Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Öğretmen(im)…

26 Kasım 2012

“Tam gidiyordun, şarkıları, türküleri, sözleri yarım bırakarak... Ziller çalacak, sınıflara koşacaktı çocuklar... Döndün, sırtında bilmem kaçıncı baharlardan izleri gül sularıyla temizledin... Ondan, bundan, şundan öte kendineydi inadın... Baktın, tam da bıraktığın yerdesin. Kendini yorgun, kararsız, yarım cümleleri tamamlamaya adayarak... Duydun, ziller çaldı uzaklarda sözler koştu istikbale; kim bilir belki çocuklara tutunarak...”

Yıllar yılı bir bekleyişin, uzun soluklu bir yolculuğun nihayetiydi çığlığın. Unvanını geri almanın saadetini yaşıyordun, insanlara sarıldın; duyguların sel oldu taştı… Sonunda diyordun, sonunda mini mini talebelerim olacak. Onlarla hikâyeler paylaşacaktın. Başlarını okşarken ve ellerine dokunurken aslında bir istikbal de vadedebileceğini hissettirecektin. Kalemin, kâğıdın ve kitapların gizemli dünyasıyla buluşturacağın kimseler de olacaktı kuşkusuz. Genç ve cevval bir hoca olmanın zevkini kelimelerle, cümlelerle, şiirlerle küpe yapacaktın geleceğe kanat çırpan yaban güvercinlerin kulağına…

Hiç zaman kaybetmeden yola çıktın. Belki, ömründe yüreğin ağzında, gözlerin uzaklarda ve dokunsalar ağlayacağın öyle bir yolculuğu bir daha yapamayacaksın. Nicelik olarak çok uzun olmasa da dünyanın en uzun yoluydu sanki kat ettiğin. Uzaktan, her birkaç çatı gördüğünde acaba geldim mi diye ümit ediyordun. Her seferinde işte burası, diye düşünüyor, içindeki fırtınanın rüzgârına kapılıyordun. Vardığın yerin atandığın köy olmadığını her fark ettiğinde, yol biraz daha uzuyordu…

Arabanın tekeriyle sıçrayan çakılların sesi tuhaf bir melodi oluşturuyordu. Taşların arabanın tabanına çarpışıyla oluşan beste, bir güvercinin pencereye vuruşunu anımsatıyordu. Kıvrılarak uzayan yollar, uzaktaki o köye yaklaşmakta olduğunu rüzgârlakulağına fısıldıyordu. Nihayet tabelayı gördün: A… Köyü. Pencereyi açıp sana unvanını geri verecek olan havayı ciğerlerine doldurdun. Kalp atışlarının daha da hızlandığını hissettin. Gözlüğünün camları arasından süzülen iki damla dudağına vardığında dünyanın en lezzetli tuz tadının zevkine birçok kez olduğundan daha farklı vardın.

Okulun etrafında bir tek ağaç dahi yoktu. Soluk, pembe bina sana, alıp başını gitmiş kendini bozkırın ortasına terk etmiş yorgun bir adam izlenimi verdi. Besmeleyle araladın ağır, demir, soğuk kapıyı… Üzerinden uzun bir yaz geçmesine rağmen kim bilir hangi koşullar nedeniyle boya badana yapılmamış koridorlar, duvarlar, merdivenler, sınıflar karşıladı seni. Kapı, yüzüne çarpan kokudan daha mı ağırdı; yüzüne çarpan koku mu ağırdı demir kapıdan? O an buna karar veremedin. Şimdi fark ettin, gitmekle kalmak arasındaki med cezir çok daha ağırdı bütün ağırlıklardan…

Sustun. İlk andaki heyecanın geçmiş, kuş gibi çırpınan kalbin suç işlemiş bir çocuğun mahcubiyetini duyuyordu. Yavaş yavaş adımladığın merdivenler, istikbaline uzanan bir köprüye döndü. En başta, üzerinde “kütüphane”yazan bir kapı gözüne çarptı. İçinde yeniden kısa soluklu bir sevinç hissettin. Gülümseyerek kapıyı açtın. İçeride yıkık dökük raflar, tozlu ve sağa sola saçılmış ansiklopediler, muhtemelen geçen yıllardan kalan ve öğrencilere ait olduğu belli ödevler, yıpranmış birkaç sıra, binanın her tarafında olan ve insanın içine kasvet çöktüren kirli, yazılı, boyasız duvarlar duvarlarduvarlar…

Bir okulun en önemli mekânıydı oysaki kütüphane. Uğradığın hayal kırıklığından sonra, daha da sessizleştin. Girdiğin her sınıfın penceresinden dışarıya bakmayı ihmal etmedin. Böylece, köyü okulun her açısından izleme fırsatı bulmuş oldun. Binanın pencerelerinden dışarıyı izlerken o günü yaşamak için, yirmi beş yıllık ömrünün on dokuz yılını verdiğini düşündün. Seni boğuluyormuş gibi hissettirense başka bir düşünceydi: Ömrünün kaç yılını daha benzeri günleri yaşamak için verebilirdin?

Okulda senden başka öğretmenler de vardı. Akranların, farklı alanlardan mezundu, kendilerine göre amaçları vardı, telaşları vardı. Ama yine de onlarla konuşmaya başladığın ilk andan itibaren eksik bir şeyler olduğunu hissetmiştin. Aradan biraz zaman geçince kanaat ettin, meslektaşlarının gözünde ışık eksikti… Öyle ki, teknolojinin alıp başını gittiği iletişim çağını yaşadığınız şu yıllarda cep telefonu yalnızca bir şebekeden -o da çok zor- çekiyor; internet hayatınızın her alanında büyük öneme sahipken okulda güç bela sabit bir hattan kullanılabiliyordu. Daha sonra hoca hanımların lojman diye gezdirdikleri ve orada yıllardır hayatlarını idame etmekten bahsettikleri evleri görünce yüzün biraz daha düştü. Herkes derme çatma bir yaşam kurmuş, ‘bir an evvel görev sürem dolsa da buradan kurtulsam’ havasındaydı. Bu milletin çocuklarına eğitim vermek için vazifelendirilmiş o genç insanların hiçbirinin evinde bir hocaya yakışır havaya rastlamadın. Ne bir kitap, ne bir defter, ne bir kalem, ne bir bilgisayar ne de bir aydınlık emaresi… Evlerde, yalnızca yatmak için birer kanepe, içerinin görünmesini önlemek için birer perde ve soğuk kış günlerinde ısınmayı sağlamak için birer soba vardı. Lojman da okul da köyden oldukça uzaktaydı. Okuldan lojmanlara varmak için yürünen yol, normal boyda bir insanın bacak boyuna varacak yükseklikte yabani otlarla doluydu. Tuhaf bir şekilde söz konusu o geniş alanda da bir tek ağaç veya yeşillik görüntüsü yoktu.

Aslında sen bütün bu imkânsızlıkları tenkit etmedin. Mevcut koşulları değiştirmek için oradaki meslektaşların belki de çaba göstermişti. Ama onları destekleyen olmamıştı. Belki de gösterdikleri çabalar desteklenmediği için uzun bir tatil geçirmiş olmalarına rağmen biri ameliyatını okulların açılmasına denk getirip iki ay rapor alacaktı; diğeri lisansüstü eğitim için ders saatlerini azaltma çabasındaydı; birkaçı okuldaki yansıtma cihazını eve getirip film izliyordu… Başka üzücü bir husus daha vardı ki sürekli eleştirilen eğitim sistemi sorunlarının ve yeni neslin eksiklerinin sence ana nedenlerinden biriydi: Kadrolu olan meslektaşların köyden uzaklaşmak içinçoğu zaman dersleri vekil öğretmenlerle geçiştiriyorlardı. Bir de muhtemelen uzun zamandır denetime gelinmemiş bu köy okulunda yaşayan insanların eğitime, çocuklarının istikbaline karşı umarsız tavırları vardı. İşte bütün bunları birkaç saatte gözlemleyebilmiş ve unvanını almanın hazzını sindiremeden mevcut, içler acısı bu durumu nasıl değerlendirmen gerektiğine karar vermeye çalışıyordun.

Zihninde, bir dizi soru oluştu ve öncelikle kahraman olma gücünün olup olmadığını ölçtün. Gidersen fiili olarak neler yapabileceğini düşündün. Yapacaklarının hangilerinde engellerle karşılaşabileceğini aklından geçirdin. A… Köyü’nde yaşayan ya da yaşıyor gibi yapan meslektaşlarının neler yaptıklarını, neleri neden yapmıyor olabileceklerini mantığa oturtmaya çalıştın. Başkent’e çok da uzak olmayan söz konusu köyün, “Orada bir köy var uzakta/ O köy bizim köyümüzdür/ Gitmesek de gelmesek de” dizelerinin yaşayan örneği yapılmasına üzüldün. Sonunda, kendi içindeki med cezrin fısıltısını işittin: Kahraman olmak için yorgun değildin. Ancak A… Köyü ve oradan daha kötü şartlarda olan vatanın her bucağındaki diğer köylerin kahramanı olabilecek hedeflerin vardı. Gözlerini sildin, kalbine gülümsedin. Yıllar yılı bir bekleyişin, uzun soluklu bir yolculuğun nihayetinde artık, çığlıktan çok daha fazla şeye sahiptin. Unvanını geri almanın saadetini yaşıyordun, insanların geleceğine sarıldın; vatanın her tarafındaki masum çocuklara kaldığın yerden daha hızlı koşmaya başladın…

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü