İç Çatışmadan Kurtulmadan Demokrasi Olmaz

00 0000
Seyhan GÜNEYCE

Demokrasi modern toplumun yönetim tarzıdır. Modern toplum insanları eşit bireyler olarak görür ve haklarını güvence altına alır. Bazı insanları peşinen potansiyel suçlu olarak görmez. Kendisine suni düşmanlar yaratmaz. Toplumun bütünlüğünü ve bireysel özgürlüğü dengelemeye çalışır.

Modernleşme kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç değildir. Büyük mücadeleler sonucunda modern medeniyet kurulmuştur. Hala da sıkıntıları devam etmektedir. Batının öncülük yaptığı bu gelişmede, kendi içinde yaşanan çelişkiler uzun süre devam etmiştir. Başka toplumlara karşı hala devam etmektedir. Fakat kendi içinde sağlıklı bir yapıya kavuştuklarını söyleyebiliriz. Artık kendi içlerinde düşman aramaktan ve potansiyel suçlu ilan etmekten vazgeçmiş görünmektedirler.

Biz de iki asırdan fazla bir zamandır batılı tarzda modernleşmek için çaba sarf ediyoruz. Fakat bu çaba kendi iç çelişkilerimizi adeta artırıyor. Batılılar gibi olmaya çalışırken kendi içimizde önyargılar devreye giriyor ve ölümüne çatışma başlıyor. Bu durum sağlıklı bir durum değil. Ortaya patalojik bir manzara çıkartıyor. Nedense birbirimize tahammül edemiyoruz. Bunu etnik veya mezhepsel anlamda söylemiyorum. Genel anlamda yaşadığımız iç çatışmalara dikkatinizi çekmek istiyorum.

Çok uzun tahliller yapmadan kısaca hatırlayalım. İlk demokrasi tecrübesinde Serbest Cumhuriyet Fırka’sına tahammül edilemedi. Ardından DP kuruldu ve 1946 seçimlerine katıldı ama sandıkta engellemeyle karşılaştı. 1950 yılında iktidara geldiğinde ise aynı tahammülsüzlüğü DP’liler CHP kesimine yapmaya başladı ve silahı erken çeken savaşı kazandı. 1960 darbesi ortaya çıktı. Tahammülsüzlüğün zirveye çıktığı nokta bu ihtilal oldu ve başbakan dahil 3 kişi idam sehpasına gönderildi.

Çatışma bu darbeyle dinmediği gibi toplumsal yapıda derinleşti. Özellikle Anadolu’nun kırsal bölgelerine mensup muhafazakar kesim kendisini devlet tarafından dışlanmış hissetti. Devlet algısında ciddi problemler oluştu. Devlet ile CHP zihniyeti özdeş algılanmaya başladı. Çatışma içten içe devam etti. CHP karşısında sağcı olarak tanınan ve güçlü görünen kim varsa desteklendi ve demokrasi yoluyla iktidara ulaşılmaya çalışıldı. Demirel, Özal ve Erdoğan bu anlamda destek gören siyasetçiler arasında yer aldı.

Demirel kendi üslubuyla dengeleri korumaya çalıştı. Buna rağmen iki defa darbeden nasibini aldı. Sonunda öyle uzlaştı ki, darbecilerin safında olmakla suçlanabildi. Özal 12 Eylül darbecilerinin arasından tesadüfen sıyrılabildi. İlk seçimde partisinin listelerine yeterli aday yazamadığı için eksik milletvekiliyle meclise girdi. Kazanacağını kendisi bile kestiremedi. Çünkü darbenin başı millete emrini vermişti. Ama millet hakir görülmekten bıkmıştı ve tam tersi bir yol izledi. MDP’ye oy verecekler bile ANAP’a yöneldiler. Çatışma örtülü bir şekilde devam ediyordu. Tercihler doğal seyrinde yapılamıyordu. Diğer köklü partiler zaten seçime dahi sokulmuyordu.

Demokrasi normale dönmeye başladığında siyasi mücadele yoluyla iktidara ulaşma yarışı hızlandı. 1990’lı yıllar bu mücadelenin en yoğun yaşandığı dönem oldu. Erbakan ve RP ekibi koalisyon ortağı olarak hükümette yer aldı. Çatışmanın kırılma noktasına gelmesi bu iktidar sürecinde oldu. 28 Şubat adıyla yapılan darbe DP’ye yapılan müdahale gibi toplumsal kırılmayı artırdı. Seçimler yine kendi seyrinde yapılamadı ve suni yönelmeler yaşandı. 1999 ve 2002 seçimlerinde DSP’nin aldığı oy oranı bunu gösterir. Yeni kurulan bir parti olarak AKP’nin 2002 seçimlerinde çoğunluk iktidarı kurması yine buna örnektir. Ortada çatışmaların yönlendirdiği bir demokrasi(!) oyunu oynanmaktadır.

AKP normal seyrinde giden bir demokraside iktidar olabilir miydi veya parti olabilir miydi bilinmez. Bilinen bir gerçek var ki, o da müdahaleli bir süreçte toplum kendisini mağdur hissettiği için karşı gördüğü alternatife yükleniyor. Demek ki, çatışma derinleşmiş şekilde devam ediyor. Bu çatışma Türkiye’nin ileriye atılım yapmasını engelleyen en önemli handikap olarak yorumlanabilir. Bu siyasi mücadelenin demokratik yollarla sürdürülmesi değil. Doğrudan toplumun bir kesimiyle devleti temsil eden bir kesimin çatışması olarak yansıyor. En azından sosyolojik olarak öyle görünüyor.

Davası sürmekte olan Ümraniye-Ergenekon sürecinin iktidara müdahale girişimi olduğu ortada. İktidarın bu müdahale karşısında 2007 seçimlerinde toplumun büyük kesiminin desteğini almasının da bu çatışmanın ürünü olarak ortaya çıktığını herkes kabul ediyor. Demokrasi tarihine önemli bir not olarak düşecek kapatma davasının açılmasını da aynı çerçevede yorumlamak mümkün. Dolayısıyla AKP’nin parti olarak iddiaları ve icraatları bir tarafa, devam etmekte olan çatışmanın bir parçası haline geldiğini görmek zorundayız. Bundan zarar mı görüyorlar, yoksa menfaat mi elde ediyorlar tartışılır. Ama milletin ve devletin bu çatışma sürecinden fayda görmediği açık. Kavgada yumruk aranmaz hesabı arada hepimiz darbe yiyoruz ve millet olarak zarar görüyoruz.

Milletimizin ve devletimizin güvencesi ordumuz tarihte hiç olmadığı kadar açık hedef haline getirildi. Kurumsal yapısı yıpranmaya başladı. Ordumuzun şerefli generallerinin emekli olsalar dahi bir davanın konusu olmaları hepimizi rencide etti. Burada kimse Türk devletinin Cumhuriyet Savcılarına itiraz ettiğimizi düşünmesin. Üzüntümüz çatışmanın bir tarafı olarak meşruiyetin dışına çıkıp, kendilerini bu duruma düşürenler yüzündendir. Hala bu çatışmayı sürdürmeye devam etmek zararı artırmaktadır. Türk devletinin önünü kesmek isteyenler ise zaten böyle bir çatışmayı fırsat bileceklerdir. Hatta artırmanın yollarını arayacaklardır.

Son günlerde ortaya çıkan belge(*) skandalını bu çerçevede değerlendirmek lazım. Belgeyi, kendisini bu çatışmanın tarafı gören bir işgüzar komutanın hazırlayabileceği gibi, iki taraf arasındaki çatışmayı büyütmek isteyen güçler tarafından da hazırlanmış olabilir. Problem bu çatışma ruhunu aşabilmekte; Milletin demokratik tercihiyle gelen iktidarları kabullenebilmekte; halkın oyuna güvenerek kurumsal yapı taşlarını yerinden oynatmaya kalkmamakta. Bunların tersine olan davranışlar milletin hayrına gelişmemektedir. Bunu yakın tarihteki örneklerde fazlasıyla gördük.

Milletiyle kavgalı bir devlet ve devletiyle problemli bir iktidar Türkiye’ye yakışır bir durum değil. Türkiye elbirliği ile büyütülecek ve dünya devletleri arasında küresel mücadelede tarihi rollerini tekrar üstlenebilecek konuma getirilmelidir. Bunun için herkesin seferber olması gerekir. bunu engelleyecek hareketlerden herkesin kaçınması beklenir. Bu tarihi misyonu tekrar üstlenebilecek bir Türkiye’nin önünü kesecek her türlü hatanın vebali vardır. Bu manada herkes üzerine düşeni yapmak zorundadır.

(*) Taraf Gazetesinde 12.06.2009 tarihinde yayınlanan “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” belgesi

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü