Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Kalem Ola Yaza…

22 Ocak 2011
Seda ARTUÇ

Sırtımda duran bıçak darbelerinin izlerini saklamaya çalışırken ismini zikretmekten korktuğum hikâyelerle irkilirdim. “Kim bir insanı sebepsiz yere öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir…” diyordu iman ettiğim kitap. İman ettiğim başka neler vardı diye düşündüm bir an… Peki, dedim kendi kendime “Bir insanın güven duygusunu öldüren kimseler” aslında neyi öldürmüş gibidir?

Bana edilen kötülüklerin boyutunu idrak edemeyecek kadar kötü olabiliyordum ancak. Büyümek için acele etmişsem de kötülüğün insanı büyük yapmayacağını biliyordum. Sahi, bu ölüm dedikleri de neydi? Gidenler her daim yüreğimizin yanı başında dururken gidip de dönmemek neydi? Birileri gerçekten bir yere mi gidiyordu? Bütün bunları az yolda çok mesafe kat etmiş bir genç kız edasıyla değil, kişiliği kendisinden önce evcilik oyunlarını bitirmiş küçük bir kız çocuğu bakışıyla düşündüm. Güneş, gözlerimi yaşarttı, ağlamadım…

Ayetin devamında şöyle diyordu Kâinatın Kitabı: “Kim de bir insanın canını kurtarmaya vesile olmuşsa, bütün insanlığı kurtarmış gibidir.” Benim kitabıma iman etmiş bir hekim düşledim sonra. Beyaz önlüğünü ışıldatan yüreğinin nuru yüzüne yansımış bir tıp doktoru… Cömertliğini ruhunun deryasından alan bala kahve damlamış gözleri huzur veren bir Türk hekimi…

“Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı
Yağ ile bal ede bir söz…”

dedi neden sonra Yunus Emre. Sırtımda izlerini taşıdığım bıçaklardan daha keskin sözlerim vardı elbet. Kavlime sadıksam eğer, Hâbil’in yumuşak yüzü olmalıydım. Ummanlara gömmüştüm katı yönünü Kabil’in. Kanının eşini şah damarımda taşıdığım kişi, bütün insanlığı kurtaracak istidatta bir hekimdi. Benim kalemim, savaşı kestiren ağulu aşı yağ ile bal eden olmalıydı… Kalemimi yüreğime batıra batıra, sevdaya yazmalıydım.

Bir vakit namazını kazaya bırakmanın burukluğunu yaşardım bazı geceler. Türk’ün manevi topraklarında okunan ezanları özlerdim. Cetlerimin Alperenler Kapısı’ndan Anadolu’ya girişini hatırlardım. Anı Kalesi’nde, ak alınlarımızda buseleri duran seccadelerin kokusuyla uyanırdım. Aşk, namuslu insanların işidir derdi hocam. Bir kez bulaştıysan bu derde, bil ki iflah olmayacaksın… Cetlerimin aşklarıyla kabarırdı göğsüm, aşkları dünyayı sarsan namuslarıyla… Kalbim, Sudaki aksime dönüp dönüp âşık oluşumun nihayeti için, suyun ardındaki Mutlak’a ne zaman ulaşacağımın tecessüsüyle çarpardı. Kendini yönetmek, bir aileyi yönetmektir; bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmektir derdi anam. Alperenler Kapısı Erzurum’a elini uzatırdı. Kömürhan Köprüsü’nden Fırat’ı izleyişlerimi özlerdim. Fırat, gözlerinin derinliği ruhuna yansımış bir delikanlıyı andırırdı o zamanlar. Sözlerimi nehrin en sakin akan yerine fısıldardım…

Sözlerim, kesmeyecekti kimsenin yüreğini, kalemim öyle yumuşak ellerle yazacaktı. Bilenmemiş sayacaktım sırtımdaki bıçakları. Şark’ın kalelerinde gelin gibi süzülen bayraklara türküler yakacaktım. Hikmet sahibi olacak karındaşımla, Harput kıyılarında Hazar’ın sularına karacaktık gözyaşlarımızı. Güneş, yaşartırdı gözlerimizi, biz ağlamazdık. Habil’in yumuşak yüzüydük, rüzgâra savurmuştuk katı yönünü Kabil’in. Kalem oldu kelamım yazdı çığlıklarımı…

Seda ARTUÇ
19.01.2011- Ankara

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü