Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Komşularımı Arıyorum

26 Nisan 2012

Komşuluk, aynı köyde, aynı mahallede, aynı apartmanda yaşamak mecburiyetinde olduğumuz, akrabalık ilişkilerimizin dışında olan her  insan topluluğu… Bazen mahalle, bazen sokak komşuluğu gibi yatay komşuluk, bazen de aynı apartmanda yaşadığımız insanlarla olduğu gibi dikey komşuluk münasebetlerimiz vardır. Komşuluk, bir mecburiyetten çok ortak yaşama, sorumluluk alma, ortak paylaşım,dayanışma ve hayatın kolaylaştırılması… ”Cebrail  bana komşuluk hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, mirasçı kılacak sandım” buyuran o aziz Peygamberimin buyurduğu gibi komşuluk kardeş gibi , mirasçı olabilecek kadar yakınımızdaki insandır. İslam’dan başka hiçbir inanç sisteminde, hiçbir millet kültüründe komşulukta olan hak, tercih hakkı yoktur. Buna “şufa” hakkı denilir. Halk arasında “şifa hakkı” da denilir. Ev komşuluğundan, işyeri- dükkan komşuluğuna, tarla ve arsa komşuluğundan ülkelerin komşuluğuna çeşitli komşuluklarımız vardır.

Bir kalabalık dünya, o kadar olmasa da gelip gideni belli olmayan apartman, site veya bir o tarafa bir bu tarafa gelip giden ancak nereye gittiklerini ancak kendilerinin bilebildiği yığınlar … Elbette bunların içerisinde bir ben de var. Bu ben benlik sahibi olan lakin benliğini her şeyin önüne, her vaziyetin üstüne koymayan ancak zaman zaman oto kontrol dediğimiz, nefis muhasebesi yapan, yerine koyma, onun yerinde olma, yani empati kurma hesaplaşması yapan bir ben… Ne aradığını, nerede aradığını bilen, yaşananlardan yüreği burkularak acı çeken, içerisindeki “ben’i” hiç ama hiç ihmal etmeyen, bu sayede doğruyu ve gerçeği  bulabilen bir ben… Benden çok”biz”i değerli bulan bir ben… Ama bizi bizden alan, bizden başkasına benzeten, başkalaştıran, yabancılaştıran, biganeleştiren ancak izinsiz olarak gelip oturup arsızca, ayrılmak bir tarafa yerleşmek için zemin yoklayan, işgalci asrilik…

Köyümde ne güzel hatıralarım vardı komşuluk ve komşuya dair. Anlatmakla bitmeyen, anlatıldıkça tatlanan, hatırlandıkça huzur veren asillikler... Bir  asrilik uğruna koşup geldik  şehre. Medenilik de medeniyet de Medineli olmak da hep orada dediler. Bütün kazancımızı, bütün değer yargılarımızı orada bırakıp geldik. İşte bu kalabalıkta ne o eski komşuluk kaldı, ne de eskimeyen komşuluklar. Çünkü orada “komşunun tavuğu komşuya kaz” görünmezdi. Komşu komşunun tavuğuna “kış demezdi”. Aksine koşuda pişen komşuya düşerdi. Komşunun da hakkı vardır diye her yemek yapışta bir bardak su, iki kaşık katık daha fazla konurdu. Çünkü komşu komşunun külüne muhtaçtı. Koşusu ac iken tok yatılmaz, yatanlar var mı bilinmezdi. Çoluk-çocuğumuzu, malımızı-mülkümüzü, canımızı, malımızı, namusumuzu komşuya emanet ederdik. Komşudan, malını-mülkünü, namusunu, evini ve canını korunmak için çelik kapılar, gözetleyen kameralar koymazlardı. Komşusunun halinden her gün haber alınır, haberdar olunurdu. Ya sabah namazında evin erkeğinden veya sabah suyunu almak için gelenler, evin hanımından haberdar olurlardı.   Şimdi ne camiye –cemaate giden var, ne de sabahları “zemzem akar” denilerek koşulan mahalle çeşmesi kaldı. Rahatlık o kadar aldı başını gidiyor ki tembellikten enseler kışlık un çuvalı gibi kalın, göbekler meşhur orman mahluku gibi yağ bağladı. Onları eritmek için de hep eziyet ediyor, azap çekiyor, pek çok alışkanlıklarımızdan vaz geçiyoruz. İşte bu haberdar olamayışların tabii sonucu olarak, evinde vefat edip de pis kokular etrafı sarmayınca kimsenin kimseden haberi yok. Zaten haberdar olmayı da, pek samimi olmayı da arzulamıyoruz artık. Çünkü kapı merceğinden dikizleyen arsız defalarca azarlanmasına, küsüp alakanın kesilmesine rağmen şimdi daha da ileri gidip komşunun kapıda eşiyle, ev ahalisi ile ne konuştuğunu iyi işitemediği için kapıyı kıyılayıp ses de dinliyor. Sanki duvara alet koyup ses dinlemesi, karşı apartmanı gözetlemek içi dürbün alması yetmiyormuş gibi. Şimdi ya komşuya benzemedik, kapımızın önündeki düşmanı azdırmamak  için veya şerrinden emin olmak için “merhaba” denilir, selam verilir olmuştur. Dün komşusunun alamayacağı bir şeye sahip olanlar “komşum incinir” diyerek onu alenen kullanmazlar, göstermezlerdi. Şimdiki gibi hava atmak, kıskandırmak, imrendirmek için çağırıp onu perişan etmezlerdi. Yani ”komşu çatlatmak” diye bir tabir yoktu literatürlerinde. Fakire incinmesin diye verilecek yardımlar eliyle verilir, gizlice verilir, ezmeden verilirdi. Şimdi alınan güzel bir şeye” komşu çatlatan” diye ad takarak  komşusunu çatlattığını zanneden adamların kendileri hasetlikten, kıskançlıktan çatlamaktadırlar. Komşusunda  gördüğü bir şeyi, hiç imkanı ve ihtiyacı olmadığı halde “komşu almış bizim de olmalı” diyerek alıp, evini cehenneme, hayatı çile haneye çevirmekten geri kalmayanların nasıl bir komşulukla bağlı olduklarını bilinmemektedir. Evini ve çocuğunu komşusuna emanet edip gitmelerin yerini komşu hırsızlar, komşu katiller aldı. Amca , dayı, hala ve teyzeden yani en yakın akrabalardan bile yakınızda olanlar ”ayı derisinden post olmaz, tanımadığın komşudan dost olmaz” noktasına gelinmiştir.

Mahallenin namusu kendilerinden sorulan kaytan bıyıklı kabadayı edalı, babacan adamların yerini mahalleyi haraca bağlayan çeteler almıştır. Başkalarına lafını ettirmediklerini “lafı mı olur diyerek” başkalarına peşkeş çekmek isteyenler almıştır. Mahallemizde, komşular arasında şimdilerde çıkan ve adına “mahalle baskısı” dedikleri dışlama, fişleme, taşlama…gibi çağın hastalıkları yoktu. Şimdi  azıcık bir menfaat için, küçücük bir  çıkarı için takla atanlar, takla attıranlar, artık komşusunu ihbar etmekte, komşusuna iftira etmekte, karşısına geçip  arsız arsız gülebilmektedir. Dün komşu kızına aşık yedi gencin asla ona sahip olup perişan etmek akıllarının ucundan dahi geçmezken, kız da gönül köşkünün bir ucuna ilişen o atsız prensini görünce “cümle aleme rezil olduk” duygusuyla utanır, gözlerini yere eğer, mahcubiyetinden yüzündeki allık kırmızılığa terfi ederek sırılsıklam kan ter içerisinde kalarak oradan uzaklaşılırdı. Şimdi, bu çapta bir ne komşu kızı kaldı, ne komşu kızının mahcubiyeti ve masumiyeti kaldı. Elinde dondurma külahıyla ruj renginin kızıla boyadığı bembeyaz dondurma bile hicabından kızarırken, o dondurmayı yalarken arsız arsız kaş göz eden aşufteler fink atar oldu ortalıkta. Zaten şimdi evlenecek değil, eğlenecek kız aramakta kaytan bıyıklılar. Kızlar da eğlenmekten evlenmeye zaman bulamamaktadırlar. ”Komşu kızını alan kalaylı tastan su içmiş gibi olur” diye bir atasözümüz vardır. Yakından tanınan, iyi bilinen komşu kızını almakla bütün şübhe ve endişeden uzak olan insan,komşu kızını almakla akrabalık bağı ile de bağlanarak güç kazanmıştır. Her apartmanın çöp kutusunda, nice aşıkların önce ruj  kalıntıları, sonra da döktükleri göz yaşlarından bulaşan rimel boyaları ve hüsranla biten bir gecenin geriye kalan günah işaretleri vardır. Bir kağıt mendil o gece yaşananların canlı şahidi olarak her kapının önünde var olan ve çöplüğe atılmaya mahkum yalancı aşklar, tene indirgenen sevda hikayelerini okumak mümkündür. Bütün hırsızlıklar, katliamlar ve çocuk kaçırmalar en yakınımızdaki, her gün çay içtiğimiz, kahve ikram ettiğimiz, karnını doyurduğumuz adamlardan komşularımızdan çıkıyor. Büyükler “Yarabbi, açlıkla ve düşmanla terbiye etme” diye dua ederlerdi. Ya şimdi, düşman da hırsız da kapımızın önünde beklemektedir. Bu nasıl bir komşuluk? Bu nasıl bir insanlık? O eski komşuluğumu ve komşularımı arıyorum!

Atalar, “ev alma, komşu al “demişlerdi de sebebi hikmetini kötü komşuyla muhatap olup, evini satarak terk etmek mecburiyetinde kalan adam anlayabilmişti. Her zaman iyi komşu akrabadan da yakındır. Şimdilerde komşu evinin bir hücre evi mi bir örgüt evi mi, kirli işlerin çevrildiği kötü kokuların çıktığı bir bataklık mı bilmek de olanlara vakıf  olmak da mümkün değildir.

Çağımızda komşunun yakını da uzağı da kalmamıştır. ”... yakın komşuya,uzak komşuya iyilik ediniz” hükmündeki uzaklıklar, bittiği gibi uzak komşular da artık yakın komşu, hem de yüz binlerce kilometre uzaktaki bir maç,hatta topun sesi anında  evimizin içerisine gelip şahit olabiliyoruz.

Ticarette o kadar mesafe aldık ki ne haram ne helal mefhumu kaldı. Hatta buna kılıf olarak da “paranın rengi,menşei,milliyeti olmaz” denilerek para kazanırken bütün değer yargılarını, milletimin abide kıstaslarını yerle bir edip, maddenin kölesi olduk. Kendi güzel ölçülerimizi terk edip, batının ölçüsüzlüklerinin sahibi olduk. Bütün bunları bir asrilik uğruna yaptık. Ticaretteki komşuluğun yerini “yakınındaki ticaret erbabı” almıştır. Onunla daima rekabet edilecek, her an kandıracak veya kandırılacak, batsa da kurtulamayası bir tüccar” anlayışıyla bakılan komşuluklar almıştır. İlk defa siftah yapan adamın ikinci müşteriye “ben siftah yaptım,yanımdaki komşum yapmadı ona git” diyecek yüceliğin sahibi ticaretteki komşuların yerini ”ona gitme o kusurlu mal satar” noktasına gelinmiştir. Ayıplı, hatalı mal imal ederek satan ustanın pabucunu dama atarak “bu usta işini düzgün yapmamaktadır, ticaretten men edilmiştir” manasına gelen bu AHİ davranışını yerini reklam denilen kusurları gizleyip iyi tarafları öne çıkararak, kandıran, aldatan böylece zengin olan sahtekar komşular almıştır. Kapı önlerinde durup başka bir komşusuna müşteri gitmesin” diye çığırtkanlık yapan, çekememezlikten, hasetlikten çatlayan cambazlar almıştır. Kazancında fakirin de hakkı olduğunu bilerek sadakasını da, zekatını da zamanında ve normal oranlarda veren Müslüman tüccarın yerini saç, sakal, kıl kendir ile yalan yemin ile, Allah’ın adına kasemler ederek kandıran  dindar kılığındaki tüccar, doymayan - karnı ateşle dolu, dünya hamalı idraksizlerle doldu. Bu sebeple ne koşuluğun tadı var, ne de komşuların hukuku var. Bütün mesele nasıl olursa olsun kazanmak ve mal biriktirmek ticaretteki komşuluğun birinci ve temel esası olmuşsa bu komşuluğun ne tadı vardır?

Bir guruba mensup olamayan ,tek mensubiyeti “Müslüman olmak” olan bir tüccara ne selam vardır,ne de alış-veriş vardır. O mensubiyet bazen yalan ve iftira ile kapı komşusunun malının ayıplı ve günahlı olduğunu ”domuz yağı içerdiğini... ” ileri sürerek batırmakta beis görmeyen tüccar komşular türedi. Dün yardımlaşmada sınır tanımayan adamlar bu gün batırmada, faizcilikte, tefecilikte sınır tanımayarak komşusunun tökezlemesini büyük bir iştahla beklemekte, perişanlığı ile zevk-u yab olmaktadırlar. Bu nasıl bir dükkan komşuluğu ki onun ticari sırlarını ifşa ederek yok olması için  adeta plan üstüne plan yapmakta, desiseler kurmaktadır. Komşusunun batması onun bayramıdır. Komşusunun malını çaldırıp, ucuza satın alarak, ne büyük bir yanlışın aleti olduğunu kavrayamayan, doymayan dükkan komşuları türedi.

Tarla ve arsa komşuluğumuz da eski tadında değil. Artık o eskinin her yıl bir karış daha fazla bırakıp yol alanlara kolaylık komşuya saygı ifade eden davranışların yerini sınır taşını her yıl “an”ın bir o tarafına, bir bu tarafına yuvarlandığı futbol topuna döndü. Dün,“ne kadar fazlasını bırakırsam bir yolcuya yol olur” diyenlerin yerini komşunun tarlasına veya arsasına “bir karış tecavüz etsem kardır” hevesi, doyumsuzluğu, ahmaklığı aldı. Bunu yapanlar yine aç, yine perişan, yine sıkıntıdadır. Öyleyse eski komşuluklarımıza, zenginliğimize  geri dönelim ki sıkıntılarımız da yok olsun.

Devletlerin komşuluğu, hepsinden önemlidir. Devlet adamlarının, devleti yöneten iktidar sahiplerinin arzularına göre değil, mensubu oldukları milletin faydası dikkate alınarak hareket edilmelidir. Şayet böyle olursa kaybeden hep o millet olacaktır. Fransız kralı, milletini Almanların şerrinden kurtarmak, yeni bir Alman- Fransız savaşının yaşanmaması için küçük bir komşu şehir olan kasabayı Almanlara vererek kurtulmuştu. Böyle bir komşuluk olamaz. ”Güçlü olan  komşu haklı olan komşudur” diye bir kural da anlayış da olmamalıdır. Dün,etrafı düşman komşularla çevrili olan devletimiz, yine ayı anlayışın eseri olarak düşman komşularla çevrilidir. Anarşi ihraç eden,kargaşa çıkaran,karıştıran komşu…Kendisinin içi karışınca da yardım istemeye yüzü olmayan yüzsüz komşular.

Komşularımı ararken sessiz sedasız günlük hayatımızdan çıkıp giden komşuluk haklarımızı da arıyorum ama saklandılar mı, yoksa kayboldular mı veyahut da üstü kapatılıp sürpriz mi yapacaklar bilemiyorum. Her ne haldeysen çık da gel. Biz seninle mesut olurken, sen de bizi zengin kıl. Bu asil duyguyu yeniden hisseden, gönüller arıyorum. Bütün şahsi veya gurup çıkarlarını ve hesaplarını bir kenara bırakıp sade ve katıksız bir komşu haklarımı arıyorum. O kalitede komşularım olursa, komşuluklarımın da en üst düzeyde olacağına inanıyorum.

Unutmayalım ki” komşusu kendisinden razı olmadıkça kişi iman etmiş olamaz” hükmü de bir başka billur damlasıdır inanç sistemimizin.

Yahya Kemal şu mısrasıyla ahiret komşuluğunu ne güzel anlatıyor. Bizler de dualarımızda, ana-babamıza niyazımızda hep “onları Peygamber Efendimize komşu eyle ya Rab!”diye dualar etmez miyiz? O’na komşu olmak en büyük bahtiyarlıktır elbette.

Gece şi’riyle sararken Koca Mustafa Paşa’yı

Seyredenler görür Allah’a yakın olmayı

24-Nisan-2012-gemlik

SEFER AŞIR ERASLAN

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü