Türk Dünyası Yardım Kampanyası

GAZZE HARABELERİ BURADA, İNSANLIK NEREDE?

19 Ocak 2009

19 Ocak 2009
Nuri GÜRGÜR


İsrail’in Gazze’de 3 hafta boyunca yaptığı katliam her yönüyle tipik bir insanlık suçudur. Tepkilere aldırmadan, BM kararlarını umursamadan avuç içi kadar bir alan, karadan, havadan ve denizden yapılan bombardımanla, nokta atışlarıyla harabeye çevrildi, yaşanılmaz hale getirildi. Çoğu kadın ve çocuk, binden fazla insan katledildi. Her tarafı yakıp yıkan, kan gölüne çeviren İsrail’in saldırılarını durdurması adil bir çözüm ve barış anlamına gelmiyor.

Tam tersine bu kararıyla, Filistinliler’in hukukunu tanımadığını, bağımsız bir devlet kurarak kendilerini yönetmelerini kesinlikle istemediğini, demokratik tercihlerine saygı göstermediğini bir kere daha ortaya koyuyor. Çünkü karşısındakileri ikinci sınıf insan sayıyor, değer vermiyor, medeniyet dışında kalmış varlıklar olarak görüyor.

İsrail hükümeti bu katliamı toplumdan gelen genel istek ve beklentiler üzerine yaptı. Operasyonun olabildiğince kanlı ve şiddetli yapılması hususunda iktidarla muhalefet tam bir uzlaşı halindeydi. Halk Gazze sınırına yığılarak günler boyunca, eğlenceli bir olaya bakar gibi yapılan bombardımanı, evlerin yıkılışını, çocukların sivillerin öldürülmesini izledi.

İsrail toplumuna egemen olan bu psikolojinin oluşumunda en büyük faktör Yahudi dini ve Tevrat inancıdır. Ancak sergilenen derin nefreti sadece bununla izah etmek doğru olmaz. Çünkü aynı Tevrat’ta merhamet, adalet ve barış mesajları var. Dünya’nın başka yerlerinde yaşayan Yahudi aydınlarından Gazze katliamına yönelik eleştiriler yapılması, olayın sadece dinî inançtan kaynaklanmadığını, başka politik nedenlerin de olduğunu gösteriyor.

Bu meselenin tarihi seyrine bakıldığında, yüz küsur yıllık Siyonist ideolojinin İsrail Devleti üzerinde belirleyici bir etki yaptığı görülür. Yahudiler, yüzlerce yıllık bir ayrılıktan sonra, 20.yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren yoğun ve sistemli bir yerleşim politikasıyla Filistin topraklarını yeniden vatanlaştırmak üzere göçe başladılar. Buralarda hızla çoğalarak güçlü bir topluluk haline geldiler. Mükemmel organize oldular, Arapların topraklarını yüksek bedeller ödeyerek satın aldılar ve yerleşim alanlarını genişlettiler. Varlıklarını sürdürmelerinin öncelikle silahlı bir güç olmalarına, savaşmalarına bağlı olduğunun bilincindeydiler. Militanist yöntemlerle örgütlerini kurdular, silahlı mücadeleyi başlattılar.

Filistin’li Araplar ne olduğunu anlayıncaya kadar belirledikleri yerlere yerleşen ve bütün savunma tedbirlerini eksiksiz alan Yahudi topluluğu artık siyasal çıkış aşamasına gelmiş bulunuyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu ve Batı Avrupa’dan gelen göçmenlerle daha da kalabalıklaştılar. Başta ABD olmak üzere, Batı ülkelerinden büyük destek alıyorlardı. 1948 ilkbaharında kağıttan kaplan görünümündeki sözde birleşik Arap ordularını bozguna uğrattılar ve bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Birleşmiş Milletler bu kararı onaylarken, Filistin topraklarının %55’ini İsrail’e, %45’ini Filistin’li Araplar’a bırakmıştı. Ancak Yahudiler karara uymadılar; silah gücüyle, katliamlarla bir milyon Filistinliyi sürdüler, topraklarının %28 ine daha el koydular. Bir taraftan buralara yerleşirken, diğer taraftan Filistinliler’in sürüldükleri topraklarda bağımsız devlet oluşturmaması için yıllar boyunca kanlı bir baskı ve şiddet uyguladılar.

Yeni devletin ideolojisini ve hedeflerini siyonizmin kurucu ideoloğu Tehodor Herzl 1897 de şöyle açıklamıştı. “Kuzey sınırlarımız Kapadokya dağlarına kadar dayanır; güneyde de Süveyş Kanalı’na. Sloganımız Davut ve Süleyman’ın Filistin’i olacaktır.” 1948 de ilk İsrail Cumhurbaşkanı David Ben-Gurion şöyle demişti: “Filistin’in bugünkü haritasını İngiliz manda yönetimi çizmiştir. Yahudi halkın gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmeleri gereken bir iş daha vardır; bunu Nil’den Fırat’a kadar genişletmektir.”

Filistin’de bağımsız devletlerini kuran İsrail halkının temel motivasyon kaynağı Musevî dinidir. Tevrat’ta şöyle denilmektedir: “…ve sen onları vuracağın zaman onları tamamen yok edeceksin. Onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara acımayacaksın. Çünkü sen Allah’ın Rab’ine mukaddes bir kavimsin. Allah’ın Rab, yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti.”1

İsrail’in eski Ankara Büyükelçisi Bor-Ner “biz kutsal kitabın insanlarıyız” derken (1998) bu inancın içselleştirildiğini ifade ediyordu.

İsrail halkının tamamı kuşkusuz dindar Yahudilerden oluşmuyor. Ancak Yahudilik dini bir inanç olmanın ötesinde, kültürel bir kabul olarak toplumun genelinde benimsenmiş, devlet üzerine izlenen politikalara egemen olmuştur. İnsanlar tanrı ve dinle ilgisiz olsalar bile, Ahd-i Atik’in kendilerine sunduğu imkanları siyasî vizyon olarak benimsemişler, ulusal politika halinde uygulamaya koymuşlardır. Dolayısıyla Siyonizmin politik çerçevesinin esin kaynağı kutsal kitaptır. Buradaki metinlere göre Nil’den Fırat’a kadar “vaad edilen topraklar” vardır, Yahudiler Allah Rab tarafından seçilmiş halktır. Kendilerine verilen misyonu yerine getirmek için İsrail Devleti saf etnik Yahudilerden oluşturulacak, Yahudi olmayanlardan arındırılacak, bütün Yahudiler tek bir Devlet bünyesinde toplanacaktır. Ayrıca Dünya üzerinde etkili olmak ve egemenlik kurmak üzere organize olunacak, özel yöntemler izlenecektir.

İsraillilerin psikolojilerini etkileyen faktörlerden biri de başta Almanya olmak üzere, Avrupa ülkelerinde maruz kaldıkları muameleler, karşılaştıkları şiddettir. Kendisi de Musevî ve eski bir parlamenter olan Avram Burg bir dergiye verdiği mülakatta İsraillilerin soykırım psikozu içinde yaşaya yaşaya, hayatta kalmaktan başka hiçbir amaç taşımayan ve dolayısıyla ahlâkî kıstaslarını yitiren bir toplum haline geldiklerini, oysa On Emir’de adil bir toplum çağrısının, sadece Yahudileri değil bütün insanları kucakladığını, soykırımdan sonra bütün bunların bir kenara atılarak “biz yaşayalım da başkaları ne olursa olsun” duygusunun geçerli olduğunu söylüyor.

İsrail izlediği politikaların eleştirilmesine büyük tepki gösteriyor. Bunun İkinci Dünya Savaşı yıllarında Yahudilerin yaşadığı acıları, soykırımı inkâr anlamına geldiğini ilân ediyor. Böylece Yahudi soykırımını Siyonist politikaların meşrulaştırılmasını sağlayan, bütün dünyayı geçmişteki mağduriyetlerinin sonsuza kadar diyetini ödemekle yükümlü gören bir savunma silahı şeklinde kullanıyor. İsrail’e yönelik eleştirileri anti-semitist (Yahudi aleyhtarlığı) tavırlar ilan ediyor, karalamaya, sindirmeye çalışıyor. Yahudiler’in başta ABD olmak üzere basın ve televizyonlardaki gücü, İsrail politikalarına bir nevi dokunulmazlık kazandırıyor. Meselâ Amerikan halkına Filistin’deki yaşananlar tek yanlı anlatıldığından ne olup bittiğini tam olarak bilmiyorlar. Pek çok aydın anti-semitist olarak damgalanıp dışlanmak korkusuyla görüşlerini açıklamaktan çekiniyor. ABD’de yaşayan Yahudi elitleri zaman zaman taraftarı oldukları muhafazakâr politikalara karşı çıkanlara bile, “anti-semitist” olmakla suçlamışlardır. ADL lideri Perlmutter, ABD savunma bütçesinden kesinti yapma girişimlerini, hatta nükleer güce karşı çıkmayı dolaylı olarak Yahudi çıkarlarını zedeleme anlamına geldiğini, böylece bunların anti-semitistizm olarak nitelendirilmesi gerektiğini açıkça savunmuştur. Yahudi araştırmacı Jacop Neusner’e göre, “soykırımın benzersiz kötülüğü, Yahudileri diğerlerinden ayırmakla kalmaz, aynı zamanda bunun Yahudilerin diğerleri üzerinde hak elde etmesine de neden olarak tanır.” [2]

İsrail’in bölgede bu derece etkili konuma gelmesi, sadece kendi becerisiyle, çabasıyla olmadı. Araplar Filistin’de ne yapılmak istendiğini uzun süre algılayamadılar. İsrail’in bağımsızlığını ilan etme noktasına geldiği dönemde ise, Arap devletleri probleme gereken ciddiyetle eğilmek yerine, Filistin toprakları üzerinde çıkar hesapları yapmak istediler. İsrail bir taraftan hasımlarının dağınık olmalarından, birlik sağlayamamalarından yararlanırken, diğer taraftan karşısındaki güçlerin bir çok yöneticisini, komutanını parayla satın

aldı. Her yöntemi kullanarak bağımsızlık girişimini başarıyla tamamladığı gibi, BM kararına aykırı şekilde bir genişleme hamlesini de gerçekleştirdi.

İsrail günümüzde de karşısındaki güçlerin zafiyetinden azami ölçüde yararlanıyor. Arap dünyasında toplumların kendi yöneticilerine bağlılıkları, saygıları kalmamıştır. Sistem önemli ölçüde çürümüş, meşruiyetini kaybetmiştir.3

Seçimler serbestçe yapılabilse, Mısır’da, Ürdün’de ve Suriye’de şimdiki yönetimler iktidarda kalamazlar. Hizbullah ve Hamas gibi devlet dışı örgütler halkla doğrudan ilişki kurarak, güvenlerini kazanarak sempati topluyorlar. İran bölge ülkelerindeki yönetim boşluğunu değerlendiriyor. Örgütlere destek sağlayarak, muhalefeti teşvik ederek halkla yakın ilişkiler kuruyor. Böylece Şia’nın etkisi hem politik alanda hem de inanç bağlamında giderek yaygınlaşıyor. Son zamanlarda Mısır’da yer altında çalışan Müslüman Kardeşler Örgütü’ndeki gençlerin arasında Şiiliğin benimsenip gruplar halinde kabullenenlerin görüldüğü ifade ediliyor.

Topraklarını güç kullanarak, hukuku ve adalete hiçe sayarak genişleten İsrail, güvenlik ve beka problemlerinden sıyrılamıyor. Her an saldırıya uğramak endişesi, paranoyak bir toplumsal yapının oluşumuna yol açıyor. Hamas ve Hizbullah gibi örgütlerin sözden ileri ciddi bir anlamı bulunmayan kuru sıkı tehditleri, bu psikolojiyi besliyor. Ancak İsrail’in esas korkusu daha uzak yerden, İran’dan kaynaklanıyor. İran’ın husumeti sözle sınırlı kalmıyor. Suriye ile devletlerarası siyasal yakınlaşmanın kurulmasının yanı sıra, Hizbullah ve Hamas ile de doğrudan ilişkileri var. Böylece bölgede ortaya çıkan Şii-Sünni ekseni, hem İsrail tarafından hem de Arap ülkelerin rejimleri açısından ciddi bir tehdit şeklinde algılanıyor.

İsrail’in İran korkusunun bir diğer nedeni, bu ülkenin nükleer silah üretim potansiyelinin bulunmasıdır. 1980’de Saddam döneminde benzer bir girişimi sonuçlandırmaya hazırlanan Irak’ın nükleer tesislerini ani bir hava saldırısıyla imha eden İsrail, çok istemesine rağmen İran’a yönelik benzer bir operasyonu henüz yapabilmiş değil. Ancak bunu bir şekilde kesin olarak yapmaya kararlı görünüyor.

Gazze iki hafta süren saldırılardan sonra, tam anlamıyla harabeye dönmüş durumda. Zaten yetersiz olan alt ve üst yapı bütünüyle yıkıldı; binalar enkaz haline döndü. Sağlık ve eğitim tesisleri çöktü, iki yıldan beri uygulanan kaskatı İsrail ambargosu nedeniyle izole edilen yokluk ve kıtlık içinde yaşamaya çalışan bir buçuk milyon insanın hayatta kalması daha da zorlaşmış bulunuyor. Açlık ve hastalık nedeniyle her an kitlesel ölümler yaşanabilir.

Gazze’nin insanca yaşanabilir hale getirilmesi, şartların nispeten normalleştirilmesi için 2 milyar Dolar kadar kaynak gerekiyor. Dünya’da yaşanan bugünkü ekonomik kriz ortamında bunun sağlanması ihtimali yok denecek kadar az. Üstelik Arap Dünyası İran’ın bölge üzerindeki nüfuzunun artabileceği korkusuyla, HAMAS rejiminin bir an önce devrilmesini istiyor. Arap yönetimleri bu nedenle saldırılara ciddi tepki vermediler, toplumlarının duygularını sahiplenmediler.

Gazze 700 km2 lik küçücük bir alan. Halk İsrail’in ambargosu ve Mısır’ın buna uyması nedeniyle iki yıldır tam bir kuşatma altında, demirden bir kafes içerisinde yaşamaya çalışıyor. İsrail 1995 de askerlerini çekmiş olsa bile, burayı başı boş bırakmayı, seçimle halkın %75 inin desteğiyle iktidara gelen Hamas’ı meşru bir yönetim olarak tanımayı, muhatap alıp görüşmeyi kesinlikle istemiyor. 2006 da demokratik tercihini kullanan Gazze halkını kendi yöntemiyle cezalandırıyor. Oysa bölgede kalıcı bir barışın sağlanması imkansız değil. 1973 savaşından bu yana, artık Arap devletleri İsrail’i yok etmekten bahsetmiyor. İsrail’in makul ve adilane bir çözüme yanaşması, 1967 sınırlarına çekilmesi halinde ciddi bir itiraz olmadan kalıcı bir anlaşmanın yapılması mümkün görünüyor.

İsrail buna yanaşır mı? Siyonist ideolojinin etkisinden kurtularak Araplar’ı saygın ve onurlu muhataplar sayarak, Filistinlilerin haklarını iade ederek birlikte huzur ve güvenlik içinde yaşamayı tercih eder mi?

ABD’nin altmış yıldır kayıtsız şartsız desteğini, ekonomik yardımlarını arkasında bulan İsrail’in bu stratejik ittifak ilişkisi devam ettiği sürece, makul bir çizgiye yanaşmasını beklemek hayal olur. Kaldı ki Batı dünyası da konuya duyarsız kalıyor. Avrupalılar geçmişte yaşattıkları acıların ve soykırımın ezikliği ile İsrail’i kollamaya çalışıyorlar. Oysa yüzyıllar boyunca birlikte yaşamaktan mutlu olmadıkları Yahudilerin, kendilerine bir vatan bularak ülkelerini terk etmelerinden içten içe ferahlık duyuyorlar. Dolayısıyla bugünkü dengesiz ve hukuksuz statüye müdahale edip başka problemlerle karşılaşmayı göze alamıyorlar.

Öte taraftan İsrail uluslararası ilişkiler açısından ciddi bir zorlukla karşılaşmıyor. BM Güvenlik Konseyi kararlarına aldırmıyor. Çünkü bunlara ilişkin herhangi bir yaptırımla karşı karşıya kalmayacağını biliyor. Bütün evrensel değerler, uluslararası hukuk İsrail’e karşı işletilmiyor. Başta BM olmak üzere, Gazze katliamı karşısında suskun kalan kuruluşların, örgütlerin, bunların dayandığı evrensel değerlerin insanların vicdanında yeniden itibar kazanmaları, saygı görmeleri kolay olmayacaktır.

İsrail’in tek yanlı ateşkes kararı, Başbakan Olmert’in de vurguladığı gibi pamuk ipliğine bağlıdır. Çünkü Filistinlileri eşit hukuka ve müzakere ehliyetine sahip, meşru bir muhatap alarak tanımak niyetinde değil. 2007 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı Mose Yaalon şöyle demişti: “Filistinliler yenilmiş bir ulus olduklarını beyinlerine kazımak zorundalar.” Barış derken şartsız teslimiyet istedikleri bundan daha güzel anlatılamazdı.

Altmış yıldır öldürülen, sürülen, köle muamelesi yapılan, demir bir kafes içerisinde yaşamaya mahkum edilen Filistinliler, Gazze halkı bu zillete katlanmak istemediğinden çatışma çıkıyor. İsrail geri adım atmaya, normalleşmeye yanaşmadığı sürece bölgede kalıcı bir barış ihtimali hayaldir.

Ali Bulaç, Zaman 10.01.2009
- Nihal B. Karaca, Zaman 8.1.2009
Soli Özel Sabah 6.1.2009

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü