Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Namus Cinayetine Giden Yol

20 Aralık 2011

Seda ARTUÇ

Namus, hassas mesele… Lügatlerde: Bir toplum içinde ahlak kurallarına ve toplumsal değerlere bağlılık, iffet;  dürüstlük, doğruluk gibi anlamlarla zikredilmektedir. Hatta Türkçeye ve Türk edebiyatına katkılarını saymakla bitiremeyeceğimiz Mehmet Kaplan, “Liyakat ve namusa dayanan zenginliğe düşman değilim.” Diyerek namus kavramına verdiği önemi dile getirmektedir.

Takdir edileceği üzere, namus kavramının çerçevesi oldukça geniştir: Sözle, duruşla, duyuşla, bakışla, düşünüşle; kısacası hem fiiliyatla hem hissiyatla ilgili bir değer olduğu söylenebilir. İşte mevzu, bu kadar geniş kapsamlı bir o kadar da hassas olunca müdafaası ve müdafaası için yapılanlar da müşkül oluyor. Hatta kültürümüzde “nesebi geniş” diye bir tabirin oluşu bile aslında, namus kavramına verilen önemi anlatmak için yeterlidir.  Üstelik bizim ataerkil bir millet olduğumuz göz önüne alındığında böylesine önemli bir değer daha da ehemmiyet kazanıyor ya da biz, ataerkil bir toplum yapısına sahip olduğumuz için namus kavramına ehemmiyet veriyoruz.

Türk töresinden kaynaklı değerlerimiz, milletimizin sosyal ve kültürel hayatında yerini korumaya devam ettiği için muasırlaşma yolunda kat ettiğimiz mesafe de bu yolda yapmaya çalıştıklarımız da diğer milletlerden biraz farklı tecelli ediyor. Elbette, Türk töresinin yaşıyor ve inşallah sonsuza kadar yaşayacak oluşu menfi bir hadise değildir. Fakat neredeyse bütün yazılarımızda değindiğimiz ve burada da değinmeyi gerekli bulduğumuz eğitim sistemimizdeki aksaklıklar nedeniyle birtakım konuların yanlış anlaşıldığı bu sebeple de günden güne çöken aile müessesesinin toplumun genel yapısını bozma yoluna gittiği aşikârdır.

Çok yakın bir zamanda analar kendi katillerini doğurur olmuşlardı. On beş yaşını henüz geçmiş evlatlar (!) hiç acımadan para için, hırs için, sudan sebepler için annelerini doğruyorlardı. Çok şükür bir süredir böyle haberleri işitmez olduk. İşitmez olduk diyoruz, çünkü kanaatimizce artık böyle şeyler olmadığından değil de söz konusu haberlerin “modası” geçtiğinden kamuoyuna da yansıtılmaz oldu. Dileğimiz, bitmiş olması yönündedir… Bilindiği gibi ülkemizde haftalık, günlük yahut dönemlik olmak üzere âdeta kampanya gibi haber bülteni başlıkları olur. Son zamanların en gözde başlıkları, dikkatlerinizi celp etti mi bilmem:  “Namus cinayetleri ve koca dehşeti…” Gün geçmiyor ki çocuklarının gözleri önünde katledilen bir kadın olmasın. Sonrasındaysa birkaç kadın, ellerinde bir iki yazı sokaklarda isyan ediyorlar. Sokağın manzarası böyle olunca elbette insan olarak kendimizi üzülmekten ve bütün bunların sebeplerini düşünmekten alıkoyamıyoruz. Ancak meseleye bir de başka bir nazarla bakmakta yarar görüyoruz. Özellikle bu yazının muharriri olarak hemcinslerimizin tepkisine maruz kalacağımızı bile bile farklı bir bakış açısını sunmakta beis görmüyoruz.

Teferruatsız bir gözlem yapılırsa hafızalarımızı çok da zorlamadan annelerimizin hayatımız üzerinde nasıl derin izler bıraktıklarını fark edebiliriz. Elbette her alanda istisnalar olduğu gibi bu tezimizin de istisnaları vardır, olacaktır. Toplumumuz her ne kadar ataerkil bir aile yapısına sahipse de kız olsun erkek olsun, çocuklar üzerinde annenin etkisi yadsınamaz. Çünkü dilin ve törenin, dolayısıyla kültürün taşıyıcısı analardır. Bunun gerçekliğini eski Türk geleneklerine ve aile yapısına bakarak görebileceğimiz gibi, Hz. Peygamber’in kadınların eğitimine gösterdiği özenin asıl sebebini idrak ederek de kanıtlayabiliriz. Yine kültürümüzdeki “Ana vatan, ana dil, ana dili, anaokulu…” gibi ifadelerin çokluğu da bize anaların hayatımızdaki önemini fark ettirmek bakımından dikkate değerdir. Çünkü çocuğun, gözlerini dünya sürgününe açar açmaz gördüğü kişi annesidir. Dolayısıyla her hareketini, konuştuğu her sözü taklit edeceği kişi de annesi olmaktadır. Çocuğa göre başkası ne derse desin, annenin dediği doğru; başkası ne yaparsa yapsın annenin yaptığı doğrudur. Fakat annenin bile farkında olarak ya da olmayarak kabul ettiği bir gerçek vardır: Soyunun devamını erkek çocuk sağlayacaktır. Bu kanaat ise annenin, erkek çocuğuna ayrıcalık göstermesi ve onu kız çocuğundan biraz daha müsamahalı büyütmesi sonucunu doğurur. Erkek çocuk; suyunu kendisi içmez ayağına getirtir, “amcaya bir küfreder” , bacak kadar çocukken kızlara üstünlük sağlamaya çalışır vs. vs. Toplumumuzun, erkek kız ayrımını biraz da mübalağa ederek küçük yaşlarda başlattığına dikkat çekmek maksadındayız. Burada hiç kimsenin adabını yahut anlayışını eleştirmek ya da yargılamak gayesi taşımıyoruz. Ancak bu tespit umumidir; yani ülkemizin doğusuna batısına, kuzeyine güneyine, tahsillisine okul yüzü görmemişine mal edilmeye çalışılan bir hadise değildir. Erkek çocuğu doğurmadığı için zulüm gören, hatta kendini eksik gören kadınların elim hâllerine ise bu yazıda değinmeyi gerekli görmüyoruz.

Nihayetinde, annesinden alacağını alan küçük erkek çocuğu büyür. Şartlar müsaade ederse evlenir. Ama henüz evlenmeden mücadeleye başladığı kayınvalide gelin muharebesi de devam edecektir. Biri ana diğeri yâr olan iki kadın, “gül gibi oğlanı” paylaşamazlar. Çünkü ikisi de onu çok sevmektedir ve nedense bu sevgi onları aynı safta birleştireceğine aralarına setler örmektedir. Hâlbuki her ikisi de kadındır, her ikisini yetiştirenler de kadındır. Ne hikmetse, gelinin annesi bir kayınvalide düşmanı yetiştirmiştir; oğlanın anneannesi de bir gelin düşmanı yetiştirmiştir. Sonuç olarak bir kadını üzen, bir kadının huzurunu kaçıran bir başka kadındır. Elbette bu arada sudan sebeplerle bunalan bir zamanların küçük erkek çocuğu saadeti başka yerlerde aramaya başlar. Çünkü kendisi erkektir, her şeyi yapabileceği herkese hükmedebileceği ve gerekirse “birinin ağzının üzerine iki tane yapıştırabileceği” bilinçaltına yerleştirilmiştir. “Gül gibi oğlan”a kadın mı yoktur? İşte, en sonunda memnu şekillerde güya aradığı saadeti bulan erkek, hayatın rüzgârıyla savrulmaya başlar. Ancak işler sandığı kadar yolunda gitmez. Eski eşi terk edilmenin getirdiği sonuçlarla tutunacak başka dallar aramaya başlamıştır. Bunu duyan erkek, namusunu temizlemek (!) zorundadır. Bunun için gerekeni yapar ve gururla polise teslim olur…

Basit bir olay olarak ele aldığımız bu husus, düşünüldüğünde kadınların birbirlerini üzmesinden başka bir şey değildir. Bir insanın, yanlış bir eğitim sonucu birçok insanın hayatını mahvetmesi toplumumuzda maalesef sıkça rastlanan bir hadisedir. Yaşantımızda önemli derecede yer alan teknoloji, yeniliklerle beraber gelen ve yine eğitimsizlikten kaynaklı yanlışlar neticesinde aile müessesesinin bozulmaya başlaması toplumsal şiddetin başka bir nedenidir.  Sosyal paylaşım ağlarının maksat dışı kullanılmaya başlanması, cep telefonu gibi iletişim cihazlarının sınırsız kullanım alanı, kadınların iş hayatında daha fazla yer edinmeleriyle gündeme gelen iktisadi özgürlüğün kötüye kullanılması söz konusu yanlışların bir kısmıdır. Çok uzak bir geçmiş değil, bundan on beş yirmi yıl öncesine kadar haber bültenlerinin vb. yayın organlarının çehresi değişikti. Yine ülkemiz muhtelif sıkıntılarla mücadele ediyordu ama bugün içerisinde bulunduğumuz ve milletimizin temeli olan aile hiç de böyle sık parçalanmalara maruz kalmıyordu. Aile içi şiddetten bahsetmek bazı istisnalar haricinde gerekli görülmüyordu. Pekiyi, ne değişti de bu kadar kısa bir zaman içerisinde toplum yapısı bu kadar çok ve menfi yönde değişti? Aslında bu sorunun cevabı çok basit: Biz, toplum olarak muasırlaşmayı biraz yanlış anladık. Zannettik ki okumuş kız nasıl olsa para kazanıyorum diye hiçbir şekilde hiçbir şeye itaat etmemelidir. En küçük bir tartışmadan ötürü ortalığı ayağa kaldırıp evliliğini bitirme derecesine getirmelidir. Özgürlük diye diye; eşine saygısını yitirmeli, büyüklerine kulak asmamalı, alafranga yaşam şeklini taklit etmelidir. Hâlbuki annelerimiz, ninelerimiz öyle bir kültürle yetiştiriliyorlardı ki eşlerine itaat etmek onlara şeref veriyordu. Öyle ki kutsal bir görev addedip -hiçbir din ve hiçbir kural kendilerine zorunluluk yüklemediği hâlde- ev işlerini, çocuk bakımını canla başla yapıyorlardı. Öyle, herkesin zannettiği gibi itilip kakılmıyor ve eziyet de görmüyorlardı. Namus, aslında koyunlarında sır gibi sakladıkları aşktı; sadakatti… Sözüm ona yazlık kışlık, haftalık günlük sevgili değiştirmiyor; televizyon programlarından eş bulmuyorlardı. Yani, Allah’ın emri Peygamberin kavli vardı. Anneler, “ben yapamadım, kızım yapsın” mantığıyla güya kız çocuklarına hürriyet hediye etmiyorlardı. Aile müessesesi, âdeta küçük bir devlet gibi yönetiliyordu. Şimdi ise hak getire…

Hülasa etmek gerekirse şiddet gören kadını da namus kisvesi altında şiddet uygulayan erkeği de bizler yetiştiriyoruz. İktisadi şartların, teknolojik ve sosyal gelişmelerin yarattığı bunalımla bir araya gelen cehaletin sonuçlarına da maalesef biz katlanıyoruz. Yani her durumda olduğu gibi elimizle yapıp boynumuzla çekiyoruz. Hep söyledik, her zaman da söylemeye devam edeceğiz: Hiçbir sorun şiddetle, öfkeyle, kanla, silahla çözülemez. İstiklâl Harbi’nden sonra Mustafa Kemal’in kalemle başlattığı mücadele hakkıyla tamamlanmadığı müddetçe, korkarız ki biz bu asırda “namus cinayetlerini” tartışmaya devam edeceğiz. Oğullarımızın “amcaya bir küfretmemesi” dileğiyle...

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü