Türk Dünyası Yardım Kampanyası

İslâmî İhya Hareketleri, Modernizm ve Selefîlik

01 Şubat 2014

Selefilik, tarihte ortaya çıkan tüm görüntüleriyle mezhep ya da ekolden çok bir dini ihya hareketi sadedindedir. Ehlü’l-hadis, Ahmet b. Hanbel taraftarlığı, İbn Teymiye ekolü, Muhammed b. Abdilvehhab hareketi ve birçok yönüyle yirminci yüzyıl İslamcılığı, temel esaslar olarak, dini aslına ircayı, onu bidatlerden temizlemeyi, mezhebi görüşlerden (taklit), Kur’an ve hadise dönüşü benimsemişlerdir. Bu hareketin temel esasları, selefe dönüş, taklidi ret ve bidatlerle mücadeledir. Selefe dönüş, belli bir tarih kesitini kutsallaştırmış, ilk dönemin özelliklerini dinin parçası haline getirmiştir. Taklidi ret, sosyal hayatın aldığı sonraki şekilleri, akli olarak açıklamayı ret anlamını taşımıştır. Bidatlerle mücadele ise, yeniliğe karşı duruş özelliği göstermiştir.

Özcü bir yaklaşımı temsil eden Selefi zihniyet bir kolektif ve epik İslamcılık türüdür. Kolektiftir, çünkü keskin sınırları olan “biz” kavramından yola çıkmaktadır. Epiktir, çünkü epik bir geçmişe (asrısaadet) dayalı mutlak bir gerçekliği dillendirmektedir. Selefi yöneliş, yaratanın elinden çıkmış olarak hayatın “geçmişte”, Allah ve Resulünün kutsadığı ilk nesiller eliyle tamamlanmış olduğunu varsaymaktadır. Bu zihniyette ‘şimdi’ ve ‘gelecek’, geçmiş zaman içinde anlam kazanır; İnsan ferdi ve toplum için amelin tek bir hüküm standardı vardır, o da geçmişte ortaya konmuş ‘âsar’dır. Din ‘âsar’dır.

Bu din söyleminin ya da dindarlık biçiminin temel özelliklerinden biri, katı ahlakçılık ve katı bir entelektüel hoşgörüsüzlüktür. Ahlakçılık, “cemaat” tasavvurunu da beraberinde getirecektir. Şeriat, cemaatin sınırlarını belirlemektedir. Bu zihniyette insanlar sadece kulluk derecelerine göre sınıflandırılır, din ve dindarlık, tek ölçü kabul edilir.

Bu dini zihniyeti tanımlayan bir başka unsur da her şeyin Kur’an’a, sünnete ve şeriata indirgenmesi, mutlak bir lafzilikle kaynakların ele alınması ve insanın fiil ve davranışlarının bütününün din içinde değerlendirilmesidir. İn­sa­nın bü­tün dav­ra­nış­la­rı di­nî olup ke­sin­lik­le dün­ye­vî di­ye ikin­ci bir şık­ka ay­rıl­maz.

“Nasçı tutum” denebilecek bu zihinsel iklimin teolojisinde Tanrı’nın tüm sorun ve değişimleri hesap ederek nas göndermemiş olması, O’nun tanrılığına yakıştırılmaz ve bu bilgesel bir eksiklik olarak görülür. Bu anlayışa göre vahyin nüzulüne sebep teşkil eden şartlar, bir defa nihai manada yaşanmış ve bitmiştir. Bu şartlar, nassa, ilkesel ve biçimsel olarak son şeklini vermiştir. Artık orada sadece hükümler vardır. Sonraki muhataplar, şartlar ne olursa olsun sabitleşmiş bu hükümlere muhataptırlar.

SELEFİLİĞİN TARİHSEL TEMELİ: EHLÜ’L-HADİS

İslam düşünce tarihinde dinin anlaşılma biçimi ile ilgili olarak ortaya çıkan tepkisel-kabilevi zihni tutumlardan, tavırlardan biri, inancı, tarihin bir önceki döneminde (Selef dönemi) sahip olduğu kültürel yapıyla özdeşleştirmektir. Bu tavır (ehlu’l-hadis), mutlak doğruyu temsil ettiğini iddia etmekte, değişme ve gelişmeye karşı direnci ve ‘sertleşme’yi öngörmektedir.

Ehlü’l-hadis, bilhassa akli tefekkürün, reyin, görüş bildirmenin, kelamın, felsefenin dinde gelişmeye başlamasıyla kendini göstermiş, toplumda meydana gelen ‘yeni gelişmelere’ paralel olarak ‘geçmişe’ dayalı hüküm verme ve rivayete dayalı din anlayışı tarzı ile, ehlü’r-re’yin karşısında yer almıştır. Bu dinsel tutumun esasını şu şekilde özetlemek mümkündür: Hakikat adına ne varsa hepsi, geçmişte oluşmuştur. ‘Şimdi’de ve ‘gelecek’te hakikat aranamaz.

‘Selef Mezhebi’, ‘geçen zamanın sünnetlerine dayanan’, bildik tanıdık dünyanın ‘bozulmasını’ önlemek için esere tabi olmayı istikamet üzere oluş kabul eden, her türlü değişime cephe alan, ‘bidatı, ‘muhdes’ olanı, ‘reyi’ inkar eden, böylece değiştirme, yorum, yargılama, değerlendirme, düzeltme çeşidinden tüm insani eylemleri yok farz eden gerilemeci bir zihniyeti temsil etmektedir. Burada hedef, adeta ‘tarihi sona erdirerek’ cemaatin normatif özelliğini koruyup daimiliğini ve denetimini sağlamaktır.

TARİHTE İHYA HAREKETLERİ

İslam düşünce tarihinde dini ihya hareketleri, ehlü’l-hadisin din ve dünya anlayışını canlandırmak isteyen hareketler sadedinde olmuştur. İslam tarihinde birçok ‘dinî düşünceyi ıslah’ projesi, ‘yeni durumları’ anlama çabası olarak ortaya çıkmamış, aksine bir ‘geriye dönme’ sadedinde kalmıştır. Islah projeleri her yeniliğin ‘saflığı’ bozduğu, her türlü değişikliğin İslam kimliği üzerinde krizlere yol açtığı inancını taşımıştır.

İhya veya ıslahın temel esaslarından biri, selefe dönüş çağrısı olmuştur. Bu çağrıda selef, kutsallaştırılmış, tarihten çok dinin bir parçası haline getirilmiştir.

İhyacı anlayışta ikinci esas taklidin reddidir. Bu zihniyete göre taklit, ‘ilim’ olmayan görüşü, reyi, sahabe, tabiin ve etbau’t-tabiînin büyüklerinin nakillerine dayanmayan bir fikri, esas almaktır. Taklidi ret, sosyal hayatın aldığı yeni şekilleri, akıl, görüş bildirme, tevil gibi yollarla değerlendirmeye tabi tutmayı kınamadır.

İhyacılıkta üçüncü esas dini bid’atlerden temizlemektir.  Bu esas da çoğu zaman dini düşüncede meydana gelmiş ilerleme esaslarını ret olarak anlaşılmıştır.

Muhammed b. Abdilvehhab ve Vehhabilik

18.yüzyılın kültürel ve siyasi ortamında, ilhamını Hanbelî ekolünden alan Muhammed b. Abdulvahhab’(1703-1787)ın ihya hareketi, Selefiyyenin en önemli tarihî arka planını oluşturmaktadır. Takipçilerinin ileri sürdüklerine göre bu hareketin hedefi, İslam’ın başlangıcındaki saflığına ve katışıksızlığına döndürülmesi ve dindeki bidatlerle savaşmaktır. İslam’ın aslına irca prensibi, Vahhabilliğin öncüsü Muhammed b. Abdilvahhab’ta çeşitli milletlerin İslâm’a girdikten sonra ona kattıkları renkleri inkar ve yeniden ‘Arap zihniyeti’ ile müttefik bir İslam’a dönüş arzusudur.

‘İlksel’ olana tarih karşısında üstünlük tanıyan bu yöneliş, bugün ile ‘yakın’ geçmişi bir yozlaşma, en iyi olasılıkla başlangıcın bozulması olarak görmektedir. Tarih, bozulmanın ve çürümenin tarihidir. Buradan hareketle Vahhabiliğin, İslâm’ın Araplık dışı düşünce izlerinden arındırılması gayesi ile başlamış olduğu ifade edilebilir. Bu tür bir düşüncenin siyasi mahiyet alma istidadı hemen kendini göstermiş ve Abdulvahhab’ın hareketi, Osmanlı karşıtı bir renge bürünmüştür.

Daha sonra Vahhabilik, Suudi devletinin kurucu faktörü olmuştur. Vahhabi olmayanların müşrik olduğu anlayışı, mal ve canların ‘gerçek inanlara’ (Vahhabilere) helal olduğu inancı, dışarıya karşı cihadı (bağımsızlık mücadelesi), içe karşı da birliğin meşruiyetini sağlamıştır.

İdeolojiler çağı diyebileceğimiz yirminci yüzyılda da Vahhabilik, Selefilik adıyla, İslam’ı, her şeyi kapsayan, toplumsal ve siyasal varoluşun bütün boyutlarını içeren kapalı, tekelci, tasarımcı ve kapsayıcı siyasi bir kurgu;  dini, devleti, insanları ve yaşama biçimlerini belirlemek isteyen, ideolojik bir yapıya dönüştürmüştür. Dolayısıyla Selefilik, siyasal İslamcılığı sonuç olarak vermiştir.

Bu kadar tarih, çevre, gelişme, değişmeye rağmen Hadis cemaati, İbnTeymiye anlayışı, Vahhabilik ve günümüz Selefiliği arasındaki benzerlik çok şaşırtıcıdır ve bunu sosyolojik olarak izah etmede bir zorluk bulunmaktadır. Watt’ın ifade ettiği, “değişmeyen durağan dünya” anlayışının bu benzerliği izah etmede önemli bir referans olabileceği söylenebilir. Watt’a göre örneğin Vahhabilik, bir bakıma yeni de olsa, İslami durağan dünya görüşünün bazı yönlerini yeniden güçlendirmenin adıdır.

Selefilik aslında özü itibari bir tarihsellik iktiza etmektedir ve Arap toplumunun tarih boyunca karşılaştığı gerek askeri, gerek siyasi ve gerekse kültürel dış saldırılara karşı verdiği bir tepki olarak, otantiklik ve öz kimlik tanımlanmasının kriteri olmuştur.

İSLAM MODERNİZMİ

İbnTeymiye’nin ‘İslâm’ı aslına irca’, ‘selef dönemine dönüş’, ‘taklidi ret’, ‘bid’atleri yok etme’ prensipleri, modernist İslamcıları da etkilemiştir. Çünkü bu ilkeler, sahih bir İslam anlayışına götüren temel referanslar olarak görülmüştür. Taklidi ret de, düşüncede otoriteyi, doğmatizmi, skolastisizmi ortadan kaldıracaktır. Bid’atlerin reddi ile de İslâm’ı saran hurafeler reddedilmiş olacaktır.

Bu yüzden İslam modernizminde yer alan selefe dönüş, taklidi ve bidatleri ret ilkelerinin, Selefilikte olduğu gibi, geçmiş sünnetleri yeniden ihya ile ilgisi bulunmamaktadır. İslam modernizminde bu ilkeler, modernleşmenin teolojik referansları konumundadırlar.

İslam modernizminin sistematik ilk düşünürlerinden biri olan Abduh’ta selefe dönüş, kurumsallaşmış dine olan bir tepkiyi ifade etmekte, yeniden öze, ruha dönüş ve böylece yaratıcı kuvvetleri yeniden keşif anlamına gelmektedir. Abduh’ta selefe dönmek, Kur’an’a dönmektir, ilk kaynaklara müracaat etmektir.

Muhammed Abduh’ta taklidi ret, düşünceyi özgürleştirmenin dini bir dayanağı olarak kullanılmaktadır. Abduh’a göre toplumsal ıslahın temel şartlarından biri, yüzyıllardan beri üst üste yığılan nasların bir tarafa bırakılarak, aklın âlemi kavrayan iktidarı ile bütün meselelerin ve bütün görüşlerin serbest tenkit ve tartışmasının yapılmasıdır. Ona göre aklın hakimiyetinin birinci manası, fikri taklidin bağlarından kurtarıp özgürlüğe kavuşturmaktır. İslâm, fikri, tüm bağlardan kurtarmak için gelmiştir. Kur’an mukallitleri en kuvvetli bir dille kınamıştır.

Abduh vahyi insan aklını ve özgürlüğünü vesayet altına alan tanrısal müdahale olarak anlamak istememiş, bu yüzden nübüvvet için adeta bir alan tespiti yapmıştır. Ona göre varlık alanında insan tamamen hürdür. Varlık sahasında insan aklı ve özgürlüğüne nübüvvet de dahil olmak üzere hiçbir sınır konulmamıştır. Burada nübüvvetin ve dinin etkisi, sadece iyiye ve güzelliğe yönlendirmek için öğüt verme, ılımlı davranmaya teşvik, zulme ve kötülüğe geçit vermeme gibi ahlaki ilkeler bazındadır.

Bundan başka Abduh, nübüvvetin insan aklı önünde bir engel gibi algılanmasına mani olmak ve İslam dininin aklilikle herhangi bir probleminin olmadığını kesin bir dille vurgulamak maksadıyla, dinlerin tekamül ettiği tezini gündeme getirmiştirBuna göre İslam akılcılığı, dinî tekamülün son aşamasıdır. Abduh’un görüşü, sonunda insanlığı en mükemmel din İslam’a ulaştıran gelişmenin safhalarını ortaya koymaktadır.

Abduh’un sadece tevhit ve nübüvvet anlayışı dikkate alındığında bile onun bir ihyacı, İbnTeymiye’nin etkisinde kalmış bir ıslahçı, Selefi olduğunu söylemek zorlaşmaktadır. Abduh, Hilmi Ziya Ülken’in tabirini kullanacak olursak bir “İslam modernistidir”. Birçok konudaki görüşü, batıcılarla ortaktır. Eğer Abduh’un fikri hareketi “İslamcılık” olarak nitelenecekse de bu, batıcılıkla birleşmiş bir “İslamcılıktır” . Batıcılığa göre de İslamcılığa göre de Batıdan bir şeyler alınacak, içinde bulunulan Doğu medeniyetinden de bir şeyler atılacaktır.

SELEFİLİK “DİN OLMAK İSTEMEYEN DİN”DİR

Selefilik terimi, somut bir doktriner bünyeden ziyade, ‘dışarıdan almaya’ karşı, bugün de batılılaşmaya karşı, İslâm’ı yeniden inşa etme niyetine tekabül etmektedir. Selefiliğin geçmişten günümüze en önemli özelliği, militan retçiliktir.

Selefi düşünce hattının temelinde insanın bir tür tekil ve her şeyi kapsayan bir bölümlenme sistemine göre tek bir şekilde kategorileştirilebileceği varsayımı yatmaktadır. Tekil mensubiyet kategorisi ve hakikate sahip yegane sahih kimlik dayatması, sekter çatışmaları kışkırtıcı bir hüviyete sahiptir.

Tekillik, tasvir etmede zayıf kalacağı için sosyal ve sivil aklımızın kapsamını büyük ölçüde yoksullaştırır. Bugün belli bir dine ya da mezhebe ait olmamız, önceden belirlenmiş “adanmış cemaat”e ait olma anlamına gelmektedir.

Din ya da mezhebin her şeyi kapsayan dışlayıcı kimliğe dönüşmesi şart değildir. Tek kimlik var İslam, tek hayat biçimi var sünnet, tek kurtuluş var Ehlibeyt gibi sloganlarının ifade ettiği, hayatı sadece din çerçevesiyle algılayış, dinsel inançlarda yoğunlaşma, kaba sınıflandırma biçimidir.

Selefilik, Müslümanların zaman içindeki “kendilik değerindeki yaralanmaları”, asrısaadet anlayışı ya da dini metinlerin tartışılmaz otoritesi ile örtme girişimidir. Burada mutlak bilgiye sahip olmanın verdiği otorite, otorite kaybını telafi etmektedir.

Saadet asrı ya da güçlü metin insanların geriye doğru bir uzantısı olarak görüldüğünde yaşanan güçsüzlük ya da acıların telafisi söz konusu olmaktadır. Altın çağ, üstünlük duygusunu sağlamaktadır. Selefilik, yetkisiz kalma ve yabancılaşma duygularını dengeleyen üstünlükçü bir püritenliktir. Selefilik bu anlamda kısmi bir “kimlik teolojisi”dir.

Selefi dil, bir tarzdan ziyade bir tepki hareketi ve bir mağlubiyet söylemidir. Ya da naif bir hissiyatın talebi gibidir. Bu yüzden bütün selefi söylem çeşitleri, söylemini geçmişe, ilk İslam tecrübesine oturtmaya ne denli çalışırsa çalışın, İslam medeniyeti ve kültüründen yoksun olduğu için özü itibariyle güncel toplum mühendisliğinin ve marangozluğunun radikal şekli olmaya mahkumdur.

Selefilik, hayali ve soyut bir ümmete atıfta bulunmaktadır. Bu durum beraberinde kültürsüzleşmeyi getirmektedir.  Şeriat kültürün yerini tutmaktadır. Selefi zihniyet ahlak zabıtalığını kültürle karıştırmaktadır. Kültür yerine yasa! Tarih selef devrine hiçbir şey katmamışsa İslam, kapalı bir ayin, zorunluluk ve yasaklar bütünü olacaktır. Tarih yoksa kültür de yoktur.

Prof. Dr. M. Zeki İŞCAN

(Atatürk Üni. Öğr. Ü.)

* 4 Ocak 2014 Tarihinde Türk Ocakları K. Maraş Şubesi tarafından gerçekleştirilen konferansın özetidir.

[1]Fazlurrahman,İslâm, çev. Mehmet Dağ- Mehmet Aydın, İstanbul, 1981, s. 288-289.

[2] Hamit İnayet,Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, çev. Hicabi Kırlangıç, Yöneliş Yay., İstanbul 1991, s. 20.

[3] Hamit İnayet,  Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, s. 10.
[4] Mehmet Zeki İşcan, Siyasal İslam, Dinî ve Fikrî Temelleri, s. 2.
[5] W. MontgomeryWatt, İslami Hareketler ve Modernlik, çev. Turan Koç, İz Yay., 1997, s. 20.

[6]MohammedAbed al-Jabri, “Democracy Human RightsandLaw in IslamicThought”, Lebanon, London, New York, I.B.Tauris&CoLtd, 2009, s.67’ 
[7] Bkz. Muhammed Ammara,el-İmam Muhammed Abduh, Mısır, Daru'ş-Şurük, 1988, s. 53.

[8]Abduh,Risaletu’t-Tevhîd, s. 144-145.
[9] Bu tabir ve içeriği için bkz. Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yay., İstanbul 1992, s. 276 vd.
[10] Bkz. Tarık Z. Tunaya, İslamcılık Akımı, Simavi Yay., 1991, s. 18, 78.
[11]OlivierRoy, Küreselleşen İslâm, çev. Haldun Bayrı, Metis Yay., İstanbul 2003, s. 134-143.

 

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü