Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Hayatın Her Evresinde Ahlaki Davranabilmek

08 Mayıs 2011
Sefer Aşır ERASLAN

“Ahlakı ahlaksızdan öğrendim" diye güzel bir söz vardır. Yapılan bir iş yanılışsa ve ahlaksızlıkla ifade ediliyorsa demek ki bunun zıddı da ahlaki olandır. Ahlakın kuralları yazısız, müeyyideleri maddi değil manevidir. Haksızlık, ahlaksızlık kanun maddesiyle değil, inanç sistemi ve törelerle, örflerle ortaya konmuş, aynen yasalar gibi uymakla yükümlü olduğumuz hususlardır. Uyulmazsa toplumdan dışlanır, insan içine çıkamaz olur, değer verilmez, insanlar nezdinde kıymeti kalmaz. Bu en büyük cezadır. Zaman aşımı, infaz müddeti, iyi hali olmayan bir cezalandırma.

“Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyuran Efendimiz, getirdiği sistemin yani İslam’ın bir ahlak nizamı olduğunu anlatmak ister. Ahlaksız insanın imanı, imansızın da ahlakı yoktur. Bunun tezahürleri hayatın her merhalesinde sergilenmektedir. Daha Peygamberlik gelmeden de kendisine güvenilen, itimat edilen, ahlaklı, ”Muhammed-ül emin" denilen bir insandı. Hem Müslümanlığı kimseye bırakmayacaksın, hem de İslam ile taban tabana zıt, yasaklanmış işlere kılıf bularak dine uydurmaya çalışacaksınız. Hayatın her safhasında, sanatta, ticarette, beşeri münasebetlerde, devlet ile ilgili işlerde, hatta Yaratan‘a karşı vazifelerinde ahlaklı olmak, ahlaki davranmak, ahlakı düstur edinmek gerekir. O ahlakilik aynı zamanda dini olmak, dine uygun olmakla aynı anlamdadır.

“İdrak ve İnşa” isimli eserinde, “Sanat, estetik alanının bir disiplini değil, ahlakın bir disiplinidir. Ahlakın disiplini de aynı zamanda inancın ve dinin bir disiplinidir.” der Turgut Cansever. Dinin disiplini olmadan yani ahlak endişesi olmadan yapılan sanat sanat değildir. İşte bu sebeple “tükürürüm ben böyle sanatın içine” ve “bir ucube dikmişler” mantığı da buradan çıkmıştır. Kemer’deki çıplak kadın ucubesini sanat diye dikenlerin her halde aynı endişelerden uzak, beğenilmek ve takdir edilmek değil bakılmak ve hoşlanılmak, paraya tahvil etmek üzere yapılmış “bir hevesti geldi geçti” anlamındaki uğraşıları olsa gerek. Daha çok ona bakanları hoşnut etmek, maddi faydalar sağlamak amacıyla yapılan çalışmalardır” da denilebilinir. Yani piyasa işi. İçindeki olumsuzluğa sanat elbisesi giydirerek yapılan karartma işi bazen o kadar sırıtır ki toplumsal tepkiye dönüşür. Sanat adına, sanatı(!)adına soyunan, sanat anlayışının tabii bir neticesi olarak farklı ahlaksızlıklar sergileyenlerin ruhlarındaki azgınlığın, ahlaksızlığın ifadesi olan bu insan fıtratına aykırı olan durumlar, pespayeliğin ta kendisidir.

İslami anlayışa göre ilimle ahlak birbirini tamamlayan iki ayrılmazdır. Bildiğini uygulamayan, toplumun kullanımına sunmayan, sadece kendisinde kalıp herkesin ona muhtaç olmasını isteyen alim, ahlaki davranmamaktadır. Vebal altındadır, sorumluluk altındadır. Ayrıca adına “intihal" denilen “aşırma" diye tercüme edebileceğimiz bilimsel hırsızlığın da ahlaki olmadığı malumdur. Bir bilim adamının yıllarca çalışıp emek ve imkan sarf ederek elde ettiği ilmi yeniliğin veya sanatsal buluşun, hiç emek sarf edilmeden kolayca, hazıra konarak benimsenmesi ahlaki olmadığı gibi kul hakkını da beraberinde getirir.

Ticari hayatta ahlakilik gönül yaramızdır. Bir Yahudi sistemi olan malın güzel ve iyi yanlarını göstererek kötü ve olumsuzluklarını gizleyerek takdim etmek demek olan reklam işi de ahlaki değildir. En azından israfı tetiklediği için yanlıştır. ”Batılı devletlerin burjuvalaşarak zengin olduğu" zehabına kapılan bizim küçük esnaf kısmı da kendi aralarında şirketleşerek burjuva olma yolunda hayli mesafe aldılar. Çok çalışıp, her ne şekilde olursa olsun çok kazanarak, az harcayıp , tasarruf edip burjuva olma, zengin olma hevesleri başladı. Hıristiyanlığın en büyük kolu olan Katoliklerden bu madde tutkusu sebebiyle ayrılan Protestanlara, Kalvenistlere benzemeye çalışanlar için “İslami Kalvenistler-Protestanlaşmış Müslümanlar” kavramları ortaya çıkmıştır. Ribayı meşrulaştıran, para kazanmakta hiçbir ahlaki kural tanımayan, kandıran, aldatan bu anlayış “paranın dini, imanı, rengi olmaz” diyerek de inanç sistemimizin temeline dinamit yerleştirmektedirler. İnançlarımızı dünya malına, paraya tercih etmektedirler, yozlaştırmaktadırlar. Hatta bu anlayışların sahibi olanlar, ”devletten istediğiniz kadar kredi alınız, “faizli” diye tereddüt etmeyiniz . Onun faiz günahı benim boynuma” diyerek kendi çapsızlığına başkalarını da alet etmek istemektedirler. İşte bu anlayışa göre hareket edip devlet bankalarından kredi alıp üstüne yatan hortumcu, suistimalci, kandırıcıların çoğunun maalesef Müslüman geçinen adamlar olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Hiç bir şekilde İslami ahlaka uygun olmayan kazanma usulleriyle zenginleşen adamın “ben kazandım, istediğim gibi harcarım” deme hakkı da yoktur. Çünkü “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” prensibi bizim hayat düsturumuzdur. Hem dünya malına meyletmek hakiki müslümanın kabullenmeyeceği bir iş değildir. Çünkü dünya malı hamallıktır. ”Dünya malı dünyada kalır” bir prensip olarak değil, hayat tarzı olarak karşımızda durmalıdır. Önce ben değil, önce başkalarına sonra bana “arif-i ümmi” olan Türk milletinin hayat tarzıydı. ”Aydın Müslüman, mütedeyyin adam, ilerici ve çağdaş insan“gibi ünvanlar yakıştırarak her türlü ticari üç kağıtçılığı yapanlara ibretle ve dehşetle bakmaktayız. Bütün dinler zenginleşmeyi değil sosyal adaleti, paylaşımı, dertsiz insanlar topluluğu oluşturmayı ilke edinir.

Modern kapitalizmin kurucusu olan Sombart, ”Zengin olduk çünkü ırklar ve milletler bizim için tamamen öldüler” der. Bizim için kıtalar ıssızlaştılar. ” der. Batının zenginlik sebebinin çok çalışmaları değil, kıtalardan köleler göç ettirerek sömürmeleri ile onların boşalan ülkelerinin zenginliklerini çalmalarını ifade etmek istemektedir. İşte batılılar zenginleşme uğruna ne kadar ahlaksızca işler yapmışlardır bunu gösterir bu sözler. Yakın zamanda Irak’ta yaşananlar, bu gün Libya’da olanlar, dün Osmanlıdan koparılırken Türk’e reva görülenler, bugün o zamanki akılsızların torunlarının bir birine reva gördüğü insanlık dışı işler…Hep batının zengin olma uğruna ayaklar altına aldıkları insani değerler, ahlaki olmayan davranışlar… “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” diye bir söz vardır işte o günleri yaşıyoruz. Bir de “Müslümanım” diyen adam, batını bu yanlış ve tehlikeli olan aynı yolu takip edemez. Karaborsa, faiz, stokçuluk, vurgunculuk, kandırıcılık bizim inanç sistemimizce yasaklanmış işlerdir. Bunları mübahlaştırmak için kendince sebepler sıralayanların da Kalvenist –Protestan, Hristiyanlardan farkı yoktur. Onların İslami olan versiyonlarıdır.

Meslek hayatında, sanat hayatında da ahlaklı olmak, ahlaki davranmak Türk milletinin vazgeçemediği düsturdur. Bunun için Yesevi alperenleri dediğimiz Hacı Bektaş-ı Veli ile Ahi Evran-ı Veli güzel bir örnektir. Çiftçiliğin ahlak kurallarını Hacı Bektaş ortaya koymaktadır. Çiftçiye işini nasıl yapması gerektiğini anlatan öğretilerini anlatır. Ahi Evran ise sanatkarların işlerini, ticareti nasıl yapmalarının gerektiğini anlatırken, işini usulüne uygun yapmayanların nasıl cezalandırıldığını anlatır. Hatta işinde, imalatında hile yapanın” pabucunu dama atarak “bu adam sahtekardır” demek suretiyle hem o adamın bir daha iş yapamamasına, hem de daha önce onunla iş yapanların nasıl davranmaları gerektiğini ilan ederler. Sabah siftah yapan esnafın ikinci müşteriyi komşusuna yollaması da ahlakiliğin zirvesi olsa gerek.

Tasavvuf, insanın ahlakını düzeltmek, topluma faydalı olmayı şiar edinmek, yalnız başına yaşadığı zaman oluşacak olan kötü huylardan, olumsuz alışkanlıklardan uzaklaştırarak insan-ı kamil olma yolunda mesafe alınmasına yardımcı olmak için ortaya çıkmıştır. Ayn-el yakiyn, ilm-el yakiyn ve son nokta hakk-al yakiyn…Bu günkü yanlış uygulamalara bakarak “tasavvuf yanlıştır” demek ne kadar cahilce ve haksızca bir iştir. Kalabalıklar içinde yalnız yaşayan veya tanınmadan yaşayan insanı pek çok tehlike ve çeldirici beklemektedir. İşte bu olumsuzluklardan ancak bir gurup, topluluk, cemaat, takım.. adı ne olursa olsun birlikteliklerle kontrol edip mükemmelliğe ulaşılabilinir. Amaç da budur zaten. Tasavvuf, bazı güdük adamların nefsini okşayıp, şımartıp raydan çıkmasına da sebep olmaktadır. İşte yakınımızdan bir örnek:

İlk başta kırk –elli kişilik bir mensubu olan garip bir Nakşi şeyhi olan bu günkü Barzani’nin babası Molla Mustafa, etrafında iki yüz bin kişilik bir kalabalık, elinde de onların bağışladığı inanılmaz bir maddi servet oluşunca şeytana uydu, nefsi dürttü, emperyalistlere alet olarak başta söylediklerini unutup isyana kalkıştı. Yani bağımsız bir devlet hayaliyle isyan etti. Neticede kendisi kaçtı, onu tahrik eden, isyan ettirenler kabul etmeyince de ortalıkta kalıp bir başka istismarcı olan Rusya’nın kucağına düştü. Olanlar da arkada kalanlara oldu. Bu gün birkaç Ermeni soylu ateist, marksist, anarşist, sapık, kaçakçı… adamdan oluşan PKK, değil asıl bu hareketi Molla Mustafa gibi destekleyen İç Anadolu’da “baba”, doğuda “şeyh, mürşit, üstad” denilen adamların bu noktaya getirdiğini iyi bilmeliyiz. Yapılanların da ahlaki olmadığını bilmelerini istemek mecburiyetimiz vardır.

“Bir ana-babanın evladına miras bırakabileceği güzel ahlatan daha değerli bir şey olamaz” İster belediye başkanı, isterse de milletvekili olsun ahlakı İslam ahlakı olmayan, alnı secdeye varmayan adamların idare ettiği devran ne kötü bir devrandır. Yunus şöyle der:”Vardım mektebe eyledim ilim talep, dediler ki önce edep, sonra edep”.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü