Türk Dünyası Yardım Kampanyası

KÜLTÜR ve ARKAİZM

14 Eylül 2006
İskender ÖKSÜZ
Türk Yurdu Dergisi (Eylül 2006)


Bilim kurgu denilen tür, maksadı anlatmada bazen güçlü bir yoldur. Deneyeyim... Gerçek olaylar normal dizilmiş; kurgu, italik verilmiştir:
Yunan taarruzu, 10 Temmuz 1921 günü İnönü-Eskişehir, Afyon ve Kütahya hattında geniş bir cephede başladı. Türk kuvvetleri üstün Yunan gücü karşısında başarılı olamıyordu. İki hafta içinde Sakarya Irmağı’nın doğusuna kadar çekildik. Mustafa Kemal Paşa, durumu şöyle özetledi: “Birliklerimizi toplayarak düşmanla kendi aramızda büyük bir mesafe bırakmak gerekmektedir, böylelikle düşmanı hem ana karargâhlarından uzaklaştırmış hem de dağılan ve durumu kötü olan birliklerimize büyük bir zaman kazandırmış oluruz.” 25 Temmuz 1921 akşamı Türk ordusunun büyük kısmı, Sakarya’nın doğusuna çekilmişti. 1 Ağustos günü Mustafa Kemal Paşa’nın ateşi birdenbire yükseldi. Hiç bir tedavi fayda etmedi ve 4 Ağustos’ta hayata gözlerini yumdu. Paşa’nın kaybı, neredeyse tamamen ona odaklanmış Meclis mensuplarını derinden etkiledi. Muhalefet bir anda sustu ve Mustafa Kemal taraftarları duruma bütünüyle hâkim oldular. 23 Ağustos’ta Yunan kuvvetleri Sakarya boyunca yeniden genel taarruza başlayınca bir hafta önce Meclis’te, Mehmet Efendi’nin konuşmasında açıkladığı strateji uygulandı: “O hâlde şimdi bize düşen, Anafartalar Kahramanı’nın daha mürekkebi kurumamış sözleridir. Birliklerimizi toparlamak üzre en az yüz kilometre geri çekilmeli ve zaman kazanmalıyız.” Öyle yapıldı. Yunan kuvvetleri, ciddî bir direnişle karşılaşmadan Ankara’ya ilerledi. Yunanistan’la aramızdaki, bugünkü sınır, Yozgat- Konya hattı, bu çekilmeden bir yıl sonra gerçekleşen antlaşmayla belirlendi

Çok şükür böyle bir felâketle karşılaşmadık. Yukarıdaki italikleri gerçekle değiştirip devam edelim ama yeni kurguyu da italiklemeyi ihmal etmeyelim:
23 Ağustos günü Yunan kuvvetleri Sakarya boyunca genel taarruza geçti. 22 gün süren meydan muharebesinde Türk hatları zaman zaman kırılıyordu. O günlerin savaş stratejisi teorisine göre 1) savunma coğrafya engellerine göre düzenlenirdi; 2) bir hat kırıldığında, cephenin boyuyla orantılı bir uzaklığa çekilinir ve yeni savunma hattı kurulurdu. Mustafa Kemal, Yunan hücumunun gücünü kaybedeceğini hesaplayarak bu teorinin hemen hemen tersini uyguladı. Muhakkak ki 1918 taarruzunda Batı Cephesi’ndeki Alman kuvvetlerinin hücum içinde tükenmelerini de hatırlıyordu. Yıpratma stratejisini şöyle açıkladı: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. Bu satıh da bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça terk edilemez.” Beklediği gibi, Yunan saldırısının gücü, takvim ilerledikçe tükendi. Sakarya’yı geçtikleri noktalarda, Türk birlikleri hemen önlerinde tekrar cephe teşkil ettikçe, şimdi arkalarında kalan nehir, kırdıkları bir doğal savunma mevzii olmaktan çıkıp kaçışı engelleyecek bir tehdit hâline geldi. Türk ordusunun karşı taarruzu önünde geri çekildiler. 13 Eylül günü, Sakarya doğusunda Yunan kuvveti kalmamış, Yunan kayıpları 49 000’e varmıştı. Mustafa Kemal, arkadaşlarının daha tedbirli davranması gerektiği ikazlarına rağmen zaman zaman ateş hattına kadar yaklaşıyordu. Savaşın son günü, öldü sanılan yaralı bir Yunan subayının açtığı ateş sonucunda şehid oldu. Kazanılan zafer ve baş kumandanın şehadeti Meclis’i derinden sarstı. Vekiller, şehit kahramanın hatırası etrafında kenetlendiler. Artık bütün meclis, Kemalci idi. Geçen her ay Türk ordusu gücünü arttırıyordu. Yunanistan, Sakarya öncesinde varabileceği en güçlü noktaya varmış, yenilgi ile morali ve kuvveti eksilmeye başlamıştı. Artık Türk taarruzunun zamanıydı. Taarruzun stratejisini de şehit komutan çizmişti: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” Öyleyse, bir hattan değil, bütün satıhtan taarruza geçileceği açıktı. Askerlik kitapları, saldırının müdafaanın en az üç misli kuvvetle yapılacağını yazsa da... Mustafa Kemal değil miydi, o teorilerin terk edilmesi gerektiğini gösteren! 26 Ağustos sabahı günün ilk ışıklarıyla Türk taarruzu bütün cephelerden başladı. Fakat bir yıldır takviye edilen, dikenli tellerle donatılan Yunan mevzilerini aşmak mümkün olmadı. Her iki taraf büyük kayıplar verdi. Nihayet, dört hafta süren muharebelerden sonra, Sakarya nehriyle belirlenen bugünkü Türk- Yunan sınırı esas alınarak mütareke imzalandı.
Yine çok şükür bu felaket de başımıza gelmedi. Mustafa Kemal, Sakarya’daki stratejinin tam tersini uyguladı. Türk kuvvetleri, gizlilik içinde, Konya- Afyon demiryolu hattının güneyine toplandı. Birlikler daha çok gece yürüyüşleri ile yer değiştiriyor, gündüz yürüyüşlerinde, düşmanın keşif uçaklarının sesi duyulursa geriye dönüp ters yöne gidildiği izlenimi veriliyordu. Cephenin diğer kısımlarını boş bırakma riski bile göze alınarak bu kaydırma gerçekleşti. 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan taarruzda, vurulan noktada Türk kuvvetleri, savunmadaki Yunan kuvvetlerinden kat kat üstündü. Kısa sürede Yunan cephesi kırıldı. Yunan ordusunun önemli unsurları Dumlupınar’da meydan muharebesine mecbur ve mağlup edildi.
Bu acı bilim kurgu hikâyesinde fertler kadar fikir grupları ve milletler için de geçerli ilkeleri gözlüyoruz. Problemleri çözebilmek için bilgi ve deneyime ihtiyacımız var. Bu bilgi ve deneyim, sadece bizim hayatımız boyunca kazandıklarımızla sınırlanırsa çok yetersiz kalır. Başkalarının ve bizden öncekilerin de binlerce yıllık birikimini, hiç olmazsa uzmanlık alanımızdaki birikimi öğrenmemiz gerekir. Mümkün olan bütün hataları yapmaya ömrümüz yetmez. Zeki insan hatalarından ve başarılarından ders alandır. Fakat akıllı insan, başkalarının hata ve başarılarından da ders alır. Buna eğitim diyoruz. Bu öğreniş, sadece “şu durumda şu yapılır” reçeteleri değildir. Reçetelere, “know-how”, “nasıl bilgisi” deniyor. İlmihal gibi bir şey. Ama yaratıcı çözümler için “know-how” yetmez. O reçetenin gerekçesi de bilinmelidir. Sebep- sonuç bağlantılarına hâkim olunmalıdır. Daha az duyulan bir ifadedir, buna “know-why” denir: “Niçin bilgisi”. Birikimli insanın, şartları objektif şekilde değerlendirerek karar vermesine “sağ duyu” diyoruz. Birikim ve objektifliğin daha resmî, daha sistematik uygulanması da bilim metodudur. Birikim ve eğitim gereklidir, fakat yeterli değildir. Birikimi uygulayacak insanın öğrendiklerini bizzat yaparak konuya tam hâkimiyeti kazanması gerekir.
Atatürk’te bu şartların tamamının bulunduğu görülüyor. Başkomutanın arkasında Trablus’tan Çanakkale’ye askerî birikimi biliyoruz. Ya teorik birikim? “Nutuk”ta, “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır.” şöyle açıklanıyor: “Savunma hattına çok ümit bağlamak ve onun kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği nazariyesini çürütmek için memleket müdafaasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet göstermeyi faideli ve müessir buldum.” Burada, şartların birikime dayanan objektif değerlendirmesinden sonra varılan sonucun PR (halkla ilişkiler) faaliyetindeki yönetici Mustafa Kemal’i izliyoruz. Yine Nutuk’ta, Millî Mücadelenin başında, kamu oyuna henüz genel seferberlik ilan edebilecek kadar hâkim olunamadığı belirlenmekte. Yunan milletinin ise bunu başarıp bütün gücüyle harbe katıldığı için Eskişehir ve Kütahya’da kazandığı anlatılmaktadır. Öfke yoktur, kızgınlık yoktur, mazeret yoktur. Objektif durum muhakemesi vardır. Daha sonra, “Bildiğiniz gibi savaş ve muharebe demek; iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin, bütün varlıklarıyla, bütün maddî ve manevî kuvvetleriyle, biri biriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir.” ifadesinde Clausewitz’e, yani klasik strateji bilimine hâkimiyeti anlaşılmaktadır. Nihayet, gelecekteki harplerin “topyekûn harb” olacağı anlatılmaktadır. Bu tesbitlerin dünya kamuoyunda yaygınlaşması ancak ikinci dünya savaşı sırasında gerçekleşmiştir. Demek ki bu fikirlerin “bildiğiniz gibi” diye ifade edilebilir hâle gelmesine daha yıllar vardır. Atatürk, Atatürkçü olamayacak kadar askerlik ve siyaset bilimine hâkimdi. İyi ki de öyleydi. Çünkü harpte de ekonomik ve siyasi rekabette de “yeterli bilgi” kâfi değildir. Rakipten daha kapsamlı bir hâkimiyet, birikim ve ustalık gerekir. Nasılını değil, niçinini de bilmek gerekir.
Şimdi anlatacağım olayda, kurgu yoktur. Kur’an’da, en çok vurgulanan, namazla birlikte sık sık emredilen farz, zekâttır.Toplanan zekâtın kimlere dağıtılacağı da Tevbe suresinin 60’ıncı ayetinde belirtilmiştir: “Sadakalar/zekat malları Allah’tan bir farz olarak yalnız şunlar içindir: Fakirler, düşkünler, sadakalarla ilgilenmeye memur edilenler, kalpleri yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar, özgürlüğünü yitirmiş olanlar, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış kişi. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.” Bu listede tarif edilen, “kalpleri (İslamiyet’e) yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar”a Hazreti Peygamber ve Hazreti Ebu Bekir zamanında zekâttan pay verildi. Hazreti Ömer’e kadar. Ömer, bu uygulamayı kaldırdı. Yıllardır zekât alan “kalpleri ısındırılacaklar” adına, ayet hatırlatılarak yapılan itiraza Ömer’in cevabı şöyleydi: “O ayet indiğinde, İslamiyet güçsüzdü. Şimdi durum değişmiştir. Allah, Müslümanları güçlü kılmıştır. Artık zekâtla sizin düşmanlığınızı soğutmaya ihtiyacımız yoktur. Siz de bütün Müslümanlar gibi davranırsınız. Aksi taktirde aramızda kılıç vardır!” Hazreti Ömer, bu davranışıyla, belirsiz bir söylentinin, pek de yaygın olmayan bir âdetin değil, hatta bir hadisin değil Kur’an’ın peygamber ve kendinden önceki halife tarafından uygulana gelmiş açık hükmünün, mevcut şartlarda artık uygulanmayacağını söylemektedir. Bu cesareti şüphesiz ki işin aslını iyi bilmesinden, “niçin”i de çözmesinden kaynaklanmaktadır. Hazreti Ömer, Müslümanlıkta ve yöneticilikte, Vahabî olamayacak kadar geniş bir birikim sahibidir.
Milletler ve fertler, her geçen gün rekabetin arttığı bir dünyada yaşıyor. Bu yarışta geri düşmemek için birikim şarttır. İsterseniz milletler için “birikim” yerine “kültür” kelimesini kullanın. Yalnız kendi kültürünü değil, dünyanın kültürünü de bilmek, nasıl’ı kadar niçin’ine de hâkim olmak zorundayız. Ancak bu derecede hakimiyet sahibi kişi ve milletler öne geçebilir. Öne nasıl geçilir? Yenilikle... Tek kişi veya bir şirket için yeniliğe “innovasyon” adı da verilmektedir. Milletler için bu, sürekli daha iyiye, daha güçlüye giden bir gelişmeciliktir. Mevcutla yetinmemek, her davranış ve her kurum için “niçin böyle?”, “daha iyi nasıl olabilir?” sorularını devamlı sormakla... Yoksa mevcudu zaten herkes bilmekte ve rakipleriniz de mevcudu uygulamaktadır. Öne geçmenin tek yolu onlardan farklı ve daha iyiyi yapmaktır. “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır.” işte böyle bir yeniliktir. Kalbi ısındırılacaklara zekât verme gereğinin kalmadığının ilanı da... Şekilde, “birikim- kültür- hâkimiyet” gereken donanımı işaret etmekte. Bu, bilgi ve kültürün “muhafazakâr” tarafıdır. Belleğidir. Sürekli daha iyisini aramayı da “inovasyon- yenilikçilik-gelişmecilik (inkılapçılık)” ile gösterdim. Bu ancak birinci varsa; yeterli birikim, kültür, hâkimiyet varsa; kişisel veya millî hafıza varsa; muhafazakârlık varsa başarılabilir. Sağdaki noktayla soldaki arasındaki bağlantı bu gerçeğin işaretidir.
Peki, gerekli bilgi, kültür ve “hâkimiyet”, yani bilgelik yoksa ne olur? Şüphesiz ki yanılmanın birden fazla yolu bulunur. Fakat insanların sık sık düştükleri hatâ, “eskiden şöyle yapıyorduk, bunu terk ettik, o yüzden bu hâllere düştük” mantığıdır. Hâlbuki, sıkıntıya düşen fert veya millet, genellikle, eski uygulamalarını terk ettiği için değil, tam tersine, eski uygulamalar artık bugünün şartlarıyla uyuşmadığı için bunalmaktadır. Fakat birikiminiz yoksa, bir şablon aramak ve bulduğunu sanmak zihni rahatlatır. Şablonlarda “niçin bilgisi” yoktur. Sadece “nasıl bilgisi” aranır ve bulunur. Hristiyan inancına göre insan, günahından ötürü cennetten kovulmuştur. Günahlarından arındığında Tanrı’nın Krallığı yeniden gelecek ve cennete dönülecektir. Komünistlere göre insan başlangıçta “ilkel komünal toplum”da yaşıyordu ve mutluydu. Bu ilk toplumdan sonra geçirilen ve bizi bedbaht eden bütün üretim şekilleri sonunda -ama bu sefer daha yüksek bir düzeydeki- komünist topluma dönülecek ve mutluluk geri gelecektir. Osmanlı’nın gerileme yıllarında Koçi Bey risalesinin örnek gösterilebileceği hâkim fikir şöyledir: “atalarımız gibi yaşarsak, eski gücümüze kavuşuruz”. Bazılarımıza göre Atatürk -ve İnönü- devirleri, Türklerin altın çağıdır. Ancak o zamanlardaki düzene dönerek kurtulabiliriz. Vahabi etkisindeki fundamentalizme göre, Müslümanlar, tıpkı peygamber devrindeki gibi yaşarlarsa, başka bir şey yapmalarına gerek kalmadan dünyaya tekrar hâkim olacaktır. Bu düşünce çizgilerinde derinden kavrayış, kendi kültürünü ve dünyanın birikimini anlama, bilgelik yoktur. Kurtarıcı şablonların zihnî kolaylığı vardır. Şekilde, bu tutumları sağ alttaki noktayla temsil ettim. Eskiden var olduğu kabul edilen bir “altın çağ” şablonunu ifade eden bu düşünce tarzına bazan “arkaizm” deniyor. Arkaizm, genellikle, altın çağdan bu yana değişen bütün davranışların terk edilmesini önerir. Bir değişim önerisidir bu ama “niçin?” sorularının cevabına veya bugüne hâkimiyete dayanan, sebep- sonuç analizi yapılmış bir değişim önerisi değil. Mao’nun, Çin’de, kapitalizmin ve Çinli olmayan kültür unsurlarının yok edilmesini öneren “kültür ihtilali” gibi... Taliban’ın da, 1970’lerin “tek yol devrim”cilerinin de gönüllerinde yatan, böyle hafıza devrimleri, bellek boşaltmalardır. Binlerce yıllık millî ve milletlerarası birikimin, kültürün bir darbede silinmesi; ki günahlarımızdan arınıp kovulduğumuz cennete dönelim. Yukarıdaki değişimden çok farklı bu tutumu da şeklin sol altına yerleştirdim. Noktaları tek kelimeyle etiketlemek zor. Okuyucumun hoş görüsüne sığınarak bu noktaya da “kültür ihtilali” diyorum. İnovasyon, yenilik, gelişme, nasıl bilgi, birikim ve bilgeliğin sonucuysa, kültür ihtilali de arkaizmin neticesidir.

Müslümanları da Türkleri de, Batı’nın üstünlüğü altında ezilmiş diğer toplulukları da görece güçsüz bırakan şey, kendilerinin geri gitmesi değil, Batı’nın sürekli yeniliklerle ileri gitmesidir. Onlar, tıpkı duran bir trendekilerin yanlarından geçen trene bakıp geri gittiklerini sandılar. Hâlbuki geri gitmiyorlardı. Yaptıkları hata, durmalarıydı. Kendimize dönersek: Atatürk de, Hazreti Peygamber ve Hazreti Ömer de o gün için doğru olanı yaptılar. Fakat şartlar değişti. Şimdi bizim, tıpkı onlar gibi yapmamız değil, tıpkı onlar gibi dünyanın bilgisine ve kültürüne hâkim olup, tıpkı onların zihniyeti ile hareket etmemiz gerekir. Şartlar değiştiği için “nasıl”lar da değişecektir. Fakat biz, “niçin”leri keşfetmek zorundayız. En hakikî mürşidin ilim oluşu bundandır. İlim, Allah’ın ayetlerinden ibret almak değil midir: Dünyayı ön yargısız izlemek, öğrenmek, niçinlere hâkim olmak...

Kur’an-ı Kerim Meali, Yaşar Nuri Öztürk, İstanbul (1993).

Gençlere, maalesef, “muhafaza”, “muhafazakâr” kelimelerinin “hafıza = bellek” ile aynı kökten (hıfz) geldiğini hatırlatmak zorundayım.

İçindekiler Türk Yurdu Dergisi (Eylül 2006)

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü