Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türkî Musıkî

24 Şubat 2012

“Hey on beşli on beşli
Tokat yolları taşlı
On beşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı…”

 

Anadolu’da yakılmış bir türküden aldığımız bu dörtlüğü duyunca kuşkusuz, birçoğumuz devamını getireceğiz. Ya da getirmeliyiz, getirebilmeliyiz… Çünkü her türkü gibi onun da hazin bir hikâyesi var, kısaca şöyle zikredebileceğimiz:

“Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı ordusunda insan kaybı öyle bir noktaya varmıştı ki Harbiye Nezareti, harp bütün hızıyla sürerken askerleri birkaç günlüğüne de olsa memleket iznine göndermeye gayret etmişti. Çünkü harpte gün geçtikçe daha da artan kayıplar, nüfusun tükenmekte olduğu korkusunu doğurmuş ve savaşan askerler memleketlerine nüfusu çoğaltmak üzere gönderilmişlerdi. Çanakkale Savaşı sırasında, İtilaf Devletlerinin Nisan 1915’ten itibaren kara çıkartmasına başlamalarıyla birlikte cephede takviye kuvvetlere ihtiyaç hâsıl olunca Sultan V. Mehmet Reşat 14 Mayıs 1331’de (27 Mayıs 1915) bir irade (emir) yayınlayarak Askeri Mükellefiyet Kanununda değişiklik yapmak ve lise talebelerini de cepheye çağırmak zorunda kalmıştı. Padişahın ve Harbiye Nezaretinin çağrısı üzerine Anadolu’nun, tahsillerinin ve hayatlarının henüz başındaki yeni yetme gençleri, vatanın kendilerinden beklediği yüce vazifeyi hakkıyla ifa etmek azim ve inancıyla silahaltına koşacaklardı. Ekseriyeti on beş ile on dokuz yaşında olan bu genç bahadırların cepheye katılımları anısına Anadolu’da yakılan meşhur “Hey On beşli On beşli” adlı türküde de söz konusu durum çok acı ve dramatik bir dille anlatılmıştır. Burada sözü edilen on beşliler, 1315 doğumlulardır…”[1]

Geçenlerde televizyondaki bir yarışmada “Hey On Beşli On Beşli türküsünde geçen ‘on beşli’ ne anlama gelmektedir?” diye bir soru geldi. Yarışmacı, ülkemizin isim yapmış üniversitelerinden birinde öğrenciydi. Soruyu, cevaplayamadı. Belki hikâyesini duymamış olabilir, belki yarışma heyecanıyla hatırlayamadı diye düşünebilirdik; eğer yarışmacı bizi ağlasak mı gülsek mi diye bir ikileme düşürmeseydi. Yarışmacının verdiği özrü kabahatinden büyük dedirten cevap şuydu: “Ben, böyle bir türkü olduğunu ilk defa duyuyorum…”

Türkiye'nin sözlü geleneğinde, bir ezgi ile söylenen halk şiirlerinin her çeşidini göstermek için en çok kullanılan ad "türkü"dür. Türkü kelimesinin, Türk adının sonuna, Arapça ilgi eki olan "i" getirilmesiyle ortaya çıktığı anlaşılır. Türkî: Türk’le ilgili, Türk'e özgü anlamında kullanılır.

“Kendine özgü ve değişik ezgilerle söylenen türkü zamanla anonimleşen bir nazım biçimidir. Türküler ana dörtlüklerle, onu izleyen nakaratlardan oluşur. Türkülerdeki dörtlüklere (üçlük veya ikilik de olabilir) “bent” adı verilir. Nakaratlar ise halk dilinde bağlama ve kavuştak olarak adlandırılır. Kavuştaklar her ezgiden sonra tekrar edilen daha çok ikilik dizelerdir.”[2]

Türkünün belli bir şekli yoktur. Bir koşma, bir semai, bir destan ya da herhangi bir halk şiiri ezgiyle söylendiğinde türkü olur. Bu yüzden türkünün en belirgin özelliği melodisidir. Türküler yukarıda saydığımız nazım biçimlerinin aksine hece vezninin her kalıbıyla söylenir. Yani hece sayısı itibariyle bir sınırlama olmaz.

Türkülerin büyük çoğunluğu anonimdir ya da ağızdan ağza söylenirken söyleyeni kaybolmuştur. Türküler bu şekilde halkın malı olurlar. Çoğu kez, bir doğa olayı ya da bir kahramanlık hikâyesinden doğar ve yayılırlar. Doğdukları bölgenin özelliklerini koruyamazlar. Taşındıkları bölgelerde kişilerin, yer adlarının, hatta konularının bile değiştiği görüldüğü için doğdukları yeri saptamak güçleşir.

Mahmut Ragıp Gazimihal, ezgilerine göre usulsüz ve usullü olarak türküleri ikiye ayırır. Usulsüz olanlar; divan, bozlak, koşma, hoyrat ve Çukurova'yı içine alan uzun havalardır. Usullü olan türküler grubunda ise genellikle oyun havaları yer alır ki bunlara Konya'da oturak havası, Urfa'da kırık hava adı verilmektedir.

Görüldüğü gibi türküler, aslında dilimizin ve kültürümüzün nesilden nesle aktarılmasını sağlayan vasıtalardandır. Dolayısıyla her Türk gencinin, en azından tarihte iz bırakmış olan türkülerimizi bilmesi ve sonraki kuşaklara aktarması bir vefa borcudur. Fakat bu gerçeği unutmuş olmalıyız ki popüler kültür denilen âdeta uydurma bir akıma kapılmış gidiyoruz. Bütün bunların üzüntüsünü hissederken, bu sabahki haber bülteni bir hayal kırıklığı daha yaşattı: Eurovision Şarkı Yarışması…

Eurovision Şarkı Yarışması (İngilizce: Eurovision Song Contest), Avrupa Yayın Birliği (EBU)'nin her yıl Avrupa ülkeleri arasında düzenlediği dünyanın en ünlü ve uzun soluklu şarkı yarışmasıdır. 1956'da başlayan Eurovision macerası, San Remo Şarkı Festivali'nde doğmuştur. 24 Mayıs 1956'da İsviçre'nin Lugano kentindeki Kursaal Theatre'da gerçekleştirilen ilk gecede Hollanda, İsviçre, Belçika, Almanya, Fransa, Lüksemburg ve İtalya iki kez yarışmışlardır. Gecenin birincisi Lys Assia'nın söylediği "Refrain" şarkısı ile İsviçre olmuştur. Eurovision Şarkı Yarışması'nın yapılmasında ana amaç ülke televizyonları arasında ortak canlı yayın yapabilme kabiliyetini geliştirme ve kaliteyi arttırmaktır.

Bugüne kadar İrlanda yedi kez birinci olarak yarışmayı en çok kazanan ülke oldu. Yarışmaya en çok ev sahipliği yapan ülke ise beş birinciliği bulunan Birleşik Krallıktır, sekiz defa ev sahipliği yapmıştır. Türkiye, bu yarışmada bir kez birinciliğe ulaşmıştır. Ülkelerin çoğu Eurovision'a göndereceği şarkıyı seçmek için her yıl milli bir yarışma düzenliyor ve şarkının belirlenmesi için halk oylamasına başvuruyor. Buna karşın bazı ülkeler, sanatçıyı doğrudan seçerek beste siparişi vermeyi tercih ediyor. Televote (halk oylaması), 1997'de ilk kez uygulamaya konulan ve 2003 yılından itibaren de yarışmaya katılan bütün ülkeler için zorunluluğu olan bir kuraldır. 2004 yılında katılım önceki yıllara göre yüksek olduğu için 12 Mayıs'ta yarıfinal ve 15 Mayıs'ta final olmak üzere, Eurovision tarihinde ilk kez iki aşamalı olarak gerçekleştirilmiştir.

Bu yıl Bakü’nün ev sahipliği yapacağı yarışmaya ülkemizi temsilen Can Banomo isimli bir genç katılacak. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, güya halk oylamasıyla seçilen aday şarkıcı kimler tarafından seçildi ona beynelmilel alanda bu önemli görev nasıl verildi bilmiyoruz. Muhabirin, sokakta mikrofon tuttuğu hemen hemen herkes Can Bonomo ismini ilk defa duyduğuna göre oldukça milli (!) bir şarkıcı seçildiği kesin. Dahası var, hanım teyzenin biri muhabire şu cevabı verdi: “O da ne, insan ismi mi?” Doğrusu, görüntüsü ile kılığı kıyafetiyle ve konuşmasıyla ülkemizin değerlerini temsil edecek kimse kalmamıştı. Ne yapsınlar, yarışmaya İngilizce bir şarkıyla, acayip takılar kullanan bir şarkıcıyı göndermek zorunda kaldılar. Türkülerin çağ dışı olduğunu düşünen, zafere giden her yol mubahtır anlayışıyla hareket eden bir nesil oluşuyorsa belki de iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmalıyız. Şimdi ırktan, dinden bahsetmek istemiyoruz. Maazallah, Can Bonomo Yahudi, belki o nedenle diğer ülkeler lehimize oy kullanır, biz de ülkemizi çok güzel temsil etmiş oluruz hem de yarışmada muvaffak oluruz desek kendimizi akranlarımızın taşlarıyla ezilmiş bulabiliriz. Ezgisi güzel ve eğlendirici olsa da Hey On Beşli türküsünden sonra bakın yarışma şarkımız ne kadar manidar:

“Hey hey bebeğim sende beni sev bugün
Hiçbir âşık benim gemimde bu şekilde şarkı söylemezdi
Oh oh oh bebeğim beni engelleme
Bana bir yalan söyle ve ben başlangıcı biliyorum
Gemimde yalnızım söylediğin yalanı düşünüyorum
Ama sen umursamıyorsun
Gemimi umarım yaparım bebeğim seni uçuracağım
Bana âşıksın ama biliyorsun, bebeğim sen beni
Benim seni sevdiğim gibi sevmiyorsun ve diyorum ki na na na
Oh oh oh bizim bir rockn rolla ihtiyacımız var
Bebeğim sen beni istila etme ve beni yıkma
Oh hey hey hey bebeğim sende beni sev bugün
Hiçbir âşık benim gemimde bu şekilde şarkı söylemezdi…”

Elbette kimseden, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi ne zaman bir köy türküsü dinlese şairliğinden utanmasını beklemiyoruz. Ama söz konusu yarışmalar ve Batılılaşma maceramızda bizden medeniyeti öğrenen ülkeler karşısında kendini ezik hisseden bir nesil yüreklerimizi burkmuyor değil. Hâlbuki uluslararası bir alanda dilimizi, kültürümüzü, müziğimizi dünyaya tanıtma fırsatımız varken; biz, aklıselimi yerinde olan hiç kimsenin fikrini bile sormadan saçma sapan bir şekilde kendimizi temsil ettirmeye çalışıyoruz. Gerçek kültürümüzle temsil edildiğimizde sıralamanın en sonunda kalacak olsak dahi hem yarışmanın amacı açısından hem makul olması açısından dünyanın karşısına “kendimiz” olarak çıkmaya değerdi…

[1] Çolak, İ. (2008). Mahşerin İrfan Ordusu: Okuldan Çanakkale’ye. İstanbul: Nesil Yay.

[2] Oğuz, Ö. Vd.(2007). Halk edebiyatı el kitabı. Ankara: Grafiker Yay.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü