Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Tahsil, Cehaleti Aldı

24 Kasım 2011

Seda ARTUÇ

“24 Kasım vesilesiyle hocalarıma, merhum hocalara, müstakbel hocalara…”

Türkçe Sözlük, “cahil” kelimesini:

sf.1. Öğrenim görmemiş, okumamış: Bu maskara sosyete bana cahil diye bakar. -H. E. Adıvar.

2. Belli bir konuda yeterli bilgisi olmayan: Sansürcülerin çoğu cahil, tiyatrodan anlamaz kişilerdi. -M. And.

3. hlk. Deneysiz, genç, toy (delikanlı veya kız): Esasta batıl itikatlara inanmış cahil bir kızcağızdı. -R. H. Karay.”[1] Olmak üzere üç farklı şekilde tanımlamaktadır.

Erol Güngör, ilk basımı 1975 yılında Ötüken Neşriyat tarafından yapılan Türk Kültürü ve Milliyetçilik adlı kitabında “Türkiye gibi hazırlıksız bir memlekette süratli nüfus artışının getirdiği en büyük felaket, cahilliğin de aynı süratle yayılması ve nihayet bizzat eğitim müesseselerini bile içine alacak derecede genişlemesidir.”[2]diyor. Güngör, burada cahillik ya da cehalet kelimesini bilgi ve maharet yokluğu, bunlarla birlikte giden bir düşünce kıtlığı olarak değerlendiriyor. Yazının devamında ise, Profesör Mümtaz Turan’ın eğitim meselesine ait yazılarında yıllarca, hükümetlerin ilköğretime (bilhassa köylerde) büyük bir bütçe ayırdıklarını, hâlbuki ilköğretim veya okuma- yazma seferberliğinin kalkınmaya hiçbir önemli yararı olmayacağını anlattığına vurgu yapıyor. Çünkü Turan’a göre, bir memlekette herkesin okur- yazar olması, herkesin ilk mektep tahsilinden geçmesi kalkınmanın bir sebebi değil, fakat neticesidir.

Bundan, neredeyse kırk yıl önce Mümtaz Turanlar, Erol Güngörler memleketin eğitim politikalarını tartışıyorlardı; onların istişareleri şöyle dursun, biz bugün kendi hâlimize bakalım. Bu yazının amacı Türk eğitim tarihini baştan sona anlatmak değilse de sudan sebepler yüzünden bana hocalık unvanı vermeyenlerde bir farkındalık uyandırmaktır. Mesela, Hocam Fahri Atasoy’un son yazılarından birinde kullandığı ifadeyle, “akıl tutulması” içerisinde olan kişi veya kişilere bir zamanlar iktisat- işletme fakültesi mezunlarını, ziraat mühendislerini hatta veterinerleri iki ay ve daha az sürelerde aldıkları belgelerle, öğretmen olarak çoluk çocuğun eğitimi için görevlendirdiklerini hatırlatarak başlayabiliriz. Elbette söz konusu öğretmenlik vazifesini üstlenenler içerisinde işini hakkıyla yapmayı başaranlar da olmuştur. Sözümüz kendilerine değil. Ancak, Mustafa Kemal’in: “Muallimler, yeni nesil sizlerin eseri olacaktır.” özdeyişini hatırlayacak olursak, bir de bizim neslimizin öğretmenlerinin berberliği kafamızda öğrendiğini göz önüne alırsak, bugün bizlerden iki kuşak hatta tek kuşak önceki büyüklerimizin neden sıkça “Bu yeni nesil ne oldu da böyle oldu?”gibi ifadeler kullandıklarını zannediyorum anlayabiliriz.

Artan nüfusu eğitim açısından yönlendiremeyen ve bu artışa uygun bir kalkınma planı vücuda getiremeyen hükümet politikasızlıkları sonunda, eğitim mevzuu gittikçe içerisinden çıkılamaz bir hâl almaya başlamıştır. Bunun en iyi misalini neredeyse her yıl değiştirilen sınav sistemleri (!) göstermektedir. İlkokul eğitimine altı yedi yaşlarında başlayan birey, yüksek öğrenimini tamamlayıncaya kadar birden fazla kez değişen eğitim ve sınav sistemine uyum sağlamaya çalışmaktan harap olmaktadır. Burada, daha önceki yazılarımızda zaman zaman yer verdiğimiz için ülkemizdeki sınav hengâmesine değinme ihtiyacı hissetmiyoruz. Yalnızca, sonu “sınav” kelimesiyle biten kısaltmalara dikkat çekerek söz konusu kısaltmaların doğru yazılışını dahi bilmeden öğretmenlik (!) yapan hanımlar, beyler olduğunu hatırlatmak istiyoruz: SBS, LYS, YGS, KPSS, KPDS, ÜDS, ALES, TUS, STS, ALS, YDUS, ÜGYS… Yani Kpss sınavı değil, Üds sınavı değil…

Avrupa’nın en eski, en tutulmamış eğitim sistemlerini kendi çocuklarımız üzerinde denemekte ısrar eden Milli Eğitim Bakanlığımız ziyan ettiği nesli düzeltemeye dursun; bir de eğitim camiamızda “vekil öğretmen/ ücretli öğretmen” denilen bir kavram var artık. Bu nereye dayandığı belirsiz düzen sayesinde kaba tabiriyle “az paraya çok iş” yaptıran ismi lazım olmayan kişiler, seksen bin öğretmen ihtiyacını herhangi bir dört yıllık fakülteyi bitirmiş, deneyimsiz, eğitimcilik geçmişine sahip olmayan insanlarla gideriyor. Alanın razı satanın razı gibi göründüğü bu yöntemin sonucu olarak hocalık vasıfları yeterli ama KPSS puanı yetersiz birçok işsiz öğretmen ve edepten, töreden, gelenekten görenekten bihaber bir nesil oluşmaktadır. Sonra, ihtisasını eğitimci olarak yaptığı hâlde polis olarak istihdam edilenleri mi ararsınız yoksa “Milli Kütüphanesinde 1.200.000 kitap olduğu hâlde Yargıtayında 1.800.000 dosya”[3] olan bir ülkeyi mi?

Türkiye'de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı "Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun"un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecinde birçok kurum, vakıf ve dernek okuma yazma oranının arttırılması için çeşitli hizmetlerde bulunmuştur ve bulunmaktadır. Ancak, mevcut durum ve yazımızda da bahsettiğimiz sonuçlar hiç de iç açıcı değildir. Erol Güngör’ün ve Profesör Mümtaz Turan’ın kırk yıl önce üzerinde durduğu husus bugün doğrulanmaktadır. Yani, okuma yazma oranı ne kadar artarsa artsın, maalesef bu bizim muasır medeniyetler üzerine çıkabildiğimizin delaleti değildir. Bütün bunlara rağmen ve hiçbir altyapımız olmadığı hâlde ülkemizin her tarafına yüksek öğretim kurumları açılması ise başlı başına bir eğitim sorunudur. Bu fakültelerin hoca ihtiyacının hangi yollarla giderildiğine ise burada değinmeği gerekli bulmuyoruz.

Hülasası şu ki bir öğretmenler günü daha kutlanacak. Belki yeryüzünün en şerefli mesleklerinden birinin kutlandığı bu gün, ana babaların çocuklarını okula gönderirken neden artık “eti senin kemiği benim” ifadesini rahatlıkla kullanamadıklarını ve çocukların Hz. Ali’nin: “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” Sözünü yaşatamadıklarını düşünmemize vesile olur. Millet Mektepleri'nin açılışı ve Gazi Paşa’nın Başöğretmenliğinin kabul tarihi olan 24 Kasım günü, hocalarımın ellerinden öperken bir gün hocalık sıfatına layık olabilmeyi ümit ediyorum. Ziya Paşa’nın deyimiyle tahsilin cehaletimizi aldığı zamanımızda baki kalanın Türk medeniyeti olması dileğiyle…

[1]http://tdkterim.gov.tr/bts/

[2]GÜNGÖR, E. (2006). Türk Kültürü ve Milliyetçilik. Ötüken Neşriyat: İstanbul. Syf. 186

[3]ÖZDİL, Y. (2011). İsim, Şehir, Hayvan. Doğan Kitap: İstanbul. Syf. 170

 

 

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü