Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Aydınlığın Gölgesinde

11 Ekim 2011

Seda ARTUÇ

“Bursa’da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdayan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü…”

Bu dizeleri duyan ya da okuyan birçok aydın, devamını getirme ihtiyacı hissedecektir. Çünkü Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiiri insanı âdeta peşinden sürükleyen bir lezzettir. Suyun şakırdayan sesini merhumun mısralarında işitmek şöyle dursun, edebiyatın hemen bütün türlerinde başarılı olmak her yazara nasip olacak bir durum değildir. Tanpınar’ın kırklı yaşlarında edebiyatımıza kazandırdığı Huzur adlı romanı, onun şiirde olduğu kadar tahkiyeli eserlerinde de aslında bir deha olduğunu ispatlamaktadır.

Aydın yabancılaşmasının, aydın duyarlığının tartışıldığı günümüzde yazarın onlarca yıl önce dillendirdikleri doğrusu çok düşündürücüdür:
“Bugün bir insan, Türkiye’yi her şey olabilir sanabilir. Hâlbuki Türkiye yalnız bir şey olmalıdır; o da Türkiye. Bu ancak, kendi şartları içinde yürümesiyle kabildir. Bizim ise elimizde âdetten ve isimden başka bir şey, müspet bir şey yok. Cemaatimizin adını biliyoruz, bir de nüfus ve vatan genişliğini… - Tabii herkes için söylemiyorum ve müphem duygulardan da bahsetmiyorum. Sarih bilgi ve kıymet hâlinde kültürden bahsediyorum.- Fakat şartlar, imkânlar? Bir imparatorluğun tasfiyesinden doğduk. Bu imparatorluk eski bir çiftçi imparatorluğuydu. Hâlâ onun iktisadi şartları içinde bocalıyoruz. Nüfusumuzun yarısında fazlası istihsale açılmamış… Çok hareketli meselelerle dolu bir coğrafyada yaşıyoruz; dünya her an sıkı bir birliğe gidiyor; buhran buhran üstüne geliyor… Coğrafya yer yer esniyor. Sıkı bir nüfus siyasetine, sıkı bir istihsal siyasetine başlamamız lazım. Öğretme ve yetiştirme işleri için de aynı zaruretlerle karşı karşıyayız. Birtakım mekteplerimiz var; birçok şeyler öğretiyoruz. Fakat hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı âdet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak. O zaman ne olacak? Kriz…”[1]

Bir dönemin aydını, gelecekten korkuyordu. Korktuğu oldu. Derin bir huzursuzluğun kara bulut gibi çöktüğü zamanı soluyoruz. Herkesin “sistem bozukluğu” diyerek yakarışta bulunduğuna şahit oluyoruz. Çözüm yoksa da sorun çok ya da insan, olumsuzluk üretme çabasında. Türkiye’mizin sorunlarıyla ilgili “çoktan seçmeli” bir sınav yapılsa seçeneklere ne konulabilirdi bilmiyorum. Yahut seçeneklerdeki doğru cevaba ulaşmak için hangi bilimsel (!) kitaplar “ezberlenmeliydi” onu da bilmiyorum. Ancak, herhangi bir üniversitenin herhangi bir lisans programından mezun olup da resmi bir kuruma dilekçe yazmayı bilmeyen tahsilli (!) kişiler olduğunu biliyorum. Hem söz konusu kişilerin açık uçlu bir soruya yorum yapamadığını dahası, sözlü bir imtihanda heyecan faktörünü bahane ederek soruları cevaplayamadıklarını da biliyorum. Tanpınar’ın işsiz adam çıkaran mektepler ve bir yığın yarı münevverden kastettiği sanırım tam da buydu. Modernleşmeyi, gelenekten tamamen kopmak sayan, rüzgâr nereye savurursa oraya giden bir tahsilliler ordusu. İş yok güç yok, fikir yok duygu yok, en kötüsü kalp yok.

İnsanoğlu, ömrünün sonuna kadar beynini bir kara kutu gibi görmeye devam ettikçe; o kara kutu bütün nitelikleriyle ömür nihayet bulduğunda toprağın altına gittikçe biz “muasır medeniyetlere” gıptayla bakmaya mahkûmduk. Zannediyorum ki Tanpınar da kendisinden sonra düzenin değişeceğine inanmıyordu. Veya onlardan sonra aydınlar yeterince aydınlık oluşturamıyordu…

Ben bu kitapları okuyarak murdar bir hâlden muhteşem bir maziye kanatlanmaya çalışıyordum. Bu nedenle ya gericiydim ya da mevcut hâli anlamak için küçük. Mesela: Liderler nelerine güvenerek dünyaya meydan okuyorlardı? Bir yandan askerler şehit olurken diğer yandan başka askerler neden demir parmaklıklar ardında ömür tüketmek zorunda kalıyordu? Kendinde Türkiye’nin kalbini havaya uçuracak yeterliği bulanlar varken, toplumun kanayan yaralarıyla ilgilenecek yeterlikte aydınlar neredeydi? Başımıza her türlü bela eğitimsizlik yüzünden gelirken neden “atanamayan öğretmenler” diye bir grup insan vardı veya atanan öğretmenlerin tek niteliği neden “daha iyi ezberlemekti”? Devletin, güya ücretsiz sürdürdüğü eğitimin kalitesi neden düşüktü? Bütün bunlara rağmen ülkemiz Dünya ekonomisinde nasıl çok iyi bir yerdeymiş gibi gösteriliyordu? Ben bunları bir türlü anlamıyordum. Herhâlde bunların sebeplerini anlatan bir kitap da yoktu. Eğer olsaydı, bunca huzursuzluk içerisinde insanlar, cennetle müjdelenmiş gibi yaşayamazdı. O kitabı bulur, ezberler ve ürettikleri sorunları çözerlerdi. Yarım aydınlarımız da zaten dağılmak üzere olan bir birliğe girebilmek için her yolu mubah saymaz, toplumu cehaletin kucağına atmazlardı. Fakat şunu da itiraf etmeliyim ki hiçbir şeyi anlamasam da bildiğim bir şey var: Bizim milletimiz, özellikle aydınlarımız her durumda kadirşinastır. Yoksa bu çağda Tanpınar hâlâ haklı olabilir miydi?

Seda Artuç
10.10.2011- Ankara

[1] TANPINAR, A. (2007, Mayıs). Huzur. Dergâh Yayınları, İstanbul. Syf.247-248. (15. baskı.)
Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü