Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Ege Baskını ve İhanet

07 Ağustos 2009
Yıldız UĞUR

Hani vücut kâh bakımsızlık, sağlıksız beslenme, kâh ilgisizlik veya bulaşıcı bir mikrop sonucu, beklenmedik bir anda rahatsızlanır, doktor tam teşhisi koyup, tedaviye başlayana kadar da zayıf düşmüş vücuda tüm mikroplar sökün eder ya, Türkiye’mizin şu anki hali tam buna benziyor. Kıbrıs’la başladı, Ermeni, Patrikhane, Güneydoğu ile sürüyor, en nihayet Ege “hastalığı” da depreşti.

Ege’nin Yunan Megali İdea (Büyük Ülkü)’sındaki tarihi yeri, Lozan Antlaşması’na rağmen, Adaları silahlandırdığı, bu konuyu da aynen Kıbrıs gibi AB-ABD üzerinden “uluslararası” mesele haline getirdiği, AB’nin Türkiye ile ilgili belgelerine, “TBMM’nin Casus Belli kararının kaldırılması ve iyi komşuluk” şartlarını koydurduğu malum. Ancak son aylarda kelimenin tam anlamıyla bir “baskın” yaşanıyor. Yunanistan önce, Türkiye’yi kaçak göçmenlerin “baş sorumlusu” ilan edip (Kendi iddialarına göre bile ancak göçmenlerin üçte biri Türkiye üzerinden gittiği halde), AB’nin yaptırım uygulamasını istedi. Bunun arkasındaki gerçek niyet, Ege’nin “tartışmalı kara suları sınırlarını” uluslararası güçlerin koruması altına almak, yani AB’nin sınırı ilan ettirmek. Nitekim “Avrupa Kaçak Göçmenleri Gözetim Gücü-Frontex” adı altında bölgede yavaş yavaş AB uçakları devriye uçuşu yapmaya başladı. Bu kapsamda Türk ulusal hava sahasına giren Lüksemburg devriye uçağı, Türkiye tarafından uyarıldı. Gelen haberlere göre pilotlar, “Atina FIR hattındayız” diyerek, uçuşlarını sürdürdüler, daha sonra da Limni Adası’na indiler. Belli ki Yunanistan yıllardır yürüttüğü “it dalaş”larında artık Türkiye ile AB’yi karşı karşıya getirme plânları yapıyor.

Bu yeni saldırı konseptine gereken cevap verilmediğinden, Yunan Dışişleri Bakanı Bakoyani ikinci atağa geçti ve konuyu 27 Temmuz’da yapılan AB Genel İşler ve Dışişleri Konseyi’ne taşıdı. Bakoyani, AB’nin “iyi komşuluk ilişkileri” şartını hatırlatarak, “Türkiye’nin bu şartı ihlal ettiği, Ege’de ve Yunan adaları üzerinde Türk savaş uçaklarının uçtuğu” bilgisini verdi.

Ardından, Yunanistan’ın Ege’deki bazı küçük adalara büyük bir gizlilik içinde 1000 komando sevk ettiği haberleri geldi. Yunan Genelkurmay’ı bu haberlerin “gerçeği yansıtmadığı” açıklamasını yaptı, ancak geçtiğimiz günlerde burnumuzun dibindeki Kara Ada’ya kadar geldikleri ortaya çıktı. “Ne oluyor?” demeye kalmadan Yunan Kalkınma Bakanı Hacidakis, Ege Denizi’nde petrol-doğal gaz araştırma ve çıkarma çalışmalarına başlayacaklarını duyurdu. Türkiye’nin olası itirazlarına ilişkin bir soruya da, “Yunanistan’ın, egemenlik haklarından ve bu konuda açıkça tavır almaktan hiçbir şekilde vazgeçmeyeceği” cevabını verdi.

Acaba Yunanistan’ın bu peş peşe ataklarının sebebi ne, daha önemlisi nereden cesaret alıyor? Birincisi, başta da vurguladığımız gibi, Türkiye’nin vücudu zayıf düşmüş, savunma refleksleri körelmiş vaziyette. Ege konusunda kısa vadede sonuç alınacağından değil, ama fırsattan istifade yığınak yapılıyor ve yılsonuna kadar “çözüm” adı altında teslimiyet istedikleri Kıbrıs için Türkiye’yi Ege cephesinden kuşatıyorlar. Cüretin ikinci kaynağı elbette, AB’nin açıktan, ABD’nin perde arkasında, Yunan tezlerini sahiplenmiş olması. Ancak son bir gelişme daha var; Yunan medyasının iddiasına göre, ABD, güya gerginliğin aşılması amacıyla, “Ege’nin statüsünü düzenleyen anlaşmaların yeniden gözden geçirilmesini” teklif etmeye hazırlanıyormuş. İki sayfalık bu çok gizli belge, eğer Başbakan Erdoğan Akropolis Müzesi’nin açılışı için Atina’ya gitmiş olsa, önüne konacakmış. En az bunun kadar önemli bir diğer husus da, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un, uçuşlara gerek olmadığını belirtip, “Durumu dikkatle izliyoruz. Böyle sürerse, insan hayatlarına da mal olacak daha ciddi şeylere sebep olabilir. Müdahale ettik. İki ülkeyle de yakın ilişkimiz var. İkisinden de kendilerine hâkim olup geri adım atmalarını istiyoruz” demesi.

Ege mutfağında, gerekirse “insan hayatlarına da mal olacak” bir şeylerin pişirildiği ortada. Hal böyleyken Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Burak Özügergin, bir yandan 2008’de Türkiye’nin faaliyetlerinde herhangi bir artış olmadığı halde, Yunanistan’ın havacılık faaliyetlerinin yüzde 26 arttığını, Ege’de Yunan uçuşlarının Türk uçaklarına kıyasla on kat fazla olduğunu açıklıyor, öte yandan, “Yunanistan’la ilişkilerimizde belirgin bir iyileşme var. Bundan da ziyadesiyle memnunuz” diyor. Dışişleri Sözcümüzün, tüm bunlardan önemli şu ifadesine de dikkat çekmek istiyorum; “Karşılıklı oturulup konuşulur, gerekirse uzlaşmazlıkların çözümü için üçüncü taraflara da gidilebilir”. ABD’nin yeni planına dolaylı ışık yakılmış olmuyor mu?

Hatırlanacaktır, Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği için üç şartımız olmuştu. Bu şartların hiçbirisi yerine getirilmedi ve Rasmussen, o şartların “yerine getirilmesi için elinden geleni yapacağı umuduyla”, resmen yeni görevine başladı. Rasmussen’in öncelikleri arasında, “Kıbrıs ile AB-NATO işbirliğinin önündeki engellerin kaldırılması”nın yer alması, “Sorununun çözümünü hızlandırmak için Yunanistan ve Türkiye’yi ziyaret edeceğini, kişisel inisiyatifini kullanarak, AB içindeki dostlarıyla görüşeceğini” açıklaması önemlidir. Zira yılsonuna kadar önümüze sadece Kıbrıs değil, Rum kesiminin NATO üyeliği ve Avrupa Ordusu’na katılımının da getirileceği anlaşılıyor. Hem de NATO üzerinden. Acaba Ege’deki “baskınlara” bir de bu gözle mi bakacağız, yoksa Rasmussen’in Ramazan ayında ülkemizi ziyaret edip, bir iftar yemeğini şereflendirmesini, Peygamber Efendimize hakaret karikatürlerinin “özrü” diye görmekle mi tatmin olacağız?

Geçenlerde, “Bize ihaneti yeniden tarif edebilir misiniz?” başlıklı, adressiz bir mektup yazmıştık. Artık sadece adından yararlandığı “milliyetçi” cenahta yer tutmasını sağlayan üstadlarından ayrılmasını, “Eğer onların yanında dursam, bugünkü konumuma gelemezdim” diye itiraf eden, Türk Ocakları’nın sadece mekân olarak kullanıldığı ve sadece birkaç Ocaklının bulunduğu bir sohbeti dahi çarpıtan, en yakın arkadaşının sözlerinden bir cümleyi, önü-arkası olmaksızın cımbızlayıp, sanki kurumsal olarak Türk Ocakları’nın görüşüymüş gibi yansıtarak, temelsiz görüşlerine dayanak yapmaya yeltenen birinden, bir “ihanet” tarifi geldi. “Kimse hain değil. Kimse ihanet içinde değil. Bu ülke hepimizin. Eğer kafası karışanlar için bir ölçü arıyorsak ve bu ölçüyü millette bulacaksak, millî iradeye bakacağız. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesine karşı çıkan vatan hainidir” diyor. Çok güzel, o halde biz de şunu soralım:

“Bugün ‘çağdışı’ bulduğunuz, devletimizin kuruluş esaslarını belirleyen Lozan’ı yaratan, varlığınızı borçlu olduğunuz halde yıkıp, yerine ikincisini koymaya çalıştığınız Cumhuriyet’i ilan eden, değiştirilmesi veya delinmesi için dört koldan taarruz düzenlediğiniz Vakıflar, Tevhid-i Tedrisat, Genelkurmay ve Diyanet İşleri Başkanlıkları gibi en temel kanunları çıkaran, keza Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin neredeyse 50 yıldır uyguladığı, size göre ‘statükoculuk’ olan Kıbrıs, Ege, Patrikhane, Ermeni politikalarını belirleyen, dahası kendi devletimizi ‘sanık’ sandalyesine oturtmak için yerden yere vurduğunuz terör ve bölücülükle mücadele iradesini ortaya koyan gelmiş geçmiş Meclisler, Türkiye Büyük Millet Meclisi değil miydi? Sizlere göre, milli iradeyi yansıtan yegâne Meclis, Başbakan Erdoğan’ın Mayın Yasası’na karşı çıkan milletvekillerini, ‘Sizi zorla mı milletvekili yaptık?’ diye azarladığı mevcut Meclis midir?”

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü