Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Medvedev’in Ziyareti ve Türk-Rus İlişkilerinin Geleceği Üzerine Düşünceler

14 Mayıs 2010
Seçkin KÖSTEM

Türk Dış Politikası’nda Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun bakanlık görevini üstlendiği günden bugüne, hızlanarak devam eden aktivizme yeni bir boyut eklenmektedir; Rusya ile yükselen ortaklık, BM Güvenlik Konseyi üyeliği, İran nükleer krizinde üstlenilmeye çalışılan öncü rol, İsrail-Filistin-Suriye üçgeninde ve Afganistan ile Pakistan arasında izlenen arabuluculuk temelli siyaset, Balkan ülkeleri arasında oluşturulacak platformlara katkıda bulunma ve pek çok ülkeyle vize rejimine son verilmesi gibi maddelerden oluşan aktif dış siyaset gündemine son birkaç gün içinde Rusya’yla ilişkiler damgasını vurmuştur.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından geride bıraktığımız 19 seneye yakın süre zarfında Türk-Rus ilişkilerinin giderek gelişmekte olduğu gözle görülür bir gerçektir. Rusya Federasyonu’nun 2008 yılı sonu itibariyle toplam 37,8 milyar dolarlık hacimle Türkiye’nin geleneksel ticaret ortağı Almanya’yı geride bırakarak Türk dış ticaretinde birinci sıraya oturması bunun en önemli göstergesidir. Bir yandan Çeçen bağımsızlık savaşının Türkiye bağlantısıyla ve PKK terörüne Rusya’dan verilen destekle, öte yandan da Türkiye’nin Türk dünyasında yaptığı hamlelerin Rusya’nın “Yakın Çevre”sine geri dönüş çabalarıyla törpülendiği 1990’lı yılların yerini, ilişkilerde ekonomik işbirliğinin aldığı yeni bir dönemin olumlu izlerini görmekteyiz. Buna rağmen Türkiye ile Rusya arasında devam etmekte olan ve kalıcı nitelik taşıyan sorunlar göz ardı edilmemeli ve Türk-Rus yakınlaşmasına temkinli yaklaşması gerektiği de akıllardan çıkarılmamalıdır.

Başkan Medvedev’in ziyareti sırasında Türkiye ile Rusya arasında, İçişleri Bakanlıkları Arasında İş Birliği Anlaşması, “Hava Ulaştırma” ve “Deniz Taşımacılığı”, “Uyuşturucu, Psikotrop ve Ara Kimyasal Maddelerin Kaçakçılığıyla Mücadelede İşbirliği Hususunda Mutabakat Zaptı” ve “Yükseköğretim Alanında İşbirliği Konusunda Mutabakat Zaptı” imzalanmıştır.[1] Ayrıca iki ülke arasındaki vize rejimini kolaylaştıran bir anlaşmaya da imza atılmıştır. Böylece iki ülke vatandaşlarının bir aya kadar yaptıkları ziyaretlerinde vizeden muaf tutulmasını sağlayan anlaşma imzalanmıştır. Faaliyete geçen “Üst Düzey İşbirliği Konseyi” aracılığıyla da iki ülke arasında bürokratik düzeyde yaşanan aksaklıkların giderilmesi hedeflenmektedir.

Türk basınına stratejik işbirliğinin adımları olarak yansıyan maddeler üzerinde dikkat çekilmesi gereken çok önemli bir konu vardır. Mavi Akım’la Samsun’a gelen Rus doğalgazının Akdeniz’e ulaştırılması ve Mersin’de Türkiye’nin ilk nükleer santralinin inşa edilmesi gibi, ekonomik çıkarlar teraziye koyulduğunda Türk tarafının mı yoksa Rus tarafının mı daha kârlı çıkacağı kamuoyu tarafından pek de anlaşılamayan hususlarda işbirliği kararı alınmıştır. Bu noktada, liberal bakış açılı uzmanlar böyle ekonomik anlaşmalardan her iki tarafın da avantajlı çıkacağı için kimin daha fazla yarar sağladığı üzerinde durulmaması gerektiğini öne sürebilirler. Ancak nükleer enerji gibi milli çıkarlar açısından kritik önemi bulunan bir konuda daha dikkatli olmak gerekmektedir. Bu hususta kamuoyunun aydınlatılması da elzemdir. Medvedev’in ziyareti sırasında Başbakan Erdoğan’ın da belirttiği gibi Türkiye’nin doğalgazının % 70’ini Rusya’dan karşılaması Türkiye’nin Rusya’ya bu konuda bağımlı olduğu anlamına gelmektedir. Son olarak dış ticaret hacminde Rusya’nın Türkiye’ye büyük bir üstünlüğü olduğu gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın verilerine göre 2008 yılı sonu itibariyle Türkiye’nin Rusya’dan ithalatı 31,4 milyar dolarken Rusya’ya ihracatı sadece 7,4 milyar dolar seviyesinde kalmıştır.[2]

Rusya Federasyonu başkanı Dmitri Medvedev’in 11–12 Mayıs tarihlerinde Türkiye’ye yaptığı resmi ziyaret hem Türk basınında hem de yabancı basında büyük ilgi görmüştür. Türk basınında bu ziyaretle ilgili çıkan haber ve köşe yazılarında Türkiye ile Rusya arasında hızla iyiye giden ilişkilerin “Stratejik Ortaklık” seviyesine gelmekte olduğu, bir kısmında da geldiği yönünde yorumlar hâkimiyet kazanmış gibi gözüküyor.[3] Türkiye ile Rusya Federasyonu’nun son dönemde özellikle ekonomik düzeyde tarihte eşi görülmemiş bir işbirliği içinde oldukları reddedilemez bir gerçek olsa da “Stratejik Ortaklık” gerçekleştirilmesi sadece kader birliği yapmaya kararlı olan devletler arasında mümkün olabilecek bir ilişki düzeyidir. Örnek vermek gerekirse, ABD ile İngiltere arasındaki stratejik ortaklık sarsılmaz bir karakter taşımakta ve bu iki müttefik arasındaki ortaklığın düzeyi hiçbir ülke tarafından sarsılamamaktadır. Bu noktada belirtmekte fayda vardır ki Rusya Federasyonu’nun Karabağ’ın işgali konusundaki tutarlı siyaseti, Kafkasya’da kaosun devam etmesinde yana tutumu, zengin doğalgaz yataklarını uluslar arası piyasalarda bir diplomatik güç unsuru olarak kullanmaya devam etmesi, yeni göreve gelen Rus yanlısı Ukrayna Başkanı Yanukoviç sayesinde kullanım süresi 2042’ye kadar uzatılan Akyar/Sivastopol’daki Rus donanması ve Rusya’nın PKK ile mücadele konusundaki çok da net olmayan tutumu ilişkilerin öne sürüldüğü gibi “Stratejik Ortaklık” seviyesine gelmesi için aşılması gereken çok engel olduğu anlamına gelmektedir. Türkiye’nin, hükümetler tarafından sıklıkla dile getirilen, ancak kamuoyu tarafından kuşkuyla yaklaşılan ABD ile süregelen stratejik ortaklığının yanı sıra en temel stratejik ortakları kardeş cumhuriyetler Azerbaycan ve KKTC’dir. Türkiye ile Kazakistan arasında Ekim 2009’da Nazarbayev’in Ankara ziyareti sırasında imzalanan “Stratejik Ortaklık” anlaşmasının Türk basınında neden bu kadar ilgi çekmediği de merak konusudur. Stratejik ortakların karşılıklı yükümlülüğü uluslar arası siyasette birbirlerinin çıkarlarını sürekli bir şekilde kollamaları ve üçüncü ülkelerle ilişkilerde birbirlerinin çıkarlarına zarar vermemeleridir.

Türkiye’nin her bir komşusuyla, geçmişi yüzyıllara dayanan husumetleri bir kenara bırakması ve her bir muhatabıyla ilişkilerini işbirliği düzeyinde ilerletmesi şüphesiz arzu edilen sonuçtur. Ancak, Rusya örneğinde olduğu gibi Türkiye’nin de ortaklık ilişkisinden ne elde ettiğini sorgulamamız ve yorumlarımızı bu sorgulamaya göre yapmamız gerekmektedir. Moskova’nın otonom cumhuriyetlerin haklarını giderek kısıtlaması, Rusya Federasyonu’nda 2000’li yılların başından itibaren bireysel özgürlüklerin ve sivil toplum faaliyetlerinin daraltılması gibi Türk kamuoyunun çok da ilgisini çekmeyen, ancak Rusya’daki Türk varlığı sebebiyle gündemde tutulması gereken konular ise bu yazıda değinilmeyen, başlı başına önem taşıyan konulardır. Sonuç itibariyle, ekonomik alanda artan işbirliğinin Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri “Stratejik Ortaklık” seviyesine götürmekte yeterli olmayacağı tespitini yapmalı ve Türk hükümetlerini gelecekte Rusya ile ilişkileri Türkiye lehine dengelemeye çalışmaları gerektiğini bilmeliyiz.


[]1 Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Resmi İnternet Sitesi, http://www.tccb.gov.tr/sayfa/haber/detay/?d=haber1732 (erişim tarihi: 13 Mayıs 2010)

[2] “Dış Ticaretin Görünümü:2008”, T.C. Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı Ekonomik Araştırmalar ve Değerlendirme Genel Müdürlüğü, http://www.dtm.gov.tr adresinde ulaşılabilir.

[3] Sami Kohen, “Rusya ile Yeni Ortaklık”, Milliyet, 11 Mayıs 2010; Cengiz Çandar, “12 Eylül’e Doğru ve Türk-Rus Ekseni”, Radikal, 12 Mayıs 2010. Ayrıca, Türk-Rus ilişkilerinde son dönemde artan ivme ile genel bir analiz için bkz. “Komşuluktan Stratejik İşbirliğine: Türk-Rus İlişkileri”, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, Rapor No: 18, Mayıs 2010.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü