Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Bize “İhaneti” Yeniden Tarif Edebilir misiniz?

03 Ağustos 2009
Yıldız UĞUR

TSK’dan sonra bölücü terörle mücadelede en çok şehidi, gazisi olan Emniyet Teşkilatı’na polis ve amir yetiştiren Polis Akademisi’nin Marşı’nı bilir misiniz? “Bölünmez bütünlüğün, huzurun bekçisiyiz, Cumhuriyet polisi, kanunların sesiyiz… Atatürk’ün izinde, engelleri aşarız, Vatanın her yerine, görev için koşarız” dizeleriyle başlar, “Al bayrağa renk veren şehitlerin kanıdır, Polis Akademisi, Türk’ün şeref şanıdır” diye biter.

İşte mazisi neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt olan bu devlet kurumumuzun salonları, duvarları, hafta sonu o marşı değil “Kürt açılımı”nı dinledi. Hem de bölücü terörle mücadelede en yetkili, en sorumlu kişi İçişleri Bakanı’nın nezaretinde. “Olabilir, devlet bir soruna çare arıyor, ne var bunda?” denebilir. Doğrudur, daha önce Başbakanlık dâhil, birçok yerde benzer “aydın toplantıları” yapıldı. İtirazımız ilk kez, böylesine hassas, siyaset üstü olması gereken bir kurumda yapılmasına. Zira Polis Akademisi Başkanı’nın, “Toplantı, devlet toplantısı değil” açıklamasına rağmen, gerek toplantıya katılanlar, gerekse kamuoyu nezdinde, “müzakere sürecinin ilk adımı” telakkisine yol açtı.

Bilindiği gibi, yıllardır sabahtan akşama televizyonlarda, medya köşelerinde “demokrasi” terörü estiren, artık konum ve misyonları herkesçe malum topu topu 20-30 kişiden oluşan bir tim var. İşte ikinci itirazım da, o toplantıya çağrılanların tamamına yakınının, bu tim mensubu olmasına. Görüş ve düşüncelerini bilmeyen, duymayan mı kaldı ki, böylesi özel bir “seans” düzenlenmesi ihtiyacı duyuldu? Bu da amacın, konuşulanlar değil, tamamen kamuoyuna, “müzakere süreci” imajının verilmesi olduğunun bir diğer teyidi.

Peki, bu “aydınlar” ne tür değerlendirmeler yapıp, hangi “çözüm” önerilerini getirmiş? “Devlet ve PKK’nın silahları susturması, kültürel özerklik tanınması, af planı uygulanması, terörist başının görüşlerinin dikkate alınması” gibi, yıllardır sabahtan akşama söylediklerini tekrarlamışlar, İçişleri Bakanı da not almış… Yani bir kez daha, “Örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır” denilen TCK’nın 220. maddesi çiğnenmiş. Hem de bu defa, “Cumhuriyet polisi, kanunların sesiyiz” marşını okuyan bir kurumda ve İçişleri Bakanı’nın huzurunda!.. İşin garabati öylesine ortada ki, “Kürt sorununu çözmek için açıklanması beklenen demokrasi paketinde kırmızı çizgilere dikkat edileceğini” vurgulama ihtiyacı duyuluyor. O, “Kırmızı çizgiler”; “Anayasal özerklik, askeri operasyonların durdurulması ve Öcalan’ın serbest bırakılması” imiş. Devlet politikası haline getirilmek istenen “aydınlar reçetesi” uygulandığında, ortada kırmızı çizgi falan kalmayacağı belli değilmiş gibi!.. İşin bir başka acı tarafı, “demokrasi, şeffaflık, halk ne derse o olur” diye mangalda kül bırakmayanların, üstelik Kandil sözcülüğü yapanlardan birisinin ağzından, “Sürecin büyük bir gizlilik içinde yürütüldüğünün, mutfakta ciddi işler piştiğinin” duyurulması.

Bu çılgın gidişatının vardığı/varacağı noktayı izah için o toplantının “şeref konuklarından” ikisinin son “açılımlarını” aktarmak istiyorum. Biri işe “Türkiyeli, Kürdistan” ifadelerini kullanarak başladı, artık Akdamar’a, “Akhtamar”, Ağrı’ya “Ararat” denmesinin öncülüğünü yapıyor. Yeni katıldığı “demokrasi terör timi”nde yer tutabilmek için, onlardan daha hızlı çıkışlar yaptığından sık sık sütunlarımıza konuk olan diğeri ise “Türk-Kürt ayrışması” misyonu tamamlanmış olmalı ki, artık “Türkleri bölme” aşamasında. İyi niyetle, “Bu Kürt açılımı, bir Türk sorunu doğurur” ikazında bulunanlara, “Batı ve Orta Anadolu Türkleri” diye yeni bir Türk skalası çıkarıyor. O’nun sayesinde öğreniyoruz ki, Türkiye’de bir, “Birkaç nesil önce yaşadıkları göç acılarıyla vatanın kıymetini bilen, Türk kimliğini benimseyip, Türkleşmiş İmparatorluk bakiyesi halkların yaşadığı Batı” bir de “Orta Anadolu’daki Yozgatlı Türkmen” varmış. Dahası eğer bir “Türk sorunu” çıkarsa bu, “Yozgatlı Türkmen değil, Girit muhacirinden” kaynaklanırmış. Ölçüsüzlüğün, şımarıklığın ve bölücülüğün böylesi görülmüş müdür?

Ve düşünün ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İçişleri Bakanı, bu insanlardan sürece katkı istiyor, onları dinledikten sonra yaptığı kapanış konuşmasında, “Türkiye bu prangadan kurtulmalı. Türkiye bu sorunu çözerse kanatlanıp uçacak” diyor.

Bu tablo bana Sultan Abdülhamid’in Hatıratı’ndaki şu satırları hatırlattı:

“Evladım sayılan bu vatan çocukları, benim, bir sarayın dört duvarı arasında gördüğüm hakikati koskoca yeryüzünü gezip tozdukları halde nasıl görmediler de ecdad kanıyla sulanmış koskoca bir ülkeyi kendi elleriyle batırdılar. Suçlamaya dilim varmıyor, fakat görüyorlardı ki, İngilizler, Fransızlar, Ruslar hatta Almanlar ve Avusturyalılar, yani bütün büyük Avrupa devletleri menfaatlerini Osmanlı mülkünün parçalanmasında bulmuşlardır, düşmandırlar. Öyle olduğu halde, bu düşüncede olan devletlerin kendilerini arkalamalarından da mı mana çıkaramıyorlardı? Hayır, bunca okumuş, düşünmüş, kendisini davasına vermiş vatan evladının cibilliyetsiz çıkacağını kabul edemem. Sadece ‘aldandılar’ derim. Aldandılar ama, cezalarını kendilerinden çok, aldanmayan milyonlarca masum vatan evladı çekti, hem öldüler, hem vatandan oldular!.. Meşrutiyet ilan edildi de ne oldu? Devletin borcu mu azaldı? Memleketin yolları, limanları, okulları mı çoğaldı? Kanunlar şimdi daha akıllıca, daha mantıklı mı düzenleniyor. Kişilik hakları, evvelkinden daha çok mu sağlandı? Ahali daha mı, dört başı mamur? Ölümler azaldı da, doğumlar mı çoğaldı? Dünya kamuoyu daha mı bizden yana?..Meşrutiyetle yönetilmeye karşı olduğum sanılmasın!...Doktor olmayan veya kullanmasını bilmeyen adamların elinde şifalı ilaç bile, öldüren zehir olur.”

Ve elbette Mustafa Kemal’in şu tespitlerini:

—Şimdiye kadar işlenen hataların en büyüğü, girişimcilerimizin, aydınlarımızın, özellikle bilginlerimizin en büyük günahı namuslu olmamaktır. Milletin karşısında namuslu olmak ve namusluca hareket etmek gerekir. Milleti aldatmayacağız!..

-Millet tarafından, millet adına devleti yönetmeye yetkili kılınanlar için gerektiği zaman, millete hesap vermek zorunluğu, lâubalilik ve keyfî hareketle uzlaşamaz…

-Hangi hükümetin iyi veya fena olduğunu anlamak için, ‘Hükümetten amaç nedir?’, bunu düşünmek gerekir. Hükümetin iki hedefi vardır; Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmek. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyi, edemeyen fenadır.

—Hükümetin varlığının sebebi, memleketin güvenliğini, milletin huzur ve rahatını temin etmektir. Bütün memlekette gerçek bir güvenlik egemen olmalıdır. Millet, büyük bir huzur ve güven içinde içi rahat bulunmalıdır. Memleketimizin herhangi bir köşesinde halkın güvenliğini, devletin bütünlük ve huzurunu bozmaya kalkışanlar, devletin bütün kuvvetlerini karşılarında bulmalıdırlar.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü