Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Sevgili Günler

15 Şubat 2011
Seda ARTUÇ

-Kâmil Hocama kalb-i şükranla…-

Oldum olası, kaleme kâğıda elimi sürmeden yapılan resmi işlemlerin geçerliğine inanmazdım. Bu defa bir zarurilik söz konusuydu. Ders kaydımı bilgisayardan yapmalıydım. İçime sinmedi ama icadının müspet mi yoksa menfi mi olduğuna karar veremediğim cihazın ekranında görünen dersleri seçtim. Her ders için ayrı atanmış hocaların isimlerini, yine hiç haz etmediğim, her şey hakkında bir fikri olan arama sitesine yazdım. Sanal beyefendi onun ismi için de birçok fikir sundu. En muhtemel olanı seçtim ve karşıma gök gözlü bir beyefendi çıktı. Edebi duruşlu o adamın bir edebiyat hocası olduğunu öğrendiğimde ise çok mutlu oldum. Uzun zamandır hayalini kurduğum derslere sonunda kavuşacaktım…

Çok geçmeden dersler başladı. Farklı değerlendirmeler yapan, kendine özgü bir disiplin anlayışına ve hayran olduğum bir dikkate sahip olan hocam; hocalık vasfının hakkını veriyor, bir taraftan da tecrübelerinden istifade etmemizi sağlıyordu. Çoğu nasihatini mezun olduktan sonra idrak edebildim, daha doğrusu yaşadıkça idrak etmeye çalışıyorum. Geçen gün, televizyonda izlemeye değer bir şey bulabilmek ümidiyle kanal kanal dolaşıyordum. Aynı doğrultuda olduklarını daha sonra anladığım birkaç programa rastladım: “Evlen Benimle, Dest-i İzdivaç vs.”… Ekonomik kriz, geçim sıkıntısı, işsizlik, ardı arkası kesilmeyen sınavlar derken; şimdi de genç kızlar, delikanlılar, hatta izlerken hayâ duyduğum hanım teyzeler (!), bey amcalar (!) ekranlarda güya hayat arkadaşı arıyorlardı…

“Gülmeli miyim, ağlamalı mıyım?” diye düşünürken Gök Gözlü Hocamın nasihatini hatırladım: “Doğru insanlarla yuva kurmalısınız. Eğriliğin ne olduğunu, nasıl tespit edilebileceğini anlatır dururum. Ölmedikçe de anlatacağım inşallah! Tekebbür, cimrilik, hâsidlik temel üç bela… Üçüncüsü, en zor tespit edilebileniyse de zikrederim hep… Sevilmeyi, beğenilmeyi, takdir görmeyi kim istemez? Ama bu da bir dördüncü kusur… En yaygın olanı… Çünkü bu zaaf, insanı av eder…”

Kapitalizmin en iğrenç hâllerinden birini daha görünce uğradığım şaşkınlıkla kendimi koltuğa bırakıvermiştim. İnsanlar süslenmiş, bir papağan gibi türlü renklerle bezenmiş, bir de medarıiftiharla aşktan, sevgiden bahsediyordu. “Tekebbür” ne demek, nasıl görünür o zaman anladım. “Cimrilik” ekrandan anlaşılmıyordu. Çünkü en güzel maskelerini takıp, “sevgi”yi bir ticaret metaı gibi kullanan bu kişiler, kendilerini öve öve bitiremiyor; muhataplarına türlü vaatlerde bulunuyorlardı. Ancak Hocamın anlaşılması en güç olan “hâsidlik” dediği şey, bu ortamda her şeyden daha net görünüyordu. Zira bu beyler ve hanımlar topluluğu henüz tanıştıkları insanlar hakkında birçok bühtan etmekten geri durmuyor, âdeta birbirlerini rakip görüyorlardı. Konuşmalarının sonunda ise -belki de buna şükretmeli- histen, duygudan, kavilleşmekten bahsetmiyor; bunun yerine “elektrik alamadım, hoşlantı duymadım” gibi ifadeler kullanıyorlardı. Şöyle evim var, böyle arabam var diye anlatıyorlar; ardından “aşk” arıyorum demeyi de ihmal etmiyorlardı. Kendilerini namus abidesi olarak tanıtmaya çalıştıklarını da söylersem mübalağa ettiğimi düşünebilirsiniz… O yüzden bu hususta konuşulanları burada zikretmeyeceğim.

Hâlbuki 14 Şubat tarihini “Sevgililer Günü” diye ilan eden zihniyetin bunu nasıl bir çıkar gözeterek yaptığından duyduğum rahatsızlığı dillendirecektim. Sevgi, öyle bir histir ki bütün duyguların üstündedir. İşte bu yüzden aşk, namuslu insanların işidir derdi Gök Gözlü Hocam. Sahi, sevginin günü olur muydu?

İnsan, birini gerçekten severse gönül aynasına onun sureti yansımış olur. Bu suret, ilkinde “doğru insan”sa, seven için öyle bir hâl alır ki gönül aynasına başka kimse kabul edilmez. Dolayısıyla sevenle sevilen, cismen beraber olmasalar bile, sevgi devam eder. Hatta çoğalarak yakarak devam eder… Artık, seven her an sevdiğiyle beraberdir, karşılık beklemek sevgiyi ticarete dönüştürür. Oysa hasbi duygular tatlı bir acıyla var olur. Kemale en hızlı erdiren at ıstırap ise, seven sevdiği vasıtasıyla kâmil olur…

Hâl böyle olunca, sevginin günü olur mu suali de cevabını bulmuş oluyor. İşte o zaman kimse arabada aşk (!) yaparken basılmıyor. Çoluk çocuk, hatta torun sahibi insanlar hayatının aşkını bulabilmek ümidiyle (!) televizyon kanallarını doldurmuyor. Aile olunup yuva kuruluyor, gayrimenkuller sıralanıp şirket kurulmuyor. Gök Gözlü Hocamın söylediği vasıfları taşıyan “doğru insan”ların oluşturduğu “doğru nesil”ler, Türk neslini hasmımızın düşürmek istediği seviyeye indirmiyor yahut değerlerimizi çukurlaştırmıyor. Aşk kelimesiyle “yaz aşkı, kış aşkı, bahar aşkı” gibi tamlamalar kurulmamış oluyor. Delikanlılar, genç kızlar edepli oldukları için utandıkları zaman yüzleri kızarıyor. Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Yusuf ile Züleyha, Arzu ile Kamber, Ferhat ile Şirin hikâyeleri marazî münasebetler olarak addedilmiyor. Bazı çıkarcı çevrelerin amaçlarına hizmet edilip sıradan bir kış gününde, saf insanlar birbirlerine hediyeler almak için yarışmıyor. Yani aşk, dile düşmüyor, ayaklar altına hiç alınmıyor…

Ârife tarif gerekmez… Herkese “Sevgili Günler”…

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü