akışı da azalmıştır. Avrupa’da bu ifade edilen etkiler görüldüğü gibi, krizin yarattığı en önemli sorunlardan birisi de kamu sektöründeki borçluluk durumudur. Bu durum sadece bütçe açığında yaşanan artışlardan kaynaklanmamıştır. Sorunlu bankalara yapılan sermaye enjeksiyonu ve garantilerin hibe edilmesi de kamu borçlarını artırmıştır. Kamu borçlarında en yüksek artış, bütçe açığının da en fazla artış gösterdiği İngiltere, İspanya, İrlanda ve Yunanistan gibi ülkelerde gerçekleşmiştir. Ayrıca bu dört ülkede, konut sektöründe patlama yaşanmıştır. Özellikle İngiltere ve İrlanda dünyada önemli finans merkezlerindendir. Bu ülkelerde yaşanan kredi genişlemesi ve varlık fiyatları artışı, kriz öncesi dönemde bütçe gelirlerini artırmıştır. Ancak yaşanan kriz, kredilerde daralmaya ve varlık fiyatlarında düşüşe neden olmuştur. Bu da bu ülkeleri yüksek bütçe açıklarıyla karşı karşıya bırakmıştır.

Borç krizi, Avrupa Birliği'ni tarihsel bir dönemecin eşiğine getirmiştir. AB'nin önünde sorunun çözümü için iki yol görünüyor. Birincisi bugüne dek ulusal egemenlik alanı içinde kalan maliye ve sosyal politikaları Avrupalılaştırarak ekonomik bütünleşmeyi tamamlayacak yani ‘Federal Avrupa'yı inşa etmek, ikincisi ise, serbest ticaretin dışında ekonomik bütünleşmenin mevcut olmadığı, sınırlı ama türdeş bir ‘Avro Bölgesi'yle esnek kur rejimlerini benimseyen avro dışı üyelerden oluşan gevşek bir oluşumu kabullenmek. Birinci seçenek gerçekleşmezse, ekonomik olarak bütünleşmiş bir Avrupa ile tek parayı sorunsuz yürütebilmek için mevcut şartlar da yetmez. Ek olarak bir de yüksek dayanışma bilinci gerekir. Nasıl her ülkede zengin bölgeler geri bölgelere çeşitli yollarla gelir transfer ediyorsa, AB'de de ülkeler arası büyük çapta gelir transferlerinin ulusalcı tepkilere maruz kalmadan gerçekleşmesi gerekir. Bunun nedeni basittir: bu ülkelerde istediğiniz kadar vergi sistemlerini ve sosyal refah devletini benzeştirin, tarihsel gelişmenin dayattığı teknoloji ve verim farklılıklarını gideremezsiniz. Dolayısıyla tek para altında bazı ülkeler dış açık, bazı ülkeler fazla verecektir. Dahası, mevcut durumda çok farklı borç yükleri olduğuna göre, uzun bir süre bütçe açıkları ve işsizlik oranları da farklılaşmak zorunda olacaktır.
Avrupa ekonomisini iktisadi kriz açısından incelerken kullanılan PIGS, uluslararası yatırımcıların ve akademisyenlerin kullandığı bir kısaltma. Bu kısaltma ekonomik açıdan ciddi risk taşıyan, ekonomisi tekleyen ve sürekli borç yükü altında yaşayan ekonomileri belirtmekte kullanılıyor. Ülkelerin İngilizce adlarının baş harflerinden oluşan bu kısaltma Portekiz, İrlanda, Yunanistan ve İspanya'yı tanımlıyor (Portugal, Ireland, Greece, Spain = PIGS).Yukarıda işaret edildiği gibi bu ülkeler krizle birlikte ekonomik bakımından eksiklikleri gün ışığına çıkan ülkelerdir.
Yunanistan büyük bir bütçe açığına sahip, ayrıca da Yunanistan'ın sorunu küresel krizden kaynaklanmıyor. Daha ziyade yapısal bozukluktan kaynaklanıyor. Krizden kaynaklanan sorunların çözümü alınacak tedbirlerle mümkündür. Ama yapısal sorunları kısa sürede çözmek imkânsız görünüyor. Ayrıca Yunanistan avro bölgesinin parçası olduğundan, sorunu hafifletmek için para birimini devalüe edemiyor. Bu yüzden mali yardıma ihtiyacı var. En büyük ve en zengin Avrupa ülkesi olan Almanya’da kamuoyu Yunanistan’a yardım edilmesine şiddetle karşı ve bunun temel nedeni Avrupa’nın sıkıştığı bir dönemde korumacı bir refleks gösterilmesi. Diğer taraftan Yunanistan’a yardım edilirse sıkıntı içindeki diğer ülkelerin de (Portekiz, İspanya, İrlanda ve İtalya) benzer taleplerde bulunmak için sıraya girmesinden korkuyorlar.  

YUNANİSTAN VE İRLANDA ÖRNEKLERİ ÇOĞALABİLİR

Yunanistan krizi için yapılan ise, bir yandan ülkenin bütçe açığını ve kamu borcunu azaltmaya yönelik istikrar önlemlerini kararlı bir şekilde uygulayarak sıkıntıyı çözmeye çalışmak ve bu çabaların başarısı için gerekli dış desteğin önemli bir bölümünün AB tarafından karşılanmasını sağlamak olmuştur. Çok uzun tartışmalardan sonra, nihayet 25 Mart 2010 tarihinde yapılan AB Zirvesinde, -Almanya’nın isteksiz tutumuna rağmen-Yunanistan’ın desteklenmesine karar verildi. 11 Nisan 2010’da AB ekonomi ve maliye bakanları, 25 Mart da alınan ilke kararını temel alarak, Yunanistan’a bir yardım sağlama üzerinde anlaştılar. Uluslararası Para Fonu’nun da (IMF) bu sürece katkıda bulunması sağlandı Böylece ilk defa bir Avro bölgesi üyesi IMF kaynaklarından faydalanmak zorunda kaldı.

Mayıs ayında Yunanistan’ın durumu ile başlayan bu sıkıntılı gelişmeler devam ediyor.
Yunanistan'ı ‘kurtarma' planının sonunda ortaya çıkan 110 milyar avroluk paket bu ülkeyi sadece piyasaların pençesinden kurtarmaya yetti denilebilir. Ama sorun çözülmedi. Yunanistan'a avro üyesi ülkeler ile IMF çok sert bir kemer sıkma programı karşılığında borç veriyorlar. Amaç ise, 5 yılda Yunanistan’ın bütçe açığını mili gelirinin yüzde 3'nün altına düşürmek. Toplumsal açıdan Yunanlıları fazlasıyla zorlayacak tedbirlere rağmen borç yükü 2012'ye kadar artmaya devam edecek, ilk iki yılda ekonomi küçülecek. Çünkü Yunan ekonomisi kamu ağırlıklı ve ihracatını artıracak devalüasyon silahını avro üyeliği nedeniyle kullanamadığından, deflasyon kaçınılmaz olacaktır. Piyasalar da böyle düşündüğünden IMF programı, endişeleri hafifleteceğine aksine artırmış olacaktır. Daha şimdiden Portekiz, İspanya, İrlanda, hatta İtalya'nın da borçlarını geri ödeyememe riskinin yüksek olduğu tartışılmaya başlandı. Avro tepetaklak oldu. Federal Avrupa'nın kurumsal reformlarına girişmeden önce Yunan krizinin diğer ülkelere sirayet etmesinin önlenerek zaman kazanmak gerekiyordu. Onun için,500 milyarı AB'den, 250 milyarı da IMF'den olmak üzere toplam 750 milyar avroluk bir fon teşkil edildi.
Daha sonra korkulan oldu ve son günlerde Yunanistan’dan sonra İrlanda gündemde. İrlanda 70 bin kilometrekare küçük bir ülke. 4.6 milyon nüfusu var. 2002'de 11'inci üye olarak AB'ye katıldı. Milli geliri 227 milyar dolar. Ülkede toplam 2.1 milyon çalışan var. 2002-2007 arasında kamu borcu oranı sadece %25 olan İrlanda'da durum ise Yunanistan’dan farklıydı. Serbest rekabet ortamına geçişe yönelik yapısal reformlarını 90'lı yıllarda neredeyse kusursuz bir şekilde tamamlayan İrlanda (krizden önce bu ülke serbest piyasa yanlıları tarafından örnek ülke olarak gösterilmekteydi) değil bütçe açığı vermek, 2000'li yıllarda bütçe fazlası veriyordu. Onu vuran ise fazla serbest piyasacılık oldu diyebiliriz. İrlanda bankalarının net yurtdışı yükümlülükleri aynı dönemde çok hızlı bir şekilde artarak milli hasılanın %10'undan %70'ine çıktı. Tabii, bu para bolluğunda, krediler ister istemez başta gayrimenkul ve tüketici kredileri olmak üzere verimli olmayan sektörlere yönelmeye başladı Bütçe gideri 110 milyar dolar, geliri 70 milyar dolar dolayında. Yılda 100 milyar dolarlık ihracatı var. Buna karşılık içeride çok büyük bir kredi hacmi oluşmuş. İçerideki toplam banka kredileri nerede ise milli gelirinin 3 katına ulaşmış. 745 milyar dolar. 2009 büyüme hızı eksi yüzde 7.6. Yani ekonomi yüzde 7.6 oranında küçülmüş. Ekonomi içindeki paylara göre tarım yüzde 6, sanayi yüzde 27, hizmet yüzde 67 oranında ağırlığa sahip. 2009 işsizlik oranı yüzde 12 seviyelerinde. Ciddi anlamda risk taşıyan sorunlu bir ekonomi görünümünde olduğu görülüyor.
Yunanistan’ın ardından İrlanda da kaçınılmaz olarak aynı yollara başvurdu. AB'nin İrlanda'yı kurtarmaya girişmesi piyasalarda kısa süreli bir rahatlama yaratabilecek ancak piyasaların Portekiz'in de AB yardımı alması yolundaki ısrarı devam edecek. İrlanda'nın borçluluğunun İspanya ve Portekiz gibi yüksek borçlu başka ülkelere de bulaşması ve giderek müzmin bir krize dönüşmesi tehlikesi devam ediyor. Portekiz ve İspanya geçen hafta ek kemer sıkma önlemleri aldılar. Bu ülkelerde de büyüme sorunu yakında kendini gösterecektir. Yani şimdi ‘sıradaki’ ülke gözüyle bakılan iki isim daha var: Portekiz ve İspanya. Bu ülkeler içinde toplam kamu borcu en fazla olan ülke İspanya. Bakalım Avrupa bu krizin üstesinden nasıl gelecek hep birlikte izleyeceğiz.
Konuyu Türkiye açısından değerlendirirsek; Bizim bu tür sorunlarımızın olmaması, (1)Türkiye'nin öne çıkmasına yol açıyor. (2) Fakat sorunlu AB pazarı, Türkiye'nin ihracatını geliştirme çabalarının sonuç vermesini güçleştiriyor. Çünkü sorunun sadece Yunanistan'dan kaynaklanmadığı, Yunanistan’ın peşinden daha başkalarının geldiği ve geleceği görülmüş durumda.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü