Mustafa ÇOKAYOĞLU

00 0000

Ömer ÖZCAN - Türk Yurdu Dergisi Temmuz 2003 Sayı 191

cokay mustafaSovyetlerin dağılması sonucunda, Türkistan’da kurulan millî cumhuriyetlerdeki ilim adamlarının, geçmişte tabu olması sebebiyle, üzerinde hiç durmadıkları veya taraflı yaklaştıkları millî konulardaki araştırmaları peş peşe yayınlanmaktadır. Çarlık yönetimini takip eden zaman dilimi içinde bağımsız devlet kurmaya çalışan siyasî önderler ile Sovyetlerde kalarak rejimle sureta uyuşmuş görüntüsü vermelerine rağmen içlerindeki cedidizm ateşinin tesiriyle örtülü şekilde millî muhtevalı edebî ürünler veren münevverlerin Stalin tarafından tasfiye edilmeleri hâdisesiyle alâkalı çok sayıda araştırma ve biyografi çalışması çıkmaktadır. Sovyet dönemi gizli servis arşivlerinin araştırmacıların istifadesine sunulmasından sonra ortaya çıkan eserlerin muhteva zenginliği kazandığı aşikârdır. Türk cumhuriyetlerinde yapılan araştırmalarda bütün bu olumlu yönlere rağmen eski alışkanlıkların henüz bırakılmadığı ve büyük ölçüde kolaycılığa kaçıldığı da bir hakikattir. Zamanla bu aksaklıkların telâfi edilerek mükemmeliyete ulaşılacağını ümit ederiz.

Türk cumhuriyetleriyle yapılan anlaşmalar sonucu üniversitelerimizde okuyan öğrencilerden yüksek lisans ve doktora derecelerini alanlar çoğalmaktadır. Bilhassa tarih alanında çalışanlardan özgün ve muhtevalı araştırmalar beklenmektedir. Bu öğrenciler Rusça bilgileri yanında Türkçe’nin birçok lehçe ve ağızlarına da hakim olmaları sebebiyle kaynakları kullanma bakımından oldukça avantajlı durumdadırlar.

Geçtiğimiz yıllarda Kazakistanlı Darhan Hıdıraliyev Türkistanlı fikir ve siyaset adamı Mustafa Çokayoğlu hakkında yüksek lisans tezi olarak hazırladığı araştırmasını neşretti(1) . Sovyet döneminde, hakkında haksız ithamları muhtevi birçok kitap ve makale neşredilen Çokayoğlu’nun eserlerinin Özbekistan ve Kazakistan’da ilk basımlarının yapılmasından sonra Hıdıraliyev’in yaptığı araştırma bir kadirşinaslık örneğidir. Bu kitap hakkındaki tanıtma ve tenkit yazımız basımdan kaynaklanan gecikme sebebiyle henüz gün yüzüne çıkamadı. Çokayoğlu hakkındaki ikinci araştırma yine başka bir hemşehrisi Abdulvahap Kara tarafından yapıldı(2) .

Çokayoğlu hakkında, çok önemsediğimiz bu araştırmanın değerlendirmesini yapmak istiyoruz. Abdulvahap Kara, çalışmasının akademik çerçeve içinde yapılıp yapılmadığı hususunda açık bir bilgi vermemiştir. Kitabın basımından aylar sonra, Mehmet Saray hakkında çıkan hatıra kitabında bulunan makalesindeki bir dipnottan çalışmanın doktora tezi olarak hazırlandığını öğrendik(3). Değerlendirmede esas aldığımız metin matbu olandır. Basılmamış hâlini göremediğimiz için aralarında fark olup olmadığı hususunu kontrol edemedik.

Kitabın sunuşunu kaleme alan öğretim üyesi, araştırmada yer yer roman havasının sezildiğini belirtmektedir. Kara, vâkıf olduğu yabancı diller ve Türk lehçeleri sayesinde ve bizzat Çokayoğlu’nun yaşadığı mekânlara giderek alanda yaptığı araştırmalarla önemli sonuçlara ulaşmış, Çokayoğlu hakkında ilk defa yeni bilgiler ortaya koymuştur. Zaten, Çokayoğlu hakkında da kâmil bir araştırma yapabilmek için onun neşriyat yaptığı bütün dillerin iyi bilinmesi gerektiği ortadadır.

Sunuşu kaleme alan Gülçin Çandarlıoğlu’nun, Çokayoğlu’nun Türkistan’ın Sovyetlerden bağımsızlığını kurtarma yolundaki mücadelesini Türkiye’den ayrı tutmaya çalıştığını ileri sürmesinde bir eksiklik bulunduğunu düşünüyoruz (s. 8). Çokayoğlu, Gürcistan’ın Sovyetleşmesinden sonra geldiği İstanbul’da temelli kalmak fikrinde olmadığı için hemen Avrupa’ya geçmekle birlikte mücadelesinde Türkiye’ye özel bir önem atfetmiştir. Çokayoğlu’nun, Yaş Türkistan dergisinin 6 Ekim 1934 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla(4) Türkiye’ye sokulmasının yasaklanmasından büyük üzüntü duyarak, çözüm aradığını Türkiye’de yaşamakta olan çalışma arkadaşlarının kendisine yazdıkları mektuplardan anlamaktayız(5). Yeni Türkistan dergisinin neşre başlaması, Türkistan Türk Gençler Birliği isimli derneğin kurularak faaliyete geçmesi, Türkistan’ın bağımsızlık mücadelesinde Türkiye’ye verilen önemin tezahürleridir.

Zeki Velidi Togan’ın Çokayoğlu’nun hayatındaki en önemli şahsiyetlerin başında geldiği vurgulanmakla birlikte eserin ilerleyen bölümlerinde bu ilişkinin detayları ortaya konmamıştır. Bu ilişkinin gereğinden fazla büyütüldüğünü düşüyoruz. Yaşları bakımından akran olan, Türkistan siyasî tarihinin bu iki önemli isminin siyaseten farklı anlayışlara sahip oldukları bellidir. Kara, Çokay’ı iyi araştırabilmek için önceleri kifayetli olmayan Rusça’sını geliştirdiğini belirtmekle birlikte kitabın sonuna eklediği zengin bibliyografyada isimleri verilen birçok esere atıfta bulunmamıştır. Bizim, bibliyografyada gösterilen Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü ve neşir organı Dergi hakkındaki yazımıza atıfta bulunulmamış, Çokayoğlu’nun yakın mesai arkadaşlarının fikirleri hakkında önemli kayıtlar bulunan başka bir yazımız ise görülmemiştir(6).

Çokayoğlu’nun, şimdiye kadar kapsamlı şekilde araştırılmadığı belirtilen Avrupa’daki siyasî faaliyeti de yine tam olarak aydınlatılamamıştır (s. 18). Çokayoğlu’nun muhaceretteki siyasî faaliyeti ve geniş bir alana dağılan ilişkiler ağının tam olarak ortaya konulabilmesi hâlen resmî ve özel arşivlerde dağınık vaziyette mahfuz tutulmakta olan muhacir Türk siyasî önderlerle yaptığı yazışmaların tek tek tespit edilerek derlenip, değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır. Onun yazışmalarının çok az bir kısmını görmemize rağmen söz konusu işin kotarılmasının oldukça zor olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu çalışmadan ferdî gayretlerin ötesinde ancak bir ekip çalışmasıyla netice alınır. Kara’nın birçok vesileyle tenkit ettiği Darhan Hıdıraliyev’in, küçük hacimli kitabında Çokayoğlu’nun siyasî faaliyetlerini değerlendirmede başarılı olduğunu düşünüyoruz. Fransa’daki kaynaklara ulaşamayan, Promethee dergisinin tamamını tarayamayan Hıdıraliyev, söz konusu eksiklerine rağmen araştırmasının iskeletini iyi kurmuştur. Çokayoğlu’nun son yıllara kadar araştırmacıların dikkatinden uzakta kaldığı doğrudur. Yakın mesai arkadaşları Tahir Çağatay ve Abdulvahap Oktay, adının unutulmaması için sağlıklarında büyük gayret göstermişlerdir. Eşinin uhdesinde bulunan arşivini son hâliyle görüp inceleyerek bir bütün olarak değerlendirmek imkânı bulamamışlardır. Çokayoğlu’nun arşivinin bir bölümü İNALCO’ya verilmiştir(7). Kalan kısımların neler ihtiva ettiği ve kimlerin elinde bulunduğu dahi tam olarak bilinmiyor. Kara, arşivin en azından İNALCO’da mevcut olan bölümünü inceleme imkânı bulmuştur. Batılı araştırmacılara kapalı olan Sovyet arşivlerinin neleri ihtiva ettiği ise meçhuldür. Bu bakımdan Çokayoğlu ile ilgili olarak şimdiye kadar yapılan araştırmaları, kapsamlı bir araştırmanın giriş kısmı olarak değerlendirmek gerekir.

Rusya’da Çarlık yönetiminin yıkılmasıyla ortaya çıkan ortamdan Türkistan aydınlarının ümitlenerek millî bir strateji tespit edip, halklar arasında eşitlik ilkesini sağlamak üzere Rus demokratlarıyla iş birliği yapma arzularının da gerçekleştiği söylenemez (s. 19-20). En tanınmış Rus sosyal demokratı Kerensky muhaceret döneminde bile Türklerin haklarını düzenleyecek çözümlere yanaşmamış, hayatının sonuna kadar Sovyet öncesindeki Rusya’nın aynı sınırlarda ihya edilmesi projesinin takipçisi olmuştur. Çokayoğlu’na yöneltilen suçlamaların başında demokrat oldukları ileri sürülen Ruslarla ilişkilerini yeniden gözden geçirememesi gelmektedir. Çarlık döneminde Duma’da görev yapan Türk siyasetçileri muhaceret döneminde daha önce bulundukları partilerle kurdukları ilişkileri devam ettirmemişlerdir.

Giriş kısmında dikkatimizi çeken başka bir eksiklik de Çokayoğlu’nun İstanbul’da verdiği kısa bir moladan sonra Avrupa’ya geçmesinin sebeplerinin açıklanmamasıdır (s. 21). Bu nokta onun mücadele stratejisinin omurgasını teşkil etmektedir. Gelecekte, Promete faaliyetlerine katılmasına rağmen Varşova’da kısa sürelerle ikamet etmiş, Paris’ten uzun süre uzakta kalamamıştır.

Promete teşkilâtının 1925-1939 yılları arasında faaliyette bulunduğu belirtilmektedir (s. 21). Bu konuda araştırma yapanlar, teşkilâtın 1926 tarihinde faaliyete geçtiği hususunda hemfikirdirler. Teşkilâtın çatısını oluşturan Ukrayna, Kafkasya ve Türkistan halklarının isimlerinin sayılmasında nüfus büyüklükleri dikkate alınmış olmalıdır. Bilindiği gibi Kırım ve İdi-Ural Türkleri, Azerîler, Karelya, Don Kazakları, İngriya, Komi milletleri birliğin diğer parçalarıdır.

Almanlara esir düşen askerlerden müteşekkil bir lejyonun kurulması fikrinin Çokayoğlu’ndan kaynaklandığı, hayatının son devresinde yazmış olduğu çeşitli not ve raporlardan anlaşılmakla birlikte(8), sadece bu projede çalıştırıldığı şeklinde bir ifadenin kullanılmasıyla maksadın aşıldığını düşünüyoruz (s. 22). Çokayoğlu’nun, 22 Haziran 1941 tarihinde Paris yakınlarındaki evinden Alman askerlerince alınıp bir süre toplama kampında tutulduktan sonra Almanlarla görüşme yapmasını, onların emrine girmek olarak yorumlamak yanlıştır. Promete teşkilâtı, mefkûre ve kuruluş felsefesi bakımından tesisinden itibaren bütün diktatörlük uygulamalarına karşı idi. Teşkilât bu özelliği bakımından sadece Bolşevikler değil, Almanya ve Japonya tarafından da tenkide maruz kalmıştır.

Çokayoğlu’nun gazete ve dergilerde yayınlanan 700’e yakın makalesinin isimleri bibliyografyada verilmekle birlikte bunlardan ne derece istifade edildiği belli olmamaktadır. Bu açıklığın görülmemesini, makalelerine fazla atıfta bulunulmamasına bağlıyoruz.

Çokayoğlu’nun ailesi hakkındaki bilgilerin ana kaynağı eşine ait hatıralardır. Eşi, Çokayoğlu’nun ailesi ile fazla birlikte olmamıştır. Bu sebeple verdiği bilgileri ihtiyatla değerlendirmek gerekir.

Türkistan’da faaliyet gösteren mekteplerden; karışık mektepler (yerliler ve Rus çocuklarının birlikte okudukları)in iyi eğitim sağladığı belirtilerek diğer grupta kalan cedit okullarının sanki başarısız oldukları şeklinde ortaya çıkan izlenimi tartışmak gerekir (s. 31). Çokayoğlu’nun, aslında mimarlık dalında öğrenim görmek istediğini sadece Çağatay ileri sürmemiştir (s. 37). Yazısında dipnot kullanmayan başka bir araştırmacı da mehaz göstermeden Çokayoğlu’nun bir aralık mimarlık tahsilini düşündüğünü kaydetmektedir(9). Çokayoğlu hakkında Çağatay’ın yazdıklarının ayrı bir değeri vardır. Titizliği ve ilmî hassasiyeti ile tanınan, her konuda kalem oynatmayan Çağatay’ın yazdıklarına itibar edilmelidir.

Kazak aydınları tarafından 1911 yılında neşredilmeye başlanan Aykap’tan önce iki önemli Kazak gazetesinin Türkistan Valayatı (1870-1918) ve Dala Valayatı (1888-1902)’nın çıktığı belirtilmiştir (s. 40, dp. 60). Türkistan Genel Valisi von Kaufman’ın emri ve hükûmetin maddî yardımı ile Taşkent’te çıkarılmaya başlanmıştır. İlk vakitli mahallî gazete sıfatını taşıyan, Özbek medeniyeti, sanatı ve edebiyatının ilerlemesinde önemli bir yeri bulunan Türkistan Vilâyeti gazetesi, ilk önce Taşkent’te Lantine matbaası, 1872 yılı temmuz ayından 1873 yılı şubat ayına kadar Petersburg İmparatorluk Akademisi ve Halk Harbiyesi İdaresi matbaasında basılmıştır. Gazetenin başlangıç aşamasında Şahmerdan İbrahim muharrir olarak görevlendirilmiştir. 1872 yılından 1883 yılına kadar Türkistan Genel Valiliğinin organı olan Turkestanskıe Vedomosti gazetesinin Özbekçe nüshası sıfatıyla ona ilâve olarak basılmıştır(10). 1884’te Rozinbah Türkistan Genel Valisi olunca gazetenin başmuharrirliğine misyoner ve büyük Türk-İslâm düşmanı Nikolay Petroviç Otstrovmov’u getirmiştir. 1885 yılında gazete yarı Türkçe yarı Rusça olarak çıkmaya başlamıştır.

İki dava adamı Çokayoğlu-Togan arasındaki dostluktan ne derece bahsedilebilir? Hâdiselere daima iyimser yaklaşmamıza rağmen bu tespite katılamadık. Her iki siyasetçinin uzlaşabilecekleri müşterekler çok az görünüyor. Kuzey Kafkasyalı birkaç keskin muhalifin dışında bütün muhacir Türk önderlerin kendilerine yer bulabildikleri Promete şemsiyesinin altına Togan alınmamıştır. Ona yer açmakta samimî davranmayan dostlarının elbette bir düşündükleri vardır. Dostluklar böyle zor günler için gerekli değil midir?

Müslüman Türk halklarının Çarlık yönetiminin yıkılmasından sonra Rusya’dan ayrılıp bağımsız olmak gibi bir düşüncelerinin olmadığı ileri sürülürken iyi düşünmek gerekir (s. 46). 1912 yılında Rusya’da Türk asıllı öğrenciler arasında Balkan Savaşına katılmak üzere Türkiye’ye destek kampanyaları yapılmıştır. Kazanlı gazeteci ve edip Fatih Kerimi’nin kardeşi Arif Kerimi gönüllü olarak Türk ordusunda savaşırken yaralanıp gazi olmuştur. Fatih Kerimi, Balkan Savaşını muhabir olarak takip etmiş, gazetesine gönderdiği makaleleri daha sonra İstanbul Mektupları adı altında kitaplaştırmıştır. Arif Kerimi sonraki yıllarda İdil-Ural Kurtuluş Komitesinde ve Yana Millî Yol dergisinin neşriyatında görev almıştır. 5 Nisan 1934 tarihinde Varşova’da muhtemelen Sovyet ajanları tarafından ikamet ettiği binanın penceresinden atılmak suretiyle öldürülmüştür.

Kitapta dikkatimize çeken bir eksiklik de yer isimlerinin yazılmasında dil ve imlâ birliğinin sağlanamamasıdır. Rusça adı Verny olan Almatı’nın Türkçe karşılığının parantez içinde verilmesinin sebebini anlayamadık (s. 53). Bişkek’in yazılmasında da imlâ farklılığı görülmektedir.

Çarlık yönetiminin devrilmesinden sonra Rusya Müslümanları değişik tarihlerde kongreler düzenlediler. Kara, kongrelerle ilgili kaynakları belirtmiş, bu konuda yazdığı müstakil bir kitapta arşivinde bulunan orijinal belgeleri değerlendiren Necip Hablemitoğlu’nun adını zikretmemiştir(11). Hablemitoğlu’nun adının zikredilmemesinin ilmî ve ahlâkî gerekçesini merak etmekteyiz.

Özel isimlerin yazılmasında da birlik sağlanamamıştır. Azerbaycanlı Alimerdan Topçubaşı ve Halil Hasmamedov’un isimlerinin yazımında kullanılan imlâ buna örnektir (s. 76). Alimerdan Beyin soyadının yazılmasındaki uygulamaya göre diğerinin Hasmemmetli şeklinde yazılması gerekirdi.

27 Şubat 1917 tarihinde Petersburg’ta ayaklanan vatandaşlara askerlerin de katılması üzerine Çar kardeşi lehine tahttan feragat etmişti. Kara, Kazak aydınlarının bu hareketten sonra Rusya için tercih ettikleri yönetim tarzının demokratik cumhuriyet olduğunu belirtmiştir. Birkaç satır aşağıda ise Çokayoğlu ve birlikte olduğu Kazak gazetesi çevresindeki aydınlar grubu arasında millî bir devlet kurma ümidinin doğduğunun eklenmesi kendi içinde bir çelişki değil midir? (s. 79)

Çokayoğlu’nun kültürel muhtariyeti savunmasının temel sebebinin Kadet Partisi politikasına bağlı olmasından kaynaklandığını sadece Togan’a mahsus bir kanaat olarak belirtmenin hatalı olduğunu düşünüyoruz (s. 95). Çalışma Çokayoğlu eksenli yapıldığına göre, hayatının her dönemindeki fikrî çizgisi tespit edilip muarızlarının veya dostlarının düşünceleri belirtilmekle iktifa edilmeyip, araştırmacının kendi kesin görüşünü de ortaya koyması gerekir. Çokayoğlu’nun Tiflis’ten ayrıldığı tarihten itibaren ilişkilerini sürdürebilmek için Rus muhalefetinin toplandığı Avrupa’ya yerleşmeyi kafasına koyduğu bilinen bir gerçektir.

Çokayoğlu’nun etrafında gelişen hâdiselerin değerlendirilmesi yapılırken Kazak-Özbek ayrımı gündeme getirilip, eşinin hatıralarında bulunan bazı tespitlerinin basıma hazırlanırken bu iki urug arasındaki denge gözetilerek çıkarıldığı belirtiliyor (s. 159). M. Çokayoğlu’nun hatıralarını basıma hazırlayan Tahir Çağatay ve Abdulvahap Oktay’ın Özbek oldukları neden tam olarak yazılmamıştır? (s. 159, dp. 535) Çokayoğlu, dar kabileci anlayıştan daima uzak durmuştur. Kazak olmasına rağmen neşrettiği Yaş Türkistan’ın Çağatay Türkçesi ağırlıklı çıkmasına özen göstermiştir. Onun için önemli olan Türkistan’dır. Ölümü üzerine dönemin Türkçü dergisi Çınaraltı’nda hakkında çıkan kısa bir yazıda yanlışlıkla çıkardığı dergi “Baş Türkistan” şeklinde yazılmıştı(12). Bu yanlışlıktan çok rahatsız olan dönemin Türkçülerinden ve adı Türk kamuoyunca fazla bilinmeyen Rebii Barkın, Cafer Seydahmet’e yazdığı bir mektupta Çokayoğlu’nun Özbekler arasında çok sayıldığını ve nüfuzu bulunduğunu belirttikten sonra, son zamanlarda onun kadar devamlı istiklâl propagandası yapan biri olmadığına işaret etmiştir(13).

Çokayoğlu’nun Tiflis’te aldığı bazı kitapları Türkiye’ye göndererek kurulmakta olan Millî Kütüphane’ye ilk bağışı yapanlardan olduğu belirtilmiştir (s. 182). Bu ifade biraz aşağıda TBMM’nin ilk işlerinden birinin mecliste bir kütüphane kurulması olduğu şekline dönüşmüştür (s. 183). Birbirini tutmayan bu ifadelerden farklı manalar çıkmaktadır. Millî Kütüphane, Çokayoğlu’nun ölümünden sonra Adnan Ötüken tarafından kurulacaktır. Burada belirtilmek istenen meclis kütüphanesidir.

Çokayoğlu’nun kısa bir süre kaldığı İstanbul’dan, geçim sıkıntısı çekmesi ve siyasî faaliyette bulunamaması sebebiyle Avrupa ülkelerinin birine gitmek istediğinin belirtilmesinde gerçek tam yansıtılmamıştır (s. 187). Aslında ifade edildiğinin aksine Çokayoğlu Tiflis’ten yola çıkarken Avrupa’ya gitmeyi hedeflemiştir. İstanbul’daki kısa konaklaması esnasında karşılaştığı sıkıntılar fikir değiştirmesinin sebebi olarak gösterilemez.

Rusya Müslümanlarının liderleri olup Paris’te oldukları belirtilenlerden Alimerdan Topçubaşı bilindiği gibi Azerbaycan heyetinin başkanıdır (s. 195). Paris’te bulunan Türk önderlerinin içinde Ayaz İshaki’nin isminin bulunmaması bir unutkanlık olarak kabul edebilir (s. 196).

Avrupa’yı merkez seçen Rus muhalefetinin bütün kanatlarının Sovyet sonrası Rusya’nın yeniden yapılanması hususunda farklı düşünceler taşımadıklarını, Türklere tabiî hakları olan hürriyetlerinin verilmesi hususunda II. Dünya Savaşından sonra bile fikirlerinde değişiklik olmadığını zaman gösterecektir. Çokayoğlu’nun, Milyukov’un Paris’te teşkil edilen Rusya Kurucu Meclis Komitesinde görev alma teklifini reddetmesi, onunla aralarında fikir ayrılığının bulunduğunu göstermez (s. 198). Tarihçiliğimizin içinde bulunduğu kısır döngü sebebiyle mukayeseli araştırmalar yapılamaması yüzünden bilgilerimiz sınırlı kalmıştır. Çarlık sonrası Rusya’nın siyasî tarihi, çar taraftarı beyaz generallerin siyasî ve askerî faaliyetleri, Avrupa’daki Rus muhalefetinin çalışmaları konusunda ülkemizde yeterli araştırmalar bulunmamaktadır. Bu sahalarda dışarıda yapılan çok sayıdaki neşriyatın tercümesi ve tanıtımı yapılamadığından bilgilerimiz sathî kalmaktadır. Çarlığın devrilmesi üzerine inkılâbı kurtarma endişesiyle kurulan ve sol partilere dayanan hükûmetin başına Kerensky geçmişti. Ondan önceki Lvov Hükûmetinin Dışişleri Bakanı olan Milyukov da Çarlığın müttefiklerle olan bütün anlaşmalarına sadık kalacağını bildirmiş, “Hükûmetin değişmesi bizim emellerimizi değiştirmedi. Biz her zamandan ziyade İstanbul’a sahip olmak istiyoruz” demiştir. Rusya’da yapılan millî kongrelerde resmen protesto edilen bu demeç çok ciddiye alınmamıştır. Alay mevzu olarak ona Proliv (İstanbul Boğazı), Dardaneloviç (Çanakkale Boğazıoğlu) Milyukov adı takılmıştır. Milyukov, İstanbul’u canını kurtarmak için Boğazlardan geçerken görebilmiştir(14). Tarih sahnesinde görünen kahramanları geçmişi ve geleceği ile iyi tanımak gerekiyor.

Promete hareketinin Ukrayna ve Kafkasya halklarına mahsus olmak üzere teşkil edildiğini belirtmek yanlış ve önyargılı bir bilgidir. Teşkilâtın ağırlık merkezini bu iki grup meydana getirdiğine göre diğer iştirakçiler ve Çokayoğlu’nun katılımını sorgulamak gerekir (s. 204). Sonraki sayfalarda, Promete’nin ilk kuruluşunda Türkistanlıların hiçbir ağırlıklarının bulunmadığı intibaı da hissedilmektedir (s. 216).

Türkistan Millî Birliği hakkındaki bilgilerimizin ana kaynağı Togan’ın hatıralarıdır. Kara, araştırmasında bilinenlere ilâve olarak Çokayoğlu’nun İNALCO’da muhafaza edilen arşivinde bulunan ve TMB Genel Sekreteri Mecdeddin Delil tarafından tutulan kongre zabıtlarını kullanmıştır. Kitaptaki TMB ile ilgili bölümü fazla değiştirmeden Mehmet Saray hakkında hazırlanan armağanda çıkan bir tebliğ olarak da değerlendirmiştir. Aslında tebliğine ek olarak Mecdeddin Delil’in hazırladığı zabıtları vermekle faydalı bir hizmet yapmış olacaktı. Böylelikle bazı siyasî önderler hakkında ileri sürülen iddialar, boşlukta kalmadan ilk kaynaktan değerlendirilme imkânı bulacaktı.

İfade bütünlüğünün sağlanması bakımından, Osman Kocaoğlu’nun önce Buhara Hükûmeti başbakanı (s. 211) birkaç sayfa sonra Buhara Halk Cumhuriyetinin eski cumhurbaşkanı olarak takdim edilmesine işaret etmek gerekiyor (s. 215).

TMB’nin İstanbul’da yapılan kongresinde Mustafa Çokayoğlu ile birlikte teşkilât adına Ukrayna ve Kafkasyalılarla iş birliği yapmak, Milletler Cemiyeti ve diğer devletler nezdinde faaliyette bulunmakla görevlendirilen Buharalı Ahmet Naim’in Türkiye’ye yerleştikten sonra taşıdığı soyadı tespit edilememiştir (s. 216). Türk vatandaşı olduktan sonra Öktem soyadını alan ve 20 Nisan 1984 tarihinde İstanbul’da vefat eden (Tercüman, 24.4.1984) Dr. Ahmet Naim Öktem, Türkistan’ın Buhara eşrafındandır. Türkistanlılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği, Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. Resmî görevleri arasında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği ve İstanbul Bölge İktisat Müdürlüğü bulunmaktadır.

Türkistan Türk Gençler Birliği teşkilâtının ismi ısrarla Türkistan Gençler Birliği olarak yazılmıştır (s. 216). Literatürde TGB olarak geçmekle birlikte derneğin resmî neşriyatında adının Türkistan Türk Gençler Birliği olduğu açık olarak belirtilmiştir. Derneğin neşrettiği risalelerden ilk üçünden sadece ikisinin adı verilmiştir. Bunlardan sonra çıkan neşriyattan bilgi sahibi olunmadığı sonucu çıkarılabilir. Bu konuda eksik bilgi verilmesi, mehaz gösterilen Günay Göksu Özdoğan’dan kaynaklanmaktadır. Çünkü Özdoğan, Türkistan Türk Gençler Birliği’nin sadece iki risalesinin ismini vermektedir(15). Kara’nın, kaynak olarak faydalandığı Özdoğan’ın kitabı hakkında yapılan tenkitten haberdar olmadığı anlaşılıyor(16). Özdoğan, doktora tezinde Türkistan Türk Gençler Birliği ile Türk Kültür Birliği’ni farklı dernekler olarak göstermiştir. Kara, istifade ettiği kaynağını tenkit süzgecinden geçirmemiştir. Bu derneğin başlangıçta siyasetle uğraşmadığı ileri sürülemez. Derneğin başındaki kişilerin kimlikleri, düzenlediği konferanslar ve neşrettiği risalelerin konuları siyasî konumunun açık delilleridir. Derneğin 1936 yılı aralık ve 1937 mayıs ayları arasında düzenlediği konferanslarda konuşmacı olan Abdülkadir İnan, Cafer Seydahmet Kırımer, Ahmet Can-İbrahim Okay, Dr. Zahid Özbulak, Muharrem Fevzi Togay, Dr. Ahmet Caferoğlu, Osman Çokay, İbrahim Arif Yarkın, Reşid Rahmeti Arat, Mecit İbrahim Okay, Erzal Vensürel isimleri zihinlerde belli şeyler çağrıştırır(17). 1932 yılında dernek başkanlığına getirilen ve soyadının tespit edilemediği bildirilen Doktor Salih Bey (s. 218, dp. 100), Türkistan ile meşgul olan herkesin rahatlıkla tanıyacağı Dr. Salih Erginkol’dur(18). TTG Birliği’nin 1939 sonlarında veya 1940 başlarında kapatıldığının belirtilmesi konu üzerinde yeterli inceleme yapmamaktan kaynaklanmaktadır (s. 218). Türkistan Türk Gençler Birliği, o tarihte yürürlükte bulunan Cemiyetler Kanunu gereği 21 Temmuz 1940 tarihinde yaptığı genel kurul sonrasında adını Türk Kültür Birliği olarak değiştirmiştir(19). Kara da Özdoğan gibi Türk Kültür Birliği’ni farklı, yeni kurulan bir teşkilât olarak kabul etmektedir (s. 219). Türkistan Türk Gençler Birliği’nin ve Türk Kültür Birliği’nin neşrettiği risalelerin incelenmediği, sadece bibliyografik künyelerinden derlenen bilgilerin aktarıldığı anlaşılıyor. Türk Kültür Birliği’nin neşrettiği 8. numaralı, Dr. Abdullah Zihni Soysal’ın, Hanlık Devrinde Kırım Türk Kültürü isimli risalesinin arka kapağında derneğin Türkistan Türk Gençler Birliği’nin devamı olduğu açık olarak belirtilmektedir. Türk Kültür Birliği’nin sadece isim değişikliği yaptığı tespit edilemediği için yapılan yorumlar da isabetli olmamıştır. 1940 yılında isim değişikliğinden sonra derneğe başkan seçilen Ahmet Can Okay Türkistan muhaceret önderleri arasında Togan ve Çokayoğlu’ndan farklı çizgide durduğu için TMB yönetimince benimsenmemiş olmalıdır. Çokayoğlu’nun ölümünden sonra Türkistan Millî Merkezi’nin yönetiminde, Okay ile Tahir Çağatay arasında meydana gelen ikiliği gidermek mümkün olmamıştır. Türk Kültür Birliği’nin kurucuları arasında Rusya’dan gelen aydınların yanı sıra, Türkiyeli Türkçü aydınların bulunduğu ileri sürülürken en azından isimlerinin belirtilmesi gerekirdi (s. 219, dp. 104). Kanaatimize göre bu bilgi de mesnetsizdir. TKB’nin 1941 yılındaki idare heyetinin asil ve yedek üyeleri ile denetleme heyeti içinde tanınmış hiçbir Türkçünün adı bulunmamaktadır. Bu bilgilerin kaynağı da Özdoğan’ın eseridir.

1950’li yıllardan sonra kurulan ve unvanları arasında Türkistan ismi de bulunan bazı dernekler hakkında bilgi verilmiştir (s. 219, dp. 104). 1959 yılında Tahir Çağatay’ın başkan olarak göründüğü Türkistan Doğutürk İlleri Kültür Derneği adını taşıyan kuruluşu da bunlara ilâve etmek gerekiyor. Bu derneğin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu, varlığını hangi tarihe kadar devam ettirdiği hakkında fazla bilgimiz bulunmamaktadır.

Türkistan Millî Birlik Teşkilâtı misyonunun II. Dünya Savaşından sonra Kares Kanatbay tarafından tesis edilen Türkeli Komitesi tarafından devam ettirilmek istendiği belirtilmiştir (s. 224). Sadece Kanatbay’ın komitesinin, TMB teşkilâtının takipçisi olduğunu belirtmek hatalı olur. Daha doğrusu bu tür komiteler TMB’nin mirasına sahip çıkmak iddiasında olmalarına rağmen yaptıkları faaliyetlerle bütün Türkistan’ı kucaklayamamış, dar kabileci zihniyetten öteye geçmemişlerdir. Konuya bu açıdan yaklaşıp, değerlendirmede bulunulması ve biraz daha geriye gidilmesi gerekirdi. Çokayoğlu’nun 27 Aralık 1941 tarihinde Berlin’deki ölümü sırasında yardımcısı durumunda bulunan Veli Kayyum Han tarafından 1942 nisan ayı içinde Almanya’da Millî Türkistan Birlik Komitesi tesis edilmişti. Komite Kayyum Han başkanlığında, Almanlara esir düşen Özbek, Kazak, Kırgızlardan müteşekkil idi. Komite üyeleri arasında zamanla boy ayrılıklarına dayanan keskin gruplaşmalar ortaya çıktı. Boy mücadelesinin arkasındaki asıl sebep güce sahip olmaktı. Özbek Kayyum Hanın en yakın mesai arkadaşlarını kendi hemşehrileri arasından seçmesi gerginliği artırdı. Kırgız ve Kazaklar ayrı bir komite kurmak istediler. İçlerinde en etkili muhalif çizgiyi sergileyen Kanatbay, uzun oyalamalardan sonra 1944 yılı sonunda komite genel sekreterliğine getirildi. Kanatbay bir müddet sonra görevden ayrılarak 1945 şubat-mart aylarında kendi başkanlığında Türkistan Millî Konseyini kurdu(20). Her iki komite de Çokayoğlu’nun mirasına sahiplenmek hususunda birbirleriyle yarıştılar. II. Dünya Savaşının bitiminden sonraki yıllarda her iki komite de başkanları tarafından yeniden canlandırılarak önceki politikalarını sürdürmüşler, neşriyat ve devamlılık bakımından Kayyum Hanın komitesi daha uzun ömürlü olmuştur. Her iki komitenin samimîyet ve fonksiyon bakımından TMB teşkilâtının takipçisi oldukları söylenemez.

Sovyetlerin Rusya’ya hakim olmalarından sonra Avrupa’da toplanan Rus muhalefetinin Rus olmayan milletler hakkındaki düşünceleri başlangıçta belli idi. Rusların çok önceden beri ülkeleri hakkında iyi niyetler taşımadığını bilen Polonya yerinde bir teşebbüsle Rus olmayan milletleri bir araya getirmek üzere Promete teşkilâtının temellerini attı. Teşkilâtın 1926 yılında kurulması Sovyetlere karşı mücadelede yol ayrımı olarak nitelendirilemez (s. 225). Promete hareketi, önceden şuur altında mevcut olan ayrılığı gerekli imkânı hazırlamak suretiyle netleştirmiştir. Israrlı olarak Rus ve diğer milletler arasındaki ayrılığın teşkilâtın kurulmasına zemin hazırladığının vurgulanması yerinde bir gerekçe değildir (s. 225, 228).

İstanbul’da çıkan Yeni Türkistan dergisinin yayına başlama tarihine bakarak Promete tarafından finanse edildiğinin bir ihtimal olarak bile belirtilmesi yerinde değildir. Promete hareketinin farklı ülkelerde sahip olduğu yayın organlarının dökümü bir araştırmacı tarafından yapılmıştır(21). Bu listede Yeni Türkistan’ın adına rastlanmamaktadır. Bu listenin doğruluğu tartışılabilir. Copeaux, Romanya’da neşredilen Emel dergisini Promete şemsiyesi içinde belirtmesine rağmen, derginin editörü Müstecip Ülküsal’ın hatıralarında bunu doğrulayacak bir kayıt bulunmamaktadır(22). Ülküsal, hatıralarında Emel’in yayınını devam ettirebilmek için abone paralarını toplamak üzere Romanya ve Bulgaristan içinde yaptığı seyahatleri anlatmaktadır. O dönemi bilen ve hâdiselere vâkıf olan bazı şahıslar da Emel yönetimi ile Promete arasında maddî bir ilişkinin varlığını doğrulamamışlardır. Kara’nın bibliyografyada gösterdiği, çok yakın Türk dostları bulunan ve Türk Dünyasını iyi tanıyan Johannes Benzing’in makalesinde de bu ilişkileri doğrulayacak kayıtlar yoktur. Promete desteği ile çıkan, Kurtuluş, Yaş Türkistan, Yana Millî Yol gibi dergilerin baskı kaliteleri ile Yeni Türkistan’ın kıyaslanması bile maddî bir desteğin bulunmadığını gösterir. Yeni Türkistan’ın neşriyatında standart bir dergi boyu bile tutturamaması, kâğıt kalitesi ve baskı tekniği mütevazı imkânlara sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca Yana Millî Yol ve Yaş Türkistan’ın 1929’da, Kurtuluş’un kasım 1934’te neşriyata başlamalarının Yeni Türkistan’ın çıkış tarihi ile kıyaslanmasından bazı sonuçlar çıkarılabilir. Promete şemsiyesi altında çıkan dergilere Varşova’da Şark Enstitüsü tarafından neşredilen Orient-Wschod’u dahil etmek gibi bir ifade kullanmaya gerek yoktur (s. 230). Şark Enstitüsü bizatihi Promete’nin yönetim merkezidir. Orient dergisinin editörü Wlodzimierz Baczkowski, bütün grup dergileri arasında koordinasyonu sağlamıştır. Baczkowski, Polonya’nın Almanya tarafından işgal edilmesi üzerine memleketini terk etmiş, mücadelesini ömrünün son günlerine kadar sürdürmüştür. O, savaştan sonra bile Promete üyeleri, teşkilât mensupları ile ilişkilerini devam ettirmiştir. En samimî ilişki kurduğu Kırımlılarla yaptığı iletişimin belgeleri Sayın İsmail Otar’ın şahsî arşivinde bulunmaktadır. Promete şemsiyesi altında çıkan dergiler listesine, ismi Kara tarafından zikredilmeyen Mlody Prometeusz/Genç Promete’yi de ilâve etmek gerekir. İlk sayısı 1936 tarihinde çıkan derginin yazarları arasında Mirza Bala, B. Bilatti, Abdullah Zihni Soysal, Abdulvahap Oktay gibi Türk önderler de bulunmaktadır.

Muhaceret literatüründe umumiyetle Mir Yakup Mehdiyev’in Kuzey Kafkasyalı olduğu belirtilir. Kara da aynı yanılgıyı tekrarlamaktadır (s. 231). Azerî olan Mir Yakup, hangi bölgeden olduğunun bilinmesi gereken, siyasî faaliyeti tam olarak ortaya konulamamış önemli bir şahsiyettir.

Haydar Bammat önderliğinde neşredilen Kavkaz dergisi Promete karşıtı bir yayın politikası izlemiştir. Bammat’ın muhalif tavrı çok eskiye dayanmaktadır. Resulzade ile yıldızlarının barışmamasından dolayı, taraflar karşılıklı olarak yayın organlarında birbirlerini suçlamışlardır. Bammat, İslâmcı ve Türkçü olarak nitelendirilmiştir (s. 236). Bammat’ın kimlik tanımını biraz farklı yapmak gerekir. İslâmiyet hakkında çok sayıda araştırmasının bulunmasına bakılarak İslâmcı olduğunu söylemek ne derece doğrudur? Bammat hakkındaki değerlendirmelerde Alman araştırmacı Mühlen’in kanaatlerine aynen uyulması yerinde değildir. Bammat’ın ve oğlunun IRCICA’ya verilen arşivlerinin aradan uzun yıllar geçmesine rağmen tasnif edilerek incelemeye açılmaması büyük talihsizliktir.

Türkiye’nin Promete hareketine Sovyetlerle gelişen ilişkileri çerçevesinde açık destekte bulunmaması normaldir. Genç ve büyük sıkıntılarla mücadele eden devletin, Osmanlı dönemindeki ilişkilerin dışında artık sıkı bir ilişkisinin olmadığı Polonya’nın güdümündeki bir organizasyona açık destek vermesi söz konusu olamaz. Türkiye’nin dışında, Promete iştirakçileri olan Türk gruplarının bile güven duygusu bakımından, teşkilâtın işleyişi ve politikalarına karşı görünüşte tam destek vermelerine rağmen içeride ayrı bir blok oluşturmaya çalıştıkları biliniyor. Promete iştirakçisi Türklerin katılımıyla organize edilen Türk İlleri Cephesi’nin kuruluş mazbatasında dikkat çekici hükümler bulunmaktadır(23). Kara’nın, Çokayoğlu’nun yazdığı bir makaleyi mehaz göstererek, onun Promete dışında ayrı bir Türk Birliği teşkilâtı kurulmasını basiretsizlik olarak gördüğünü ileri sürmesine rağmen, Türk İlleri Cephesi organizasyonuna Çokayoğlu da katılmıştır (s. 238).

Kara, Fransız araştırmacı Copeaux’den istifade etmiştir. Biz de aynı yazarın Promete hakkındaki derli toplu makalesinden istifade ediyoruz. Copeaux, araştırmacı olarak bazı önyargılara sahiptir. Bu kanaate, orta ve liselerde okutulan tarih ve sosyal bilgiler ders kitapları hakkındaki eserinde ileri sürdüğü bazı fikirlerinden ulaştık(24). Onun araştırmasının tenkidi ayrı bir konu olmakla birlikte Türkçülük ve Turancılık konularındaki düşüncelerini ihtiyatlı olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz.

Kara bazı konularda derinlemesine inceleme yapmadan keskin görüşler ileri sürmektedir. Buna örnek, Sovyetlerin Milletler Cemiyetine üye kabul edilmesi hâdisesindeki yorumlarıdır (s. 239). Promete teşkilâtı Sovyetlerin üyeliğini önlemek üzere sistemli bir çalışma yapmıştır. Kara, yayın birliği olarak kurulan Promete’nin yapısının, Sovyetlerin üyeliğini önleyecek çalışmalar için uygun olmadığı görüşündedir. Promete teşkilâtı, her yıl bütün üye grupların katılımıyla yapılan yıllık toplantılarının sonunda aldığı kararları üyelerine duyurmuştur. 1934 yılında yapılan toplantının tutanaklarının Yönetim Kurulu Yönergesi başlıklı bölümünde Sovyetlerin Milletler Cemiyetine alınmasına mâni olabilmek üzere yapılması gerekenler sıralanmıştır. Teşkilâtın bu konuda kendi imkânları ölçüsünde bir çalışma programı uyguladığı anlaşılıyor(25).

Almanya’da Nazilerin güçlenip iktidara gelmelerinden sonra Promete içinde ortaya çıkan fikrî ayrılıkların değerlendirmesinde Ayaz İshaki’nin dergisinde çıkan makalesinin itibara alınması gerekirdi. İshaki, Promete dağılmadan teşkilâtın özeleştirisini yapmıştır(26).

Almanların Polonya’ya saldırmalarından sonra henüz savaşa iştirak etmemiş olan Fransa’da da normal hayat düzenin bozulduğu, buradaki mültecilerin her türlü yayın faaliyetinin durduğu, Çokayoğlu’nun 1929 yılından beri çıkardığı Yaş Türkistan da kesintiye uğradığı belirtilmiştir (s. 248). Bu ifadeden Berlin’de çıkmakta olan Yaş Türkistan’ın sanki Fransa’da çıktığı gibi bir izlenim doğmuyor mu?

Almanların Sovyetlerden esir aldıkları askerlerle teşkil ettikleri lejyonun fikir babasının tespiti hususunda Özdoğan’ı kaynak olarak göstermesinden birincil kaynaklara inilmediği fikri ileri sürülebilir (s. 264). Kamplardaki esirlerle ilgilenmek üzere teşkil edilen komitede milliyet esasına göre görevlendirilenlerden soyadı tespit edilemeyen Azerbaycanlı Mehmet Emircan olabilir. Millî Azerbaycan hükûmetinde bakanlık görevinde bulunan Abdulali Emircan’ın yeğeni olan gazeteci Mehmet Emircan’ın hayatının büyük bir bölümü Almanya’da geçmiştir. Bu görevlendirmenin yapıldığı sırada Resulzade’nin Polonya’da bulunduğu ileri sürülmektedir ki, yanlıştır (s. 294, dp. 252). Resulzade, eylül 1939’da Almanların Polonya’ya karşı saldırıya geçtikleri sırada Varşova’da idi. O, diğer Promete liderleriyle birlikte canını kurtararak sığındığı Romanya’da, savaş boyunca ikamet ettiği için Polonya’da bulunması mümkün değildir.

Çokayoğlu’nun Almanya’da kampları dolaştığı sırada tanıştığı Baymirza Hayit’i esaretten ve dolayısıyla muhtemel bir ölümden kurtardığı iddiası tekrar edilmektedir (s. 266). Bu konudaki karşı fikrimizi Özdağ için hazırlanan hatıra kitabındaki yazımızda belirttik. Sağlık meseleleriyle uğraşan Hayit’in bu konuya açıklık getirmesini temenni ediyoruz.

1941 yılı sonbaharında biri emekli iki Türk generalin Almanların doğu cephesini ziyaret etmeleriyle sonuçlanan hâdisenin gelişimi anlatılırken yeterli araştırma yapmamaktan kaynaklanan bazı hatalar yapılmıştır (s. 269). Ankara’daki Alman Sefiri Papen’in iki generalle, Ali Fuad Erden ve H. Hüsnü Emir Erkilet ile temasta bulunduğu belirtiliyor. Yakınlarda rahmetli olduğunu öğrendiğimiz, 1941 yılında Bükreş’te askerî ateşe görevinde olan emekli Albay Kenan Kocatürk hatıralarında bu ziyaretin bilinenden farklı olan perde arkasını açıklığa kavuşturmuştur. Erden, Alman cephesine yapılan seyahate, ilişkileri ve bilgisi dışında sadece Harp Akademileri Komutanı olması hasebiyle hükûmet tarafından gönderilmiş, Almanların esas davet etmeyi düşündükleri emekli General Ali İhsan Sabis’e seyahat izni verilmemiştir(27). Erkilet, I. Dünya Savaşı esnasında Filistin cephesinde kurmay başkanı vekili olduğu Von Falkenheim orduları grubu karargâhında Franz Von Papen’le birlikte bulunmuştur. Papen Türkiye’ye geldiğinde Erkilet’i İstanbul Yeşilköy’ünde bulunan evinde ziyaret etmişti. Bu tür ilişkileri, Sovyetlerin Berlin’i ele geçirmelerinden sonra ülkelerine götürdükleri gizli Alman belgelerindeki istihbarat raporlarına göre değerlendirmek ve yorumlamakta ihtiyatlı bulunmak gerekmektedir. Şahsiyeti ve ilişkileri üzerinde oldukça fazla spekülâsyon yapılmakta olan Erkilet’in siyasî faaliyetini, o dönemdeki konumunu objektif olarak değerlendirmek gerekiyor. Alman cephesini ziyaret ettikten sonra Berlin’de Hitler’le görüşen generallerin onu etkilediklerini söylemek ne derece doğru olabilir? (s. 270) Erkilet’in Almanlara sempati duyması emekli olarak resmî bir görevinin bulunmaması sebebiyle sadece şahsını bağlayabilir. Ama resmî görevi devam etmekte olan, hakkında müstakil bir kitap kaleme alacak kadar İnönü’ye sadakatle bağlı bulunan Erden’in hükûmetin bilgisi dışında siyasî kanaatlerini açıklaması beklenemez. Savaşın ilk yıllarında Berlin Sefiri Hüsrev Gerede’nin hükûmet politikasına uymayan bir beyanatı sebebiyle merkeze çekildiği bilinmektedir. Kaldı ki, Almanlara yakın olan Erkilet’in bile onları etkileyemediği ileride neşretmeyi düşündüğümüz bir belgede kendisi tarafından ifade edilmektedir.

Çokayoğlu’nun anî ölümüne rağmen yardımcısı Kayyum Hanın 31 Aralık tarihinde evinde yılbaşı kutlaması yaptığı M. Çokayoğlu’nun hatıralarına dayanarak ileri sürülmüştür (s. 280). Aynı tarihte Berlin’de bulunan ve Alimcan İdrisi’nin tehdit etmesi üzerine Çokayoğlu’nun cenaze merasimine katılamayan Ülküsal’ın notlarında bunu doğrulayacak bir kayda rastlanmamaktadır. İyi bir gözlemci olarak seyahat intibalarını günü gününe not alan Ülküsal’ın bu hâdiseden bahsetmemesi dikkat çekicidir. En azından Ülküsal’da böyle bir kaydın bulunmadığına işaret edilmesi gerekirdi.

Türkistan Millî Birlik Komitesi’nin parçalanmasının sebeplerinin başında Çokayoğlu’nun unutturulmaya çalışılmasını ileri sürmekle hâdise basite indirgenmektedir (s. 282). Kayyum Hanın despotik davranışları ve komite içinde su yüzüne çıkan kabileci tutumlar parçalanmayı hızlandırmıştır. Kayyum Hanın en yakın mesai arkadaşı olan Hayit’in, onun hakkında ilmî tarafsızlığına yaraşır bir değerlendirme yapması gerekmektedir. Lejyon hakkında yakın zamanlarda, bilhassa Kazakistan’da peş peşe kitaplar yayınlanmaya başlanmıştır. Bir kısmını henüz görme fırsatı bulamadığımız eserler doğruya ulaşmamızda önemli bir görev ifa edeceklerdir. Azerbaycan’da Nesiman Yakublu tarafından kaleme alınan Azerbaycan Legionerleri isimli eser(28), konunun ele alınışındaki bakış açısı yüzünden tepkiyle karşılanmıştır.

II. Dünya Savaşı esnasında Alman devlet yönetiminde görev aldıkları belirtilenlerden sadece Ahmet Temir yüksek tahsil için Almanya’ya gelmişti (s. 283). Temir, Kara’nın belirttiğinin aksine Sovyetleri gizlice terk ederek Artvin’den sınırımızı geçerek Türkiye’ye iltica etmiştir. 1887 doğumlu olan Alimcan İdrisi ise belirtilenin aksine çok önceden eğitimi ile ilgili meseleleri çözümlemişti. O tarihte doktor olarak çalışan eşi ile birlikte yıllardır Almanya’da yerleşmiş durumda idi. Sonraki sayfalarda İdrisi yine bir öğrenci olarak değerlendirilmiştir (s. 288). Kara’nın İdrisi’nin kişiliği ile ilgili olarak yeterli bilgiye ulaşamadığı anlaşılıyor(29). Siyasî liderlik hususunda diğerlerine göre daha genç olan Temir’in, Çokayoğlu ve İdrisi ile yarışmayı düşündüğü söylenemez. Oldukça haris bir kişiliği olduğu anlaşılan İdrisi ile Çokayoğlu’nun bile başetmesi söz konusu olamazdı. Hatıralarında açıklamamakla birlikte Temir ve İdrisi’nin Almanlarla sıkı ilişkiler kurdukları düşünülebilir. Kurdukları bu ilişki onların siyasî liderlik iddialarına ne derecede destek olmuştur? İdrisi’nin sahip olduğu siyasî güçten çevresindeki Türklerin çekinmekle birlikte ona karşı sevgi duymadıkları anlaşılıyor. Çekingen ve içe dönük bir yaradılışa sahip olan Temir, duygularını gizlemekte oldukça mahirdir.

İdrisi’nin Çokayoğlu’na şahsî bir düşmanlığının bulunmadığı söylenemez (s. 286, dp. 325). Kendisine muhtaç oldukları için sözünü tutacaklarını bildiği Ülküsal ve arkadaşlarının cenaze merasimine katılmalarına mâni olması Çokayoğlu’na duyduğu düşmanlığın bir göstergesi değil midir?

Togan’ın, 1932 yılında İzmir’de yapılan İktisat Kongresine katılarak hükûmet ve devrin ileri gelenleri ile arasının açıldığının ileri sürülmesinin basım esnasında gözden kaçan bir hata olduğunu düşünüyoruz (s. 287). Tarih Kongresi ile karıştırılmış olmalıdır. İlmî bir eserde bulunmaması gereken maddî bir hatadır.

Çokayoğlu’nun ölümü ile ilgili değerlendirmeler fazla gerçekçi kabul edilemez. Ölümündeki şüpheler doğrudur. Yalnız Almanların ulaştıkları güç karşısında öldürülme ihtimalini göz önüne alarak lejyon projesine keskin muhalefet etmesinin mümkün olamayacağını düşünüyoruz. Bu konuda göstereceği tereddüt zaaf olarak kabul edilemez. Almanların onu kurşuna dizmek yerine zehirlemek suretiyle ölüm sebebini gizledikleri hususundaki yorumlarda gözden kaçan husus ise Almanların o sırada en yüksek noktaya varan pervasızlıklarıdır. Türkistanlı esirlerin Çokayoğlu’nun liderliği ve varlığı hususunda yeterli bilgiye sahip oldukları da söylenemez (s. 290). Zehirlenme konusunda kaynak olarak gösterilen Hamza Abdullin’in Kazak Türkçesiyle basılan eserinden de istifa eden Darhan Hıdıraliyev de bu konuda kesin bir kanaate sahip değildir.

Eserde kullanılan imlâ hakkında daha önce fikirlerimizi belirmiştik. Fuat Tuktar kitapta farklı imlâ ile yazılmıştır. A. Şekur Turan’ın ismi ise hatalı olarak yazılmıştır (s. 325). Bol miktarda özel ismin geçtiği ilmî bir eserin sonuna şahıs ve yer adları için ayrı birer dizinin konmaması büyük eksikliktir.

Mustafa Çokayoğlu hakkındaki bu eserin eksik olduğunu düşündüğümüz yönlerine işaret etmekten kendimizi alamadık. Bizi bu davranışa iten saik Çokayoğlu’nun mücadelesine duyduğumuz saygıdır. Onun hakkında neşredilen her eseri sevinçle karşıladığımızı belirtmemiz gerekir. Önemli olan husus ortaya konan her eserle bilinmeyen yönlerin azalmasıdır. Tenkitlerimizin bu açıdan değerlendirilmesini dileriz. Kitapta Türkistan tarihinin bazı siyasî önderleri hakkında ileri sürülen iddialar sıkıntı yaratabilir. Bu tür konularda vesikalar kullanmak suretiyle gerçeklere ulaşmak gerekir. Yazarı emeğinden dolayı tebrik ediyoruz.

(1) Darhan Hıdıraliyev, Mustafa Çokay, Hayatı, Faaliyeti ve Fikirleri, Ankara 2001.

(2) Abdulvahap Kara, Türkistan Ateşi, Mustafa Çokay’ın Hayatı ve Mücadelesi, İstanbul 2002.

(3) Abdulvahap Kara, Mustafa Çokay’ın Hayatı ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlığı Yolundaki Mücadelesi, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002.

(4) Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar-II (1925-1936), İstanbul 1992, s. 107.

(5) İleride Yaş Türkistan’ın Türkiye’ye sokulmasının yasaklanması hususunda arşivimizde bulunan mektuplara dayanarak bir yazı hazırlamak düşüncesindeyiz.

(6) Ömer Özcan, “Mustafa Çokayoğlu Hakkında Bir Mektup”, Toplumsal Tarih, Sayı: 32, Ağustos 1996, s. 42-44.

(7) Etienne Copeaux, “Promete Hareketi”, Kırım, Sayı: 2 (Ocak-Şubat-Mart 1993), s. 11-20.

(8) Doç. Dr. Tahir Çağatay, Türkistan Kurtuluş Hareketi ile İlgili Olaylardan Sahneler, İstanbul 1959, s. 11.

(9) Dr. Abdüssettar Hafız, “Mustafa Çokay (7.1.1890-27.12.1941)”, Türk Dünyası Araştırmaları, Nisan 1987, s. 224.

(10) A. Celalov-H. Uzganbaev, Özbek Maarfatparvarlık Adabiyatının Terakkiyatında Vaktlı Matbuatnın Ornı, Taşkent 1993, Özbekistan Respublikası Fanlar Akademiyasının Fan Neşriyatı, s. 17.

(11) Necip Hablemitoğlu, Çarlık Rusya’sında Türk Kongreleri (1905-1917), Ankara 1997, Kırım Dergisi Yayınları.

(12) S. A., “Mustafa Çokay”, Çınaraltı, Sayı: 27, 7.2.1942, s. 15.

(13) Rebii Barkın’ın, 12.11.1942 tarihli mektubunu biyografisi ile birlikte yakında neşredeceğiz.

(14) Mirza Bala, “Rusya ve Rus Esiri Milletler”, Cumhuriyet, 27.4.1949.

(15) Günay Göksu Özdoğan, Turan’dan Bozkurt’a-Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946), İstanbul 2001, s. 201, dp. 40.

(16) İsmail Çağrı Özcan, “Türkiye’de Akademik Araştırmaların Ulaştığı Sonuca Bir Örnek: Turan’dan Bozkurt’a I-II”, Türk Yurdu, Sayı: 178, Haziran 2002, s. 37-44, Sayı: 179, Temmuz 2002, s. 12-23.

(17) Türkistan Türk Gençler Birliği’nin, Konferans Serisi başlığı ile bastırdığı tek sayfalık bildiri Sayın İsmail Otar’ın arşivinde bulunmaktadır.

(18) Batu Karabay, “Doktor Salih Erginkol’un Ardından”, Emel, Sayı: 86, Ocak-Şubat 1975, s. 27-28. Yazıda, 1932 yılında Tıp Fakültesini bitiren Erginkol’un Türkistan Türk Gençler Birliği başkanlığına seçildiği belirtilmektedir.

(19) Türk Kültür Birliği 1940-1941, Çalışma Devresi Kongre Raporu, İstanbul 1941, s. 5.

(20) “Millî Türkistan Birlik Komitesi’nin I. Kongresi” başlıklı yazımız Muzaffer Özdağ için hazırlanan hatıra kitabında basılmaktadır.

(21) Copeaux, a.g.m.

(22) Müstecip Ülküsal, Kırım Yolunda Bir Ömür-Hatıralar, Ankara 1999.

(23) Ömer Özcan, “Sovyet Mahkûmu Türklerin Muhaceretteki Mücadelelerinden Bir Safha: Türk İlleri Cephesi”, Türk Yurdu, Sayı: 187, Mart 2003, s. 36-42.

(24) Etienne Copeaux, “Tarih Ders Kitaplarında (1931-1993)”, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, İstanbul 1998, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

(25) Ömer Özcan-Muzaffer Akçora, “Promete Vesikaları”, Kırım, Sayı: 36-49, 2002, s. 8-16.

(26) Ayaz İshaki, “Promete”, Yana Millî Yol, Sayı: 122, Mayıs 1938, s. 1-5.

(17) Kenan Kocatürk, Bir Subayın Anıları, İstanbul 1999, s. 293-310.

(28) Nesiman Yakublu, Azerbaycan Legionerleri, Bakı 2002.

(29) İdil-Ural lejyonu hakkında önemli bir eser yazan İskender Gilyazov, Almanya’daki araştırmaları sırasında ulaştığı belgelerin ışığında İdrisi hakkında bir makale neşretmiştir: “Cudıba Alimdcana İdrisi, Gasırlar Avazı”, Kazan, 1999, Sayı: 3/4, s. 158-172.

Türkocağı Tv

Türkocağı Tv

Tümü

Türk Ocaklarından Haberdar Olun

Yazarlar

Tümü