Türk Dünyası Yardım Kampanyası

Türk Ocakları Kurultayı Vesilesiyle Genel Bir Değerlendirme ve Sunum

11 Nisan 2010

Nuri GÜRGÜR
Nisan 2010 Sayı : 272


Türkiye bu yıla yoğun bir gündemle girdi. Bir yandan çevremizde cereyan eden ve ülkemizi doğrudan ilgilendiren gelişmeler, diğer yandan başka bölücü terör ve etnik fitnenin yol açtığı güvenlik ve beka problemleri toplumumuzda giderek artan bir baskı oluşturuyor.

Soğuk savaşın bittiği 90’lı yılların başından itibaren, küresel egemenlik kurmaya yönelik politikalarını uygulamaya koyan ABD’nin, hem bölgemizde hem de Avrasya genelinde sergilediği politik ve askeri operasyonların sonuçları doğrudan Türkiye’ye yansıyor. İlk körfez harekâtından itibaren özellikle ekonomik alanda ağır bedelleri ödemek zorunda kaldık. 1991’e kadar dış ticaretimizin en önemli pazarlarından biri olan Irak’ı önemli ölçüde kaybettik. Son birkaç yıldan beri bilânçolarda gözlemlenen artışlar bile yirmi yıl önceki seviyeye ulaşamadı. 2003’te yapılan ikinci operasyonda işgal edilen Irak’ın fiilen üç parçaya bölünmesi, kuzeyde bir Kürt devletinin kurulması ülkemizin güvenliğini olumsuz şekilde etkilemektedir.  Saddam döneminde Kuzey Irak’ta barınma imkânı bulamayan PKK, 36. paralelin kuzeyinin Çekiş Güç vasıtasıyla Bağdat’ın denetimden koparılması sonucu yirmi yıla yakın bir süredir Kandil ve çevresini eğitim ve yerleşim hâline getirdi. PKK’yı sözde terör örgütü ilan eden ABD ikiyüzlü bir politika izliyor. Bir yanda Türkiye’yle teröre karşı işbirliği yapıyor görünürken, diğer yandan terör örgütünü bir baskı ve şantaj unsuru olarak elinden çıkarmak istemiyor. Türkiye ile samimi bir işbirliği yaparak etkili ve planlı bir politika izlemesi durumunda örgütün bölgede tecrit edilmesi, dar bir alanda sıkışıp kalması, böylelikle çözülmesi pekâlâ mümkün iken, sudan bahanelerle buna yanaşmıyor.

Bunun yerine Türkiye’ye kimlik ve kültürel haklar bağlamında bazı köklü yasal ve idari adımlar atılmasını,  siyasal ve toplumsal alanlarda etnik kimliğin serbestçe ifade edilip geliştirileceği bir ortam hazırlanmasını, siyasal zeminde çözüm aranmasını telkin ediyor.  Washington’un bu tavrı Barzani ve Talabani tarafından da tıpa tıp tekrarlanıyor. Sonuçta örgüt rahatsız edilmeden baskı görmeden Kandil’de varlığını sürdürmeyi başarıyor.

Irak’ta yapılan seçimlerin ülkeye huzur getirmesi ihtimali yok denecek kadar az. Gelecek yıldan itibaren Irak’tan asker çekmeyi, güneyi yerel güçlere bırakmayı, kuzeyi de kontrolü elinde tutmasını sağlayacak kadar birlik bırakmayı planlayan ABD’nin bu niyetini gerçekleştirmesi pek mümkün görülmüyor.

Bataklığa dönüşen Irak’tan çekilmekte zorlanan ABD’nin önümüzdeki süreçte birinci hedefi İran olacaktır. Tahran yönetiminin atom bombası imal etmeye yönelik çabaları son aşamaya gelmiş görünüyor.  Batı’nın ve İsrail’in bunu engellemek için yaptığı girişimler şimdiye kadar sonuç vermedi. Üstelik İran elde edeceği atom bombasını birkaç bin kilometre öteye taşıyacak füzelerin sürekli denemeleri yapılıyor. Bölgedeki hassas dengelerin yeni bir krizle sarsılmasını istemeyen Türkiye aylardan beri ara buluculuk yapmaya, Tahran’ı Batı’yla uzlaşacağı bir çizgiye getirmeye uğraşıyor. Ancak kendilerinden son derece emin görünen, yaptıklarının haklılığına inanan İran yetkilileri bakanlarımızı dinliyorlar, güzelce ağırlıyorlar, fakat projelerini aksatmadan uygulamaya devam diyorlar.

İran Devrimi’nin yıldönümünde Ahmedinecat, üstüne basa basa uranyum zenginleştirme programını yüzde 3’den yüzde 20’ye çıkardıklarını açıkladı. Bu İran’ın nükleer bomba yapımı konusunda kritik aşamayı geçtiği anlamına geliyor. Çünkü bir kere yüzde 20 oranına ulaştıktan sonra,  hemen hemen aynı teknolojiyle daha küçük kapasitede ve çok daha kısa zaman diliminde yüzde 90 oranına da ulaşılabiliyor. Böylelikle zenginleştirilmiş uranyumu bulunan bir ülke nükleer silah üretebilecek imkâna kavuşmuş oluyor.

Bu gelişmeler Batı’da ve İsrail’de kaygıyla izleniyor. İsrail bölgenin yalnız ülkesi olarak, nükleer üstünlüğünü kaptırmamak için her şeyi yapmaya hazır görünüyor. Gerekirse Irak’a tek başına saldırmaya, nükleer tesisleri vaktiyle Irak’ta yaptığı gibi bombalamaya kararlı olduğunu, bu amaçla sürekli hazırlık yaptığını herkes biliyor.

İran ile iyi ilişkiler içerisinde olmaya özen gösteren, bir dizi ekonomik ve askeri anlaşmalarla bu tutumunu perçinlenmeye çalışan Rusya Batı’lıların baskılarına daha fazla direnemedi; İran’a satmak için anlaştığı S–300 füzelerinin vermekten vazgeçtiğini açıkladı. Ancak tek başına bu kararın İran’ı yolundan döndürmesi mümkün değil. Önümüzdeki aylarda İran konusu muhtemelen Dünyanın en önemli meselesi hâline gelecek ve Türkiye her bakımdan çetin bir problemle karşı karşıya kalacaktır

Uzun menzilli füzelere sahip bulunan ve bunları nükleer başlıklarla donatacak olan İran,  bölge dengelerini kökünden sarsacaktır. Bu yöndeki bir gelişme Türkiye’yi olumsuz etkileyecektir. Bölgede İran’ın nüfusu hızla yayılırken, Türkiye’nin şimdiye kadar elde ettiği mesafe doğal olarak ortadan kalkacaktır. 

Diğer taraftan İran’ın nükleer güç olmasına yönelik bir ABD-İsrail operasyonun yapılması da Türkiye’nin aleyhine olacaktır. İki ülke arasında geliştirilmeye çalışılan ekonomik ve ticari ilişkilerin dibe vurmasının yanı sıra,  Irak’taki yangın henüz sönmeden bölgenin tamamı alevlerle kaplanacaktır. Silahlı bir çatışma durumunda İran’ın elinde ABD güçlerine ve İsrail’e karşı kullanacağı etkili silahlar mevcuttur. Irak’ta işgali çok kolay başaran ABD İran’da farklı bir durumla karşılaşacaktır. Sonuçta Basra Körfezi’nde ulaşımın büyük ölçüde durmasının yanı sıra, petrol kuyular ve rafineler hedef hâline gelecek, piyasalar altüst olacak, bölge ekonomisi dibe vuracak, İran’ın uzun mevzili füzeleri İsrail’in yerleşim yerlerine kolayca ulaşacaktır.

Batı’lı ülkeler muhtemelen ilk adımı İran’a yönelik bir Güvenlik Konseyi kararıyla atmak isteyecektir. Güvenlik Konseyi üyesi olan Türkiye bu kararın yanında yer alırsa İran ile ilişkileri onarılması çok zor şekilde bozulacak; tersi olursa hem ABD ile hem de Almanya ve İngiltere başta olmak üzere AB ülkeleriyle ilişkilerinde ciddi bir kriz yaşanacaktır.

Bölgenin en önemli Ülkelerinden biri olan İran ile tarihin derinliklerinden gelen kapsamlı ilişkilerimiz vardır. Halkının yüzde 40’ı Türk olan bu ülkeyle ekonomik ve sosyal bağlantılarımızı artarak devam etmesi her bakımdan gereklidir. Aksine bir durum sadece belli alanları değil Kafkasya’daki dengeleri ve Türk Dünyası’yla ilişkilerimizi de olumsuz etkiler. Ne var ki nükleer silaha sahip olan İran yalnız İsrail için değil Türkiye içinde problem olur. Uluslararası ilişkilerinde ve bölge meselelerinde geleneksel Fars emperyalizminin çizgilerlerini muhafaza eden İran,  nükleer gücünü ve uzun menzilli füze silahını dış politikasında baskı ve tehdit unsuru olarak kullanmaktan çekinmez.  Siyasi vizyonunu nükleer güçle destekleyecek İran’ın Türkiye’yle rekabet içine girmesi kaçınılmaz olacağından, özellikle Türk Dünyası ile ilişkilerimiz büyük bir yara alır. Bölge ülkelerinin nezdinde itibarımız sarsılır; İran kısa sürede bölge politikalarını belirleyen başoyuncu konumuna gelir.

Bu ihtimaller dikkate alındığında, Türkiye’nin arabuluculuk yaparak İran’ın nükleer ihtirasını frenlemeye,  atom bombası yapımından vazgeçirmeye, böylece askeri bir operasyonu önlemeye yönelik girişimleri doğru politikalardır. Sonucu ne olursa olsun bu çabalar sonuna kadar sürdürülmelidir.

Ermenilerin belirli bir takvim çerçevesinde her yıl sergiledikleri ABD merkezli kin ve düşmanlık kampanyası bu yıl da alışılan tarzda davam ediyor. 4 Mart’ta Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde soy kırım tasarısı 22’ye karşı 23 oyla kabul edildi. Türkiye ilk tepki olarak Washington Büyükelçisini Ankara’ya çağırdı. Tasarının Temsilciler Meclisi’ne sevk edilerek kabul edilmesi durumunda, Türkiye ABD ilişkilerinde tarihî bir krizin çıkması kaçınılmazdır. Bunun sonuçlarının ne olacağını Ermeni lobisinin etkisinde kalan Amerikalı siyasetçiler ve aydınlar düşünmeseler bile, konuya daha rasyonel bakmak ve değerlendirmek mecburiyetinde olan başkan Obama’nın ağır kayıplara mal olacak bir yanlıştan kaçınması muhtemeldir.

Geçen yıl ilişkilerin normalleştirilmesi amacıyla Zürih’te imzalanan protokollerin mürekkebi bile kurumadan, Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar Ermeni’lerin makul bir anlaşmaya niyetli olmadıklarını ortaya koymuştur. Türkiye içindeki ve dışarıdaki “Ermeni Muhipleri” bu kararı kamufle etmeye yönelik yorumlar yapıyorlar; her zamanki gibi Türkiye’yi sorumlu göstermeye çalışıyorlar. Ancak bu çabalar gerçeği örtmeye yetmez.

Söz konusu kararın paragrafında açıkça “Ermenistan’la Türkiye arasındaki Protokol, Ermenistan Anayasası’nın giriş bölümüne ve Bağımsızlık Bildirisi’nin on birinci paragrafına aykırı olarak yorumlanamaz ve uygulanamaz” denilmektedir.  

Ermenistan Anayasası’nın giriş bölümü  “Bağımsızlık bildirisine konulmuş millî gaye”lerden bahsediyor. Bağımsızlık Bildirisi’nin on birinci paragrafı ise “Osmanlı Türkiyesi’nde Batı Ermenistan’da yaşanan 1915 soykırımının uluslararası tanınmasını Ermenistan Cumhuriyeti’ne görev”  olarak veriyor ve bunu “Milli Gaye” olarak niteliyor. Böylece ortak Tarih Komisyonu kurarak 1915 olaylarının soykırım olmadığının tartışmaya açılmasını imkânsız hâle getiriyor.

Diasporanın ve Taşnakların sevinç gösterileriyle kutladıkları bu bağnazlığın anlamı açıktır. Yüzyıllık bir kan davasının hedefi olan Türkiye köşeye kıstırılarak, diplomatik yollar kapsamlı şekilde kullanılarak infaza çalışılmaktadır. ABD Temsilciler Meclisi’nden geçirilmek istenen soykırım kararı, çıkarsa bu bitmeyen husumetin önemli bir aşaması olacaktır.

Amerika’daki etkisi büyük olan Yahudi Lobisi’nin Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan gerginlik nedeniyle, Ermenilerin yanında yer alması bu yıla münhasır bir durum değildir. Dış İlişkiler Komisyonu’ndaki yedi Yahudi kökenli parlamenter, 2007’deki karar tasarısında da Ermeni tezlerinin destekçisi olmuşlardır.

Bir gerçeğin herkes tarafından görülmesi gerekiyor. Zürih protokolleri imzalanmış, anlaşma tekemmül etmiş Ermenistan ile ilişkiler normalleşmiş bile olsa, Diaspora soykırım iddialarının kongre kararıyla tanınması için çabalarını sürdürecektir.  Bütün benliklerini kaplayan temel karakterleri hâline gelen, kin ve nefret duygularını nesilden nesile daha güçlü şekilde aktaran bu “tuzu kuru Diaspora’nın” Ermenistan’daki yoksul soydaşlarına karşı duydukları utancı bastırmak ve “görevimizi yaptık” diyebilmek için yapmayacakları şey yoktur. Yurttaşları oldukları ABD’nin çıkarları,  Ermenistan’daki halkın çaresizliği ve geleceği umurlarında bile değildir.

Ermenistan’ın dışında ve içinde bu duygularla dopdolu insanların varlığı, Erivan’ın rasyonel davranmasını Azerbaycan ile makul bir anlaşmaya yönelmesini engellemektedir. Karabağ’ın çevresindeki yedi Azerbaycan reyonunun işgal altında tutulmasının haklı bir yanı olmadığının, bu durumun kendilerini uluslararası hukuk bağlamında sorumlu ve suçlu kıldığını bilmelerine rağmen geri adım atmayı göze alamıyorlar. Böylece hem Azerbaycan ile hem de Türkiye ile ilişkileri kilitleniyor,  yoksulluğa, sefalete saplanıp kalıyorlar.

Türkiye’nin Karabağ sorunu çözülmeden sınırlarını açmayacağını ilişkin kararı çeşitli vesilelerle Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın ağızlarından üstüne basa basa kesin bir dille defalarca açıklandı. Bu sözler Türk Milletine, Türkiye ve Azerbaycan kamuoyuna ve bütün dünyaya karşı taahhüt anlamını taşımaktadır.  Bunun tersine herhangi bir geri adım sadece ülkemizin itibarını değil bunu yapacak yetkililerin saygınlığını da onarılmaz şekilde zedeler.

Nisan ayı sonlarında Kıbrıs’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçim sonucunun hâlen yürütülmekte olan müzakereleri bir ölçüde etkilemesi muhtemeldir.  Büyük bir iddiayla iş başına gelen,  liberal çevreler tarafından hararetle desteklenen Mehmet Ali Talat,  kısa sürede gerçeklerle karşı karşıya kaldı.  Durumun zannettiği gibi olmadığını gördü. AB’nin hak-hukuk tanımayan, uluslararası anlaşmaları, kuralları dikkate almayan tutumunu şahsen muhatabı oldu. AİHM’in Kıbrıslı Rum’ların başvurularını hukuku bir kenara atarak değerlendirilmesine defalarca şahit oldu. Müzakere masasında Rum’ların her şeye tek yanlı sahip olmak isteyen, Türkleri lütfedecekleri imkânlarla sınırlı ikinci bir sınıf teba şeklinde değerlendirmek isteyen gerçek yüzleriyle karşılaştı. Bu gerçekler Annan Planı’na 2004’de hararetle destek veren Türk halkı tarafından da fark edildi.

Temel görüş ve tezlerinin yanlışlığı açığa çıkan, vaatlerini yerine getiremeyen Mehmet Ali Talat’ın seçilme şansının bulunmadığını herkes görüyor.  Talat’ın seçimi kaybetmesinin AKP’nin başarısızlığı anlamına geleceği şeklindeki sözleri Ankara’dan son anda bir destek sağlamaya yönelik çırpınışlardır. Ancak bu girişimlerin sonucu değiştirmesi beklenemez. Kıbrıs’ta AB sevdalısı liberal çevrelerin şişirdiği balonlar ard arda patladı. Bundan sonraki gelişmeleri asılsız hayaller, varsayımlar, beklentiler ve efsaneler değil gerçekler belirleyecektir.

Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren ve taraf olduğumuz problemlerin yıllar boyunca çözümlenmemesinin, kronik hâle gelmesinin, ülkemiz üzerinde giderek artan baskı oluşturmasının sebepleri ortadır. Bunları dışarıda arayarak kendimizi rahatlatmak yerine olayları objektif değerlendirmeye, kendi sorumluluklarımızı ve yanlışlarımızı belirlemeye mecburuz. Gereksiz ve yararsız gündem maddelerinden kendimizi kurtarıp esas meselelerin üzerine yoğunlaşamıyoruz; zamanımızı, imkânlarımızı, enerjimizi boşa harcayıp tüketiyoruz.

Türkiye’nin en önemli problemi olan etnik fitnenin, otuz yıla yakın bir süreden beri ülkemiz üzerinde kara bir bulut gibi asılı durmasının, bölücülerin doğrudan üniter yapımızı ve Türkiye’nin bütünlüğünü tartışmaya, pazarlık konusu yapmaya kalkışmalarının nedenlerini ararken doğru tespitler yapmaya mecburuz. Bunu başardığımız ölçüde kendimizi yanlış yapmaktan özgüven eksikliğinden kaynaklanan saplantılardan, art niyetli iç ve dış telkinlerden kurtulabiliriz.

Etnik fitnenin nasıl doğduğunu, kimler tarafından kışkırtıldığını doğru belirlemeden bilinen çevrelerin yönlendirmesiyle etnik taleplere kapı açmak suretiyle meseleye çözüm bulunacağını zannetmenin yanlışlığı her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. İlk yıllarda belirli bir bölgeyi silah zoruyla kontrolüne alarak,  bağımsız bir devlet kurmayı hedef alan örgüt, Türk Silahlı Kuvvetleri ve güvenlik güçleri karşısında ağır kayıplar verdi, bozguna uğradı. Öcalan’ın İmralı’da “Demokratik Özerklik”  diye açıkladığı yeni strateji PKK’nın amacından vazgeçtiğini değil, buna farklı bir yöntemle ulaşma niyetini ifade ediyordu.

Günümüzde en popüler politik kavram olan, yeryüzünde hemen bütün ülkelerde hayata geçirilmeye çalışılan demokrasinin ne yazık ki somut bir tanımlaması yapılamıyor; çerçevesi ve içeriği ülkelerle bölgeler arasında farklı şekillerden tanımlanıyor. Siyasî görüş ve ideolojilere göre değişen yorumlamaların uygulamaların bulunması sebebiyle çelişkili tablolar oluşabiliyor.  Bu karmaşa demokrasiyle doğrudan bağlantılı olan haklar ve özgürlükler alanında, özellikle etnik ve kültürel kimlikler konusunda daha sık yaşanıyor.

Çağımızda küresel güç merkezlerinin mikro milliyetçiliklere sempatiyle bakmaları, etnik grupların siyasal hak ve imkânlar kazanmalarına destek olmaları demokratik bir tercih gibi sunulsa da,  aslında bu tutumlar ekonomik ve politik hesaplardan kaynaklanmaktadır. Ancak hangi nedenlerle olursa olsun,  bu küresel destekler etnik girişimlerin ve buna bağlı terör eylemlerinin, Batı dışındaki toplumlarda sosyal ve siyasal karışıklıklara, çatışmalara yol açtığı görülmektedir.

İspanya’da Basklıların bağımsızlık girişimlerine seyirci kalan Batı’lıların, ETA militanlarının yakalanması için yakın iş birliği yaptıklarını herkes görüyor. Ülkesindeki PKK militanlarına ve örgütsel çalışmalarına büyük müsamaha gösteren,  tesadüfen yakalananları Türkiye’ye iade etmeyip salıveren Fransa’nın,   ele geçirdiği ETA liderlerini vakit geçirmeden İspanya’ya teslim etmesi, ikiyüzlülüğün tipik bir örneğidir. Almanya, İngiltere, Benelux ve İskandinav ülkelerinin bu konudaki tavırları da daha farklı değildir. İtalya, Fransa ve Belçika’da geçen ay yapılan operasyonlar bu tavrın değiştiğini değil Washington’un yönlendirmesiyle yapılan taktik bir değişiklik şeklinde yorumlanabilir.

Bölücü terörün çeyrek yüzyıllık varlığı kendi gücünden değil, baştan itibaren bulduğu iç ve dış desteklerden, sunulan imkânlardan kaynaklanmaktadır. Türkiye’de özellikle AB ile üyelik müzakerelerinin başlamasına paralele olarak, demokratikleşme adına örgütün kültürel ve siyasal alanlarda rahatça faaliyet gösterebileceği bir ortam oluştu. İnanç yapıları, fikir ve ideolojileri farklı bazı kesimler, başta medya olmak üzere, kamuoyunu etkileyecek alanlarda yakın işbirliği yapıyorlar. Dirsek teması hâlinde sistematik bir propaganda yürütüyorlar. Buluştukları ortak amaç devletin olabildiğince esnetilerek, gerekli yasal düzenlemeler yapılarak etkisini olabildiğince aza indirmek, böylece oluşan boşlukta fikir ve düşüncelerini serbestçe anlatabilecekleri, faaliyet gösterecekleri bir ortam hazırlamak.

Neo-liberal ikinci cumhuriyetçilerden, çeşitli sol fraksiyonlardan ve bazı dini grup ve siyasî İslamcılardan oluşan bu ortak cephenin kimlik ve kültürel haklar konusundaki propaganda ve ajitasyon faaliyetleri siyasî iktidarın açılım iddiasıyla sergilediği tavır ve icraatla geniş ölçüde uyuşuyor.

Siyasî iktidar bu çevrelerin takdir ve desteğini kazanmak suretiyle kendi bünyesinde eksikliğini duyduğu entelektüel muhite kavuşmayı ve bu çevrelerden meşruiyetine ilişkin onay almayı umuyor. Diğer taraftan millî kimliğin, millî kültürün itibardan düşürülmesi, sakıncalı sayılması, hoyratça itilip kakılması AB çevrelerinde de olumlu karşılanıyor;  destek buluyor.

Demokratikleşme adı altında oluşturulan ortamda, başta Kürtçülük olmak üzere, etnik milliyetçilikle, azınlıklık ırkçılıkları rahatça yapılabiliyor. Toplantılar, gösteriler, yürüyüşler düzenleniyor; TV’lerin ekranları gazetelerin sütunları sadece belirli görüş sahiplerine açılıyor. Zihinler hiçbir dönemde görülmedik şekilde yürütülen tek yanlı telkin ve bombardıman altında istenen tarza uyumlu olacak şekilde düzenleniyor.

Bölücü örgütün yeni örgütlenme modeli KCK çatısı altında şehirlerde 500 bine yakın çoğu çocuk yaştaki gençlerden oluşan partizan kadrolar hazırladığına ilişkin haberler, Türkiye’nin yakın geleceğini tehdit eden tehlikenin boyutunu ifade etmesi bakımından son derece önemlidir. Türk Ocakları Genel Merkezi’nin geçen yılın ağustos ayında yaptığı basın açıklamasında bu konuya ilişkin tespitleri geçerliliğini bugünde aynen koruyor:

  1. Bölücü terör, etnik milliyetçi Kürtçülük hareketinin eseridir.  Konuya çözüm ararken,  öncelikle terörü doğuran sosyal ve psikolojik zemini dikkate almak, bin yıldır yaşanan birlikteliğin son dönemde bozulmasının, belirli bir kitlede farklı bir aidiyet bilincinin oluşmasının sebeplerini araştırmak, buna önlem almak zorundayız.                                          
  2. Bölücü terör, hem bazı Batı’lı ülkelerde hem de içimizdeki solcu ve liberal çevrelerde  “bir halkın kurtuluş mücadelesi” şeklinde algılanıyor; meşru sayılıyor ve destekleniyor. 80 öncesinde devletle ideolojik nedenlerle çatışan, onu yıkmaya çalışan günümüzün neo-liberal ve demokrat kesimlerin, yarım kalmış hesaplarının demokratikleşme, haklar ve özgürlükler gibi evrensel değerler üzerinden yürütmeye çalışıyorlar. Hükümet gerçek yüzlerinin ve esas niyetlerinin görmezlikten gelerek bunları kılavuz yapmak isterse, daha baştan çıkmaza saplanır girişimlerini kuşkulu hâle getirir.
  3. Problemin kilit unsuru PKK’nın varlığıdır. Bölgede 5–6 bin silâhlı militanın tehdidi hüküm sürdükçe, halkın iradesini özgürce ortaya koyması mümkün olmaz. Atılacak her adım denize dökülen bir kova su gibi sonuçsuz kalır.
  4. PKK- DTP  (BTP)  sözcülerinin ve Öcalan’ın çözüm adına ileri sürdükleri istekler,  üzerinde durulmaya değmeyecek hezeyanlardır. Bunların ciddiye alınıp, müzakere edilmesini tavsiye eden neo-liberal kalemler, devleti örgüte teslim olmaya zorlamaktadırlar.
  5. Bu cümleden olarak;
    a) Anayasanın değiştirilerek, Türk ve Türklükle ilgili kavramların metinden çıkarılmasını istemek,
    b) Yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi adı altında otonomiye, yerel özerkliğe kapı açmak,
    c) Kürtçeyi eğitim kurumlarına taşıyarak, kamusal alanlarda kullanılmasının önünü açarak Türkçeyle eş değer hâle getirmeye çalışmak,
    d) Etnik kimlikle politika yapmayı önermek 
    e) Genel bir af çıkararak PKK militanlarına ve Öcalan’a siyaset yapma imkânı hazırlamak, PKK’nın silah yoluyla elde edemediği sonuçlara yasal yollardan ulaşmak anlamına gelen girişimlerdir. Bunların “vatana ihanetten”  başka tanımlaması yapılamaz.

Türkiye’nin öncelikli problemi bölücü terördür, etnik fitnedir. Bundan daha önemli bir meselemiz yoktur. Etnik fitne önlenemediği sürece ülkemizin bütünlüğü, milletimizin huzuru ve güvenliği ciddi tehdit altında olacaktır. Terör örgütünün iklim şartları dolayısıyla kış ayları boyunca eylem yapmaması kimseyi kandırmasın. Demokrasi ve insan hakları gibi karizmatik kavramların süs malzemesi şeklinde kullanılması,  bölücü örgüt mensuplarına mazlum ve mağdur görüntü verilmeye çalışılması örgütün değirmenine su taşıma anlamına gelir.

Öteki meselelerimizi, iç ve dış başka problemlerimizi halletmeye fırsat bulabilmemiz için,  72 milyon insanın bu topraklarda huzur ve güven içinde yaşaması için bu fitneyi vakit geç olmadan bertaraf etmek mecburiyetindeyiz. Bunu ne kadar erken başarırsak esas konularımıza dönme fırsatı buluruz; ekonomik ve sosyal meseleleri halledip huzur ve güven içinde yaşamayı sağlarız.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü