Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Şirin Bala, Şeker Bala, Can Bala

23 Mayıs 2011
Sefer Aşır ERASLAN

“Dedesinin(baba) arkasında düm(kuyruk)bala”diye devam eder bu Özbek şarkısının sözleri. Çocuk ile babasının arasındaki muhabbeti en iyi anlatan bir beyit. İlk okuldayken rahmetli babamla köyün alt kısmındaki dedemden kalma eski evimizin yanındaki köy odasına giderdik. Yeni bir ev yaptığı için, amcamın kırklı yılların muhtarı olması sebebiyle, haksızlıklarına, yediği harama dayanamayarak ayrılma ihtiyacı hissetmiş. Zaten her kabilenin bir köy odası olur, buralarda herkes meşrebince eğlenir, yer içer zaman geçirirdi. Bizim odanın masrafları babam tarafından karşılanırken yakacak, çay, şeker, su…gibi ihtiyaçları da kendisi karşılar, bize taşıttırırdı. Babam, zamanının en iyi eğitimini almış, hem Arapça hem de Latinceyi iyi bilen, her ay Kuran’ı hatmedebilen, askerliğini “muhafız alayı”ında yapmış, abide bir şahsiyet…Köy odasında Yılmaz Öztuna’nın Büyük Türkiye Tarihi isimli eserinden okuduklarını, gazeteden okuduğu pehlivan tefrikalarını, (bazen gazeteden bizzat okurdu) bazen de ilmihal bilgileri anlatırdı haziruna. Biz çocuklar için ayrılan tahtaboş denilen altına yakacak, üzerindeki özel yapılmış yerlere su testisi konulan yerler vardı. Çocuklar da bu tahtaboşun üzerindeki minderlerde otururlardı. Kim su istese hep birlikte yarışıp su vermeye çalışırdık. Karşılığı olan “aferin” ne kadar mutlu ederdi anlatamam. Bu günün gençleri gibi otobüste gözlerinin içine bakan yaşlı ve hastalara yer vermek şurada dursun gözlerini kapayıp veya başka taraflara gezdirip bakışlardan kaçan neslin aymazlığı elbette yoktu. Hele bir de Çukurova’dan gelen aşıkların yazdığı tek sayfalık destanların okunması ayrı bir hüzün dolu anların yaşanmasına sebep olurdu. Hemen belirtmeliyim ki bu destanlarda asla eşini bıçakla kesen, eşinin başına kurşun sıkan, eşini boğazlayan, berdel gibi bir ahlaksızlığı anlatan cinsten destanlar olmazdı. Kocasını aşığı ile beraber olup faili meçhul olacak şekilde katleden kötü örnekler de yoktu. Ya sele kapılıp ölen “Allı Zeynep” veya sevdiğine kavuşamayan, başkasına verilen, kendisinden yaşlı birisine verilen bir kız veya kaçan bir kızın hikayeleri anlatılırdı. Çocuksuz bir kadının duyguları ile hissiyatın dorukta olduğu anlar yaşanırdı. Ya analık elinde perişan olan yavrunun nalanı yürekleri burkar, zalim analığa lanetler okunurdu. Bu günkü gibi lüks ve rahat yoktu ama canilikler, aldatmacalar ve kastetmeler de yoktu. Köyün sığırtmacı Çolak Zeynal’ın(halk arasındaki söylenişi) kendisinin yazdığı ağıtların dilleri yakışı, yürek yakışına dönüşü hep nemli gözlerle dinlenirdi. Bu destanlar şehirde de megafon ile, hüzünlü bir eda ile seslendirilerek satılırdı. Köy odasında da aynı hüzün yaşanırdı. Bazen bizi güreştirirler, bazen de Yerköy’den dönen ticaret erbabının yemek, barınma ihtiyaçları ile ilgilenmemizi isterlerdi. Karın metrelerce yağdığı, açılan çığırların dahi boyumu aştığı o dehlizlerden uyuyakalmış olarak babamın kucağında geçerek giderdim eve. Zaten kış günlerinde en zor olan da bu çığırlardan geçerek köy çeşmesinden boşalan testileri doldurup su getirmek işiydi. Yatsı vakti komşuya giderken veya gelirken gök yüzünde bulutlar ayın önüne geçmişse bunu “haramiler, uğursuzlar ayı esir almışlar, karşısına geçmiş hareket ettirmiyorlar. Teneke çalarak onları korkutunuz ki ay rahatlasın. Allah da sizi rahatlatır” derdi annem. O gün gökteki uğursuzlar ve hırsızlar bu gün de hilalin önünde engel midirler acaba? Özbek şarkısında olduğu gibi bir hayatımız vardı. Yani babamın arkasında adeta “düm” olurdum. Çarşıya her giden mutlaka bir Tercüman ve Yeni İstanbul gazetesi getirirdi. Bu gazeteleri okurken evimizdeki isli gaz lambasının loş ışığında ön tarafı babam okurken, bizler de arka sayfadan okuyabilmek için yer kapmaya çalışırdık. Haksızlıklar karşısında kardeşi dahi olsa susmayan bu abide adam, o zamanlarda yaşanan olayları en iyi tahlil eden, sağlam bir Türk sevdalısı olduğu için bu zulmü yapanın kardeşinin partisinin olduğunu düşünerek reddedebilen bir ahlak yücesi bir insandı. Çünkü zamanın zulüm yönetiminin son halkası olan muhtardı amcam. Zaten bize de, odadakilere de hep o meşum 1944 olaylarını anlatarak ders çıkartmamızı isterdi. Evimizdeki kocaman bataryalı radyoyu taşımak imkansız olduğu için yeni çıkan Phılıps marka pilli radyo almak için bayie birkaç defa gidip sorduğumuzda hep “henüz gelmedi” cevabı almıştık. Neticede aldık ama nereden nereye! Akşam ajansını dinlemek isteyenlerin bol olduğu, akşam çaylarının içildiği o ilk anlar en kalabalık zamandı. O köy odası aynı zamanda bir okul vazifesini yapardı. Almanya’ya gidecek olanlara okuma-yazma dersleri verildiğini de unutmam mümkün değildir.

Ne kadar güzel söz varsa hepsi çocuklar için. Çocuk masum, çocuk sabi…Üstat Necip Fazıl”. . elleri yumuk yumuk, gözleri boncuk boncuk” diye tarif eder. O yumuk yumuk ellerin açıldığı, adım atarken düşüp kalkışından da anlamlar çıkarıldı. O çocuğun o yumuk ellerinin açıldığında vatana, millete, askere tetik çeken el olacağını bilseydi, ilk adımı attığı güne sevinir miydi? Keşke o adımlar için yaptığı şenlikleri yapmasaydı. Vatana -millete kasteden bu adamın attığı kademler yok olsaydı da ihanete hizmet etmeseydi, zemin hazırlamasaydı. Senin için “diş hediği” yapmışlardı, dişin çıktığı gün. O hediği yapmazdı eğer o dişlerle garibin, fakirin, yetimin hakkını yiyeceğini bilseydi. O şenliği yapar mıydı hiç insanlara zulme varan ellerinin yumruk oluşunu bilseydi? Bundan zevk aldığını, insanlara hükmettiğini, tahakküm ettiğini, bundan da ayrı bir hava bulduğunu bilseydi sana “ay oğul fazla böbürlenme, senden büyük Allah var” diyerek seni baban gibi tevazua davet etmez miydi anan?

Çocuğun ağlayışı da her hareketi gibi masum ve sabi temizliğindedir. Üstat, ”Ağla yavrum ağla yarın ağlayamazsın, bu gün anladığını yarın anlayamazsın” derken çocukken de ileri yaşlarda da anlaşılamayan pek çok şeyin olduğunu ifade eder. Erkekler ağlamaz” yalanı gereği yarın ne kendi haline, ne de memleketin haline bakıp göz yaşı dökmenin değil gereğini yapmanın elzem olduğunu sana anlatarak ”gün düşmanı ağlatma günüdür “deyip seni cevvaliyete sevk edecek morali, sana enjekte etmez miydi?

Çocuğun yetiştirilmesi işine gelince: Eskiden üç nesil bir arada yaşanırdı. Ana baba işe, tarla-tapana giderken, dede-nine de evde o çocuklara eğitim verirlerdi. Adab-ı muaşeret kuralları, sofra adabı, büyüklerle münasebetler hep onlar tarafından öğretilirdi. Çocuklar dedenin, ninenin, ana -babanın abdest suyunu dökmek için, peşkirini tutmak için yarışırlar, sofraya besmelesiz oturmazlardı. Birisi sofra bezini toplarken, diğeri sofra altını taşımanın bahtiyarlığını yaşardı. Sofra adabından, misafir karşılayıp/uğurlamaya, sokakta nasıl hareket edileceğine kadar her şey bu alaylı eğitimi ile alınırdı. Bu eğitimi almış olarak ilk okula giden çocuk bu günkü ana okulu eğitiminden geçmiş olarak hazır vaziyette okula başlardı. Bu gün anası işe, babası işe, giderken çocuğu ya bakıcıya veya anaokuluna bırakarak o işi yapmaya çalışmaktadırlar. Başkası senin ciğer parene nasıl senin kadar veya ninesi dedesi kadar bakabilir ki? Ya döverek veya uyuşturarak veya başka usullerle, zorla, çocuğu kendinden geçirerek günü tamam eder.

Dün çocuklar ninni ile uyutulurlarken, evin saçaklarına konan serçelerin ötüşünden dahi çocuğu adına rahatsız olan anne, ”ötmeyin kuşlar yavrum uykuda” diye besteli şiirler okurlar, şarkılar dillendirirlerdi. Gelecekte çocuğunu nasıl bir adam olarak görmek isterse öyle ninniler söylerdi anneler. ”Mücevher kutusu” dediği beşiğindeki yavrusunu, tahtından indirmeye kıyamazdı anneler. Kumar masaları annelerin mekanı değildi. Bu gün yabancı şarkıların ritmi ile nasıl kıvrak ve kıvırarak dans edeceği öğretilmektedir. Yabancı dil diye kendi lisanını dahi daha doğru dürüst telaffuz edemeyen miniklerin kafasına yerleştirilen yabancı hayranlığı daha küçücükken başlayan özentiyle nereye kadar varılabilir acaba?Bu çocukların başkalarına kul-köle olmalarının önüne nasıl geçilir?Sonra da kalkıp “bu memlekette bataklıktaki sivri sinekler kadar hain var “demen seni sorumluluktan kurtarır mı? Çocuklar bir munis anne sözüne “yavrum!” nidasına muhtaç yetiştirilmektedir. Ana kucağından, ana sıcağından, ana elektriğinden mahrum olan çocuklar, insan sevgisinden, ana-baba sevgisinden uzak olarak yetiştirilmektedir. Bunun tabii sonucu olarak da problemli nesil, problem olan nesil, dağda eşkıya, ovada harami, devlet dairelerinde mürtekip, evinde-ocağında vurdum duymaz ve sorumsuz, sokakta serseri, okulda haylaz, günlük hayatta “cool” kuul(aykırı nesil) olarak yetişmektedir. Hiç bir hayat ve gelecek endişesi olmayan, doyan, oynayan, eğlenen, hayata midesinden bağlı şuursuz, basiretsiz, idraksiz ve stratejisi olmayan bir nesil…Yine bir başka Özbek şarkısında ise “balalığım yaşlığım, gençliğim kuyaşlığım (güneş)”der. Gençliğin geleceğimiz olduğunu, güneşli yarınlarımız olduğunu bilerek devlet birimlerinin yapmadığını ana- babalar olarak bizlerin yapması gerektiğini artık idrak edebilmeliyiz. Bu bizim asli vazifelerimizdendir. Nesil bizimdir unutmayalım.

23-nisan-2011-KIRŞEHİR
SEFER AŞIR ERASLAN

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü